Ali Kemal Özcan: Öcalan, ‘Seni buraya Allah gönderdi’ dedi

İmralı Cezaevi’nde bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık konusu gündem olmaya devam ediyor. Bilindiği üzere sosyal medyada bazı hesaplar, Öcalan’ın öldüğü yönünde iddialar attı ortaya. Ardından Öcalan'ın avukatları Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığı'ndan görüşme talep etti. 

Buna mukabil Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı ise "İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda hükümlü olarak bulunan Abdullah Öcalan'ın bazı sosyal medya hesaplarında öldüğü yönünde asılsız iddiaların yer aldığı anlaşılmış olup, hükümlü hayatta olup, sağlık durumu iyidir. Bu tür haberlere itibar edilmemesi gerektiği hususu kamuoyuna saygı ile duyurulur" diyerek kamuoyuna açıklama yaptı. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimleri öncesinde iki defa İmralı’ya giden ve Öcalan’ın açıklamasını kamuoyuyla paylaşan Prof. Dr. Ali Kemal Özcan ile Öcalan’ın sağlığı üzerine konuştuk. Özcan,  Öcalan’ın sağlığının hem sosyolojik dinamiği hem siyasi otoritesi anlamıyla devlet ve millet için hayatî önemde olduğunu söylüyor. 

İmralı’ya tekrar gitmek için 20 aydır çabaladığını belirten Özcan, devletin ilgili kurumunun kendisine bir şey söylememeye devam ettiğini belirtiyor. İmralı’ya gittiği günden beri isminin kamuoyunda sıklıkla tartışıldığını, geçende yayınlanan bir röportajında “Profesör olunca Bölüm Başkanlığından istifa ettim” dediği için bu unvanını tartışmaya çektiklerini kaydetti. 

Hiçbir zaman “iyi bir sosyolog olduğu” yönünde bir iddialı cümle etmediğini ve kendisini hep bir “sosyoloji öğrencisi” olarak tarif eediyor: 

“Ben öğrencilerimden halen öğrenmeye devam eden bir sosyoloğum. Akademisyen de demem kendime. Ama bu vesileyle o röportajda geçen bir cümleyi de açmalıyım. ‘İlk 20’ye girerim’ demiştim. Akademide en somut ve en kabul gören kriter, eserlerine yapılan uluslararası atıftır.  Yani çalışmalarına en çok atıf yapılan sosyoloji profesörleri arasında, ilk 20’lik değil ilk olmam kuvvetle muhtemeldir. Bu da, çok iyi bir sosyolog olduğumdan değil Türkiye’deki sosyolojinin maalesef içler acısı durumundandır.”  

Öcalan’ın sağlığı ve hayatı üzerine ülkücülerle yaşadığı ilginç bir anıyı paylaşarak konuya giren Özcan, şöyle devam ediyor:

“Yaklaşık bir-buçuk yıl kadar önce, Elazığ’daki bir muhabbetimizde, 10-15 civarında ülkücü camiadan akademisyene bir şaka desteğinde ‘Sizin kadar iyi bir Müslüman olmayabilirim, dualarınız Allah katında daha kabul görebilir, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da sağlığına bir şey olmaması için dua ediniz’ dedim. Yaptığım başka bir söyleşide de: Gider Karadeniz’de, İç Anadolu’da ülkücülere Abdullah Öcalan’ı konuşurum, evlerinde misafir olur gelirim’ dedim. 

Onu övmem, vatan ve milletin birliği-bütünlüğü için sosyolojik ve entelektüel önemini anlatırım. Ne şahsımın onu övmeye ihtiyacı ne de onun benim tarafımdan övülmeye ihtiyacı var. Onun sosyolojik ve siyasi gerçekliği üzerine konuşurum. Sentezlenmiş Türk-Kürt etnisitelerinin çatıştırılmasının ve bölünmesinin önüne geçecek yegâne siyasi ve sosyolojik dinamiği olarak onu konuşurum. Öcalan’ın kim olduğu değil, bin-yıllık Türk-Kürt ilişkilerinin kaderi açısından ‘ne’ olduğunu anlatırım... Sağlığını ben de bilmiyorum. Aşağı yukarı 20 aydır devletin ilgili kurumuyla, tabiri caizse, cebelleşme hâlindeyim. Ben konuşuyorum onlar dinliyor. Başka bir şey yok.” 

