Can Teoman
Tem 19 2018

OHAL bilançosu: Daha az demokrasi, daha az ekmek

15 Temmuz’daki gizemli darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) nihayet sona erdi.

Tam iki yıl demokrasi ve insan hakları gibi temel insani değerleri askıya alan AKP yönetimi bu süreçte, darbe öncesinde de çok istediği, Başkanlık rejimine geçme fırsatı buldu. Yeni rejim, getirilen yasalar nedeniyle pratikte Türk vatandaşlarına demokrasi ve inan hakları açısından OHAL’den farklı olanaklar sunmuyor. Ve Türkiye artık dünyada demokrasi değil, mutlakıyetle yönetilen ülkeler arasında sayılıyor.

Başlangıçta üç ay süre için ilan edilen OHAL, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Başbakan Binali Yıldırım tarafından ‘Vatandaşa hiç etkisi olmayacak’ sözleriyle pazarlansa da sonuçları pek öyle olmadı. İki yıllık OHAL sürecinde Türkiye’nin Batı demokrasileri ile artan kavgası yabancı yatırımcılar kadar kendi sermayedarlarını da ürküttü.

Azalan, hatta tersine dönen dış yatırımlar, yerli sermayedarların yurtdışına kaçışı nedeniyle OHAL’in Türk halkı üzerinde ekonomik etkilerini ortaya çıkardı. 70’e yakın uluslar arası ülkeden ayrıldı, Türkiye’nin en zengin işadamları işsizliği azaltmak için hayati olan yatırımlarını yurtdışına çıkardı.

İki yıl süren OHAL döneminde devletin tüm kurumları ve işleyişi çıkartılan Kanun Hükmündeki Kararname’ler ile Cumhurbaşkanlığı’na bağlanırken, siyasi olarak Erdoğan’ın yıllardır ajandasında yer alan Başkanlık sisteminin provası yapıldı.

Bu süreçte, Erdoğan ve yandaşlarının Başkanlık sisteminin avantajı olarak topluma sunduğu ‘Devletin bir anonim şirket gibi yönetilmesi ve hızı karar alma’ gibi sistemsel değişiklikler tüm kapsayıcılığıyla uygulandı. Ancak sonuçlar Türk vatandaşlarının lehine olmaktan çok uzakta.

Her ne kadar TÜİK’i son iki yıldaki büyüme rakamları piyasadaki çoğu uzman tarafından ‘şişirilmiş’ bulunsa da, bu rakamlara göre bile kişi başı milli gelirde yüzde 10’a yakın gerileme söz konusu. Tabii süregiden rakamlar, hasarın sadece bununla atlatılamayacağını da göstergesi.

Türkiye’de enflasyon OHAL’in ilan edildiği Temmuz 2016’da yüzde 7.64’te seyrederken bugün tam ikiye katlanmış durumda. Haziran 2018’de yıllık fiyat artışları yüzde 15.39’a ulaştı ve hala artış trendinde. Enflasyondaki bu artışın ekonominin başlıca sağlık parametreleri olan piyasalara getirdiği yük ise giderek ağırlaşıyor.

Örneğin Hazine OHAL ilanı öncesinde yıllık yüzde 9.4’le borçlanırken, bugün tahvil oranları yüzde 20’yi geçmiş durumda ve son 15 yılın zirvesine yakın. Keza OHAL döneminde doların 3 TL’den 4.98’e yükseldi. Borsadaki şirket değerlerinde dolar bazında yüzde 20 kayıp yaşandı. Konut fiyatlarındaki artışın iki yıldır enflasyonun altında seyrediyor. Tüm bunlar ülkede sadece günlük kazançlarda bir gerilemenin ötesinde genel varlık fiyatlarında bir düşüş yani servetlerde erime olduğunu ispatlıyor.

Diğer taraftan tüm bu ekonomik gelişmelerin hem sebebi hem de sonucu olarak ortaya çıkan uluslararası sermaye akımları konusunda rakamlar artık iç karartıcı. 2003-2016 döneminde 468 milyar dolar cari açık veren Türkiye ekonomisi bunun 320 dolarını uluslar arası yatırımcılardan elde ettiği doğrudan ve portföy yatırımlarıyla finanse etme imkanını buldu. Yani AKP iktidarının OHAL öncesi döneminde ekonominin ürettiği cari açığın yüzde 70’e yakını başka ülkelerin tasarruflarından karşılandı.

