Çelikten devlet: Sıfırdan inşa ihtiyacı

Soyut devletin görünmez iktidarının siyasi partiler üzerinden yasama ve yargıyı araçsallaştırması geleneksel bir durum. Siyasi iktidarlar devlet iktidarının kırmızı çizgileri içinde hareket etmeyi ve onunla uzlaşmayı öğrendiler.

Türkiye Cumhuriyeti modernleştirme projesiyle Jön Türk-İttihat ve Terakki kurgulamasının ürettiği zihniyet üzerinden şekillendi. Türkiye bugüne kadar sıkıyönetim, askeri darbeler, OHAL ve fiili OHAL uygulamalarıyla sürekli bir istisna halinde kurmaca bir hukuk ve yargıyla siyasi ve toplumsal muhalefeti bastırdı.

Osmanlı’da toplumsal ve siyasi sorunlar uzlaşma-işbirliği ekseninde çözülemedi, hak taleplerinin ifade edilmesi şiddetle bastırılıp illegal alana itildi. Cumhuriyet bunu aynen tevarüs ederek muhafazakâr bir iktidar olan AKP’yi de aynı çizgiye soktu.

İngiltere uzlaşma-işbirliği geleneği içinde gelişirken ve Birleşik Krallık şemsiyesi altında şiddeti sona erdirip bir uzlaşmayı sağlamışken biz sorunlara güvenlik penceresinden bakarak zorla bastırma yöntemiyle parçalanarak güçsüzleştik.

Ticaret, sanat, zanaat gibi ekonominin temel alanlarında üretken, dünyaya açık ve dinamik olan Gayrimüslim unsurların tekçilik uğruna feda edilmesi, Alevilerin mezhepsel, Kürtlerin etnik kimlik üzerinden asimilasyona tabi tutulmaları gibi şiddete dayalı politikalar uygulanması güçlü, müreffeh, mutlu ve huzurlu bir toplum yaratma imkânını ortadan kaldırdı.

Bu nedenlerle öncü bir sınıfı bulunmayan, kurumları demokratik değer ve gelenek üretmeyen, az sayıdaki entelektüelini yok eden, sivil toplumu ve kamusal müzakere alanı bulunmayan bir ülkede topluluklar toplum olamadan çatışma ve gerilim içinde yaşamaya mahkûmdur.

Siyaset, bürokrasi ve yargı hukuk dışına çıkarak çıplak şiddetin uygulayıcısı ve güç savaşlarının bir aracı haline gelir.

Osmanlı’nın muhalifleri siyasi suç ve delil icat etme yoluyla susturma ve hak taleplerini şiddetle bastırma yöntemi bugün zirveye ulaşmış durumda.

Antidemokratik tekçi ideoloji akıl ve vicdan dışı uygulamalarla büyük sorunlar yaratmış durumda. Türk başat kimliğinin vurgulanması ve asimilasyon politikalarıyla desteklenmesi sonucu ortaya çıkan “Türkleştirme” sorunu Kürtlerin hak taleplerinin karşılanması bakımından önemli bir engel teşkil etmekte.

2013 Newroz’unda başlayan barış süreciyle birlikte silahlar susmuş, ölümler durmuştu. Ancak demokratikleşme, özgürleşme ve hukuk devleti olma üzerinden sorun kalıcı bir çözüm yoluna sokulamadı. Ne yazık ki ateşkes, kalıcı barış sürecine evrilemedi.

Açılım politikalarıyla barışa doğru yolu açabilecek gibi gözüken ve partili cumhurbaşkanında tecessüm eden AKP iktidarı 7 Haziran 2015 seçiminden sonra sorunun çözümünde devletin klasik güvenlik politikalarına dönerek PKK’nın şehirlerdeki varlığını sona erdirmeye yönelik operasyonlarda bölge halkının ağır insan hakları ihlallerine maruz kalmasına neden oldu.

Kürtlerin seçtikleri parti başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları; kurdukları partilerin il başkanları, ilçe başkanları, beş bine yakın kadrosu seçmenlerinin iradesine aykırı olarak siyasetin dışına çıkarılıp tutuklandı. 

Özellikle eş başkanlar Selahattin Demirbaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmış olmaları durumu daha da vahim hale getirmekte. Gelinen noktanın barış yoluna tekrar geri dönmeyi zorlaştırdığı, toplumu ayrıştırdığı, bir arada yaşama ve biz olma duygusunu yok ettiği ortada. 

Evet, barış için öfkeyi dindirmek, intikamcı duygulardan uzaklaşmak, barışçı bir dil kullanmak gerekmekte. Ancak bunun unutmayla bir ilgisi bulunmamakta. 

Öfkeyi de, intikamı da durduracak olan şey geçmişin izlerini yok etmek değil, aynı acıları bir daha yaşamamak ve yaşatmamak için o izler üzerinde, o izleri gelecek kuşaklara da aktararak yeni bir gelecek kurmak. 