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Garê Operasyonu ardından iktidara beş soru sorduğunu ve o sorulardan birinin kendisi ile alakalı olduğunu hatırlatan Özcan, “Geçenlerde Kılıçdaroğlu, Garê Operasyonu vesilesiyle sorular sordu. İkinci soru özellikle şahsımın İmralı’ya gidişi ile alakalıydı. ‘Öcalan’dan seçimlerde size yardımcı olması için mektup dilenirken, neden vatan evlatlarının serbest bırakılması için çağrı yapmasını istemediniz?’ diye sordu. Okuduğumuz ‘mektup’tan bahsediyor. Burada ortalama bir aklın çıkaracağı belli-başlı iki sonuç vardır: Birincisi, akrabası veya ‘avukatı’ olmadan da Öcalan ile görüşülebilir. İkincisi, ortak-vatanın milletsel ve devletsel menfaatleri söz konusu olduğunda ⎯onu ve örgütünü çalışan birini özellikle⎯ İmralı’ya gönderip kendisi ile konuşturulabilirmiş.  Zira Öcalan da, kendisine ilk gidişte bıraktığım 4dörtadet kitabımı incelemiş olduktan sonraki ikinci görüşmemizde, irticalen ‘Seni buraya Allah gönderdi’ diye feveran etmiştir” diyerek İmralı görüşmesinde yaşananları anlatıyor. 

İmralı’ya gitmesi halinde bugün vefat eden 16 vatandaşın hayatta olabileceğini söyleyen sosyolog, ayrıca şunları ekleyiyor: 

“Kılıçdaroğlu’nun siyaset tarzına çok eleştirilerim var ama bu sözü doğrudur, tarihîdir. ‘Millî menfaatler’ diyoruz ya… Hele bölünmemek için, bölünmenin önüne geçmek için Öcalan’la görüşülmelidir. En önemlisi, Öcalan’ı okuyanlar görüşmelidir. Sadece fizikî değil, ruhen de okuyanlar…  Son yazışmalarımın birinde buna atıf yaparak devletin ilgili kurumuna şunu dedim: ‘İmralı’ya gidişimin yıl dönümünde yani 20 Haziran 2020’de gitmiş olsaydım, bu 16 vatandaşımız aileleriyle birlikte olacaklardı.’ Ve sordum: ‘Acaba size yazdığım bu cümleler bir yerden Kılıçdaroğlu’nun kulağına mı damlatıldı yoksa ortalama aklın da yolu bir midir?”

İmralı’ya gidip gitmeme konusunda devletin kendisine henüz bir şey demediğini kaydeden Özcan, “Bana henüz devlet bir şey demedi. Bir şey demedikleri için feryat figan halindeyim. 20 aydır ben konuşuyorum onlar dinliyorlar. Yaklaşık 10 yıldır siyaset sosyolojisi dersi veririm. Yani ‘Devlet ve Yönetim’ dersi. Bir devlet aklının bu kadar kötürümleştiği hale başka yerde rastlanmaz bence. 20 ay boyunca insan bir şey demez mi? Onun için birazcık umudumu keserek vatan ve milletime (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları topluluğuna), yani sine-i millete dönme yolundayım” diyerek durumunu açıklıyor. 

Özcan’a göre hem Öcalan’ın sağlığı hem de Andımız gibi konular hayati önem taşıyor. Kürtlerin, Andımız üzerinden yapılan tartışmalardan ziyadesiyle rencide olduğunu kaydeden Özcan sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürt vatandaşlarımız Andımız alakalı olarak, hem izanı hem vicdanı hem nefsin terbiyesi mahiyetinde ucu kaçırılmış, hatta kimi yerde zıvanasından çıkmış tartışmalar vesilesiyle henüz görülemeyen ‘dip dalga’ damarından rencide oluyorlar. Kürtlerin etnik haysiyetiyle oynanıyor. Adeta kedinin fareyle oynadığı gibi oynanıyor. Ahmak yerine konuluyor bu ortak-vatanın Kürt ahalisi. ‘Biz Türk derken herkesi kastediyoruz’ deniyor. Trajikomedi maalesef… 