Kuşkusuz bu denli sermaye girişinde Türkiye’nin AB reformları sürecinde demokrasi ve insan hakları alanındaki atılımları temel bir çıpalardan biriydi. Ancak 2013’ten itibaren otoriterleşmeye başlayan Erdoğan iktidarının, OHAL’le birlikte temel değerlerde yaptığı U dönüşünün hızlanması, bu alanda da Türkiye’nin yıldızını daha fazla söndürdü. Merkez Bankası verilerine göre 2017’den sonra dış yatırımların cari açığı karşılama oranı yüzde 50’ye geriledi. Ve açıklanan her yeni veri bu oranın giderek azaldığını gösteriyor.

Bir dönem Türkiye’ye büyük umutlarla gelen, ancak ülkedeki siyasi sürecin de etkisiyle hayal kırıklıkları ve zararla karşılaşıp kaçarcasına pazardan çıkan uluslar arası markalar da dış sermayenin durumu açısından somut bir gösterge. Türkiye pazarından çekilen 70’ten fazla küresel markanın çoğunluğu OHAL döneminde ülkeden ayrıldı.

 Tabii ülkeden kaçan sermaye sadece yabancılarla sınırlı değil. Güney Afrika merkezli New World Wealth'in araştırmasına göre OHAL’in uygulandığı son iki yılda yaklaşık 12 bin yerli milyoner Türkiye’den kaçıp başka ülkelerin vatandaşlığına geçti. Ülke milyoner ihracında bir anda Çin ve Hindistan’dan sonra dünya üçüncülüğüne yükseldi.

Merkez Bankası verilerine göre OHAL döneminde ülkeden çıkan doğrudan yatırım tutarı  5 milyar dolardan fazla. Üstelik bu sadece buzdağının görünen yüzü. Maliye Bakanlığı açıklamaları son yıllarda ülkeden kayıt dışı yollarla çıkan sermaye miktarının da arttığını ortaya koyuyor. Son yapılan açıklamaya göre KKTC üzerinde kurulu sadece bir bahis şirketi aracılığıyla ülkeden birkaç yıl içinde 5 milyar doları bulan sermaye çıkışı olduğu belirtiliyor.

Bu paralar KKTC üzerinden yurtdışı vergi cennetlerine aktarılarak giderek otoriterleşen ve müsadere uygulamalarına başlayan Türk devletinin kontrolünden kaçırılan servetlerden oluşuyor. Türkiye’de OHAL döneminde terörle mücadele kapsamında yapılan ekonomik uygulamalar çerçevesinde 937 şirketin malvarlıklarına devlet tarafından el konuldu. Söz konusu şirketlerin aktif toplamları 50 milyar lira, çalışan sayıları ise 48 bini buluyor. Ayrıca devlet bünyesinde çalışan on binlerce kişiye açılan terör davaları nedeniyle malvarlıklarını dondurma kararı alındı.

Üstelik hemen her gün tekrarlanan ve giderek daha geniş gruplara sıçrayan bu uygulamalar Erdoğan yönetiminin müsadere uygulamalarını kurumsallaştırdığını gösteriyor. Son Başkanlık düzenlemeleriyle hayata geçirilen ‘Mal Varlıklarını Dondurma Komisyonu’ da bunun açık ispatlarından biri.

Özetle, Türkiye ‘vatandaşlara etkisi olmayacak’ denilen OHAL döneminde önemli bir ekonomik bozulma yaşadı. OHAL’in vatandaşlara olan etkisini rakamlar ortaya koysa da belki de sonuç olarak daha da basitleştirilebilir. Ülkede OHAL başlamadan 250 gramlık ekmek 1 TL’den satılıyordu. Bugün 1 TL’ye sadece 20 gram ekmek alınabiliyor ve fiyatlar yüzde 25 artmış durumda. Medya fırıncıların ekmeğe yeni bir zam peşinde olduğunu yazıyor.

Bu tespit bize, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi kavramların ekmek fiyatlarıyla doğrudan bir ilişki içinde olduğunu da gösteriyor. Bilanço daha az demokrasinin daha az ekmek satın alabildiğini anlatıyor.