Ortadoğu’nun en kadim halklarından birisi olan ve Türklerle kader birliği ve duygu ortaklığı yaşamış olan Kürtlerin Cumhuriyet kurulurken kandırılmış olmalarının ötesinde, gayriinsani uygulamalarla inkâra, imhaya, tenkil ve tehcire tabi tutulduğunu bilmek gerekir.

1919-1938 yılları arasındaki 19 yıllık sürede defalarca kalkışılan silahlı başkaldırılar bunun bir neticesi. Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra da bu politikalarda bir değişiklik olmadı.

1980-1983 arası özellikle Diyarbakır gözaltı merkezleri ve cezaevinde yaşananlar artık herkes tarafından bilinmekte.

Belki sevinilecek bir husus, tarihsel bir mücadelenin içinden çıkıp gelen Kürtler, bugün kendi mağduriyetlerinin dışına çıkarak tüm mağdur kesimler için empati yapıp, çözümü Türkiye’nin demokratikleştirilmesinde görmeyi başarabilmişlerdir.

Ancak son yaşananlardan sonra, bu duygu beraberliği ve birliktelik hissi, Türkiye’nin demokratik geleceğini inşa noktasında tutunulacak en sağlam dallardan biri olmaya devam edebilecek mi?

HDP tabanının tutuklu eş başkanı Selahattin Demirtaş uzlaşmanın ve herkes için demokrasinin en önemli unsurlarından biri. Siyasi suç ve delil icat edilerek özgürlüğünden mahrum bırakılan Demirtaş’ın sıfırdan inşayı hedefleyen yeni siyasi unsurlarla birlikte bu inşaya önemli bir katkı sunacağı açık.

Nakşi ağırlıklı Milli Görüş geleneğinden gelen, insanı ve doğayı dışlayarak rant ekonomisini siyasi rüşvet olarak kullanan, demokrasiyi ve hukuku araçsallaştıran AKP, bir taraftan MGK gibi yarı askeri bir kurul üzerinden çözüm getirmeyen güvenlik politikaları uygularken diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Diyanet İslam’ını kendi ideolojisi doğrultusunda kullanmakta. 

Şekle dayalı Türk modernleştirmesi demokrasiyi ve hukuku içermeyip, tek adama bağlı otoriterliği, Müslümanlık sosuna bulanmış bir Türk-İslam sentezini dayattığından ve bu ideolojiyi imam hatip liseleri dâhil tüm kurumlarla sürekli yeniden ürettiğinden muhafazakârların katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü içselleştirmeleri mümkün değildi.

Demokrasi ve hukuk kültür ve geleneğinin bulunmadığı bir yerde hak ve özgürlükleri bir avuç sahih demokrat dışında kimse savunmamakta. Vicdan sahibi akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların ve yurttaşların insan hayatını, barışı ve özgürlükleri savunmaları nedeniyle siyasi iktidar ve yandaşları tarafından aşağılandığı, soruşturmaya uğradığı ve tutuklandığı bir ülkede ancak faşist bir kültür yeşerir. 

Bu noktada AKP, liderinin öncülüğünde, mezhepsel tarafgirlikle eski rejimin tekçi, şeffaf olmayan kurumlarıyla uzlaşmaya gitmiş durumda. Bu nedenle polis, jandarma, ordu, MİT gibi güvenlik bürokrasisi kurumları şeffaflaştırılmamakta, MGK, YÖK, DİB gibi ideolojinin aparatları olan kurumlar kaldırılmamakta. 

Ülkeyi otokratik bir rejime savuran AKP’nin ötekileştirici, kutuplaştırıcı, akıl dışı beka sorunları yaratarak yol alması mümkün gözükmüyor. 

Artık AKP dışında kalanların ötekileştirilmesi aşaması da geçilmiş, AKP tabanının uygulanan politikalara eleştirel bakan kesimi de ötekileştirilmiştir. AKP’nin, MHP tabanını parçalayan lider kadrosunun kaosa ve savaşa prim veren görüşlerine yaslanarak halk yararına politika üretme imkânı bulunmamakta.

Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Türk Devleti de bugün militarist bir anlayış ve polis-devlet uygulamalarıyla tarihsel gelenek ve çizgisi doğrultusunda çelikten bir devletin bütün niteliklerini taşımakta. Ve sorun tam da burada bulunmakta. Bu sorun aşılmadan demokrasiye ve hukuk devletine doğru yol almak imkânsız.

Kronikleşmiş bu çözümsüzlük halinden çıkmanın yolu, geçmişle hesaplaşarak, devleti demokrasinin, hukukun ve özgürlüklerin emrinde bir aygıt durumuna getirecek, farklılıklarımızla birlikte barış, özgürlük ve hukuk güvenliği içinde yaşamamızı sağlayacak sıfırdan