Anadolu ve Kafkaslarda Türk diye 300 milyona yakın bir etnisite var. Herkes bunu anlıyor. Siz ‘muz’ derken bütün meyveleri kastedemezsiniz. Adına ‘muz’ dediğimiz şey güzel bir meyvedir. ‘Muz’ derken portakal, elma, armudu kastedemezsiniz. ‘Bin yıldır Türk Kürt kardeştir’ denir, doğrudur. Ama aynı evde tüm kardeşlere aynı ismi veremezsiniz. Kaos olur. Ayrıca ‘kardeş’ olmaları için sadece ‘aynı’ değil ‘benzer’ de olmaları gerekmez. Londra doğumlu oğlum Kıbrıslı bir Türk ile evlendi. Kendisi hâlâ Kürt, eşi de hâlâ Türk’tür... Bir de çocukları var, o da hem Türk hem Kürt hem de İngiliz’dir. Çünkü etnisite kültürel bir olgudur. Değişir, dönüşür, karışır, sentezlenir. Bir arif Devlet aklı bu meselemize elini uzatmaz ise eğer, kimsemizin sonuçlarını tahmin edemeyeceği vahim bir afete bizi toslatırlar.” 

Prof. Özcan özenle altını çizerek, İmralı Adası yıllarında Öcalan’ın onlarca tarih, sosyoloji ve felsefe profesörü kadar ilmi çalışma ürettiğini ifade ediyor. Dolayısıyla sağlığının Türkiye’nin geleceği için “kritik” olduğunu belirterek konuyu bir yandan da HDP’nin aldığı oylara getiriyor: 

“Türkiye’nin ‘en iyi’ sosyoloğu olabilirim derken genel olarak sosyal bilimin, özel olarak sosyoloji disiplininin ülkemizdeki hazin gerçeğine işaret ederim. İlgili-ilgisiz herkes HDP’ye lanet okurken aldığı 6 buçuk milyon oya adeta secde ediyor. Kimsenin ‘30 yıldır neden alıyor bu oyları?’ diye arka planı yani sosyolojisi üzerinde çalışması yok. Sosyoloji ne iş yapar? Bir tek ben çalıştım. Doktora tezimin alan araştırması sonuçları Diyarbakır, Ankara ve Mersin’deki örgüt aktivistleri arasından derlendi. 

Benim dışımda bu çalışmayı yapan başka biri yok. İddialı olduğum yer burasıdır. Evet bunu çalışan yalnızca benim, ama bu konuda Abdullah Öcalan, ben dahil 10 akademisyenin toplamından daha fazla çalışma yaptı İmralı’da. Onun için Öcalan’ın sağlığı, sadece kendisi ve ailesi/yakınları için değil Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için ‘kritik’tir.”

Son olarak “HDP’ye kapatılma davası açıldı, ne düşünüyorsunuz?” sorumuzu yanıtlayan Özcan, konuşmasını şöyle bitiriyor:

 “2012’den buraya Erdoğan’a üç operasyon yapıldı, biri 7 Şubat ‘narkoz operasyonu’ diğeri 17-24 aralık, üçüncüsü 15 Temmuz. Dördüncüsünde şans vermezler... Andımız tartışması, bütün taşların yerinden oynamasına götürecek bir ‘zurnanın zırt dediği yer’ olarak ‘pimi çekilmiş bomba’ olduğu doğrudur. Pimin çekilmesi fitilin ateşlenmesi demektir. Fitilin ateşini söndüremezsiniz. Ama fitil yerinden çekip çıkarılabilir. Çıkarmalıyız: HDP’yi kapatma ‘işi’ de ‘bu kez şans vermezler’ dediğimiz dördüncü operasyonda bir ‘ek dosya’dır, diye düşünüyorum. 

İlgili herkesi aldatarak çözüm sürecini faciaya çeviren Ova yapılanmasındaki Kürt ilkel milliyetçi ve ‘Türk solu’ çarşafı altındaki anti-Öcalan unsurlar bloku yerine, bu süreci başlatan Erdoğan’dan intikam almaya yürüyen bir ‘akıl’ (yani akılsızlık) devrededir...  Liderlerin ‘pragmatik siyaset’inin gücü de kendini aldatma gücü kadar kıvraktır, köklüdür, iflah-olmazdır maalesef… Türkiye siyasetinin/toplumunun silahsızlığa, şiddetsizlige ve terörsüzlüğe ihtiyacı var: sühulete yani… Aynı gemideyiz ve gelmekte olan dalgayı küçümsemek gaflet olur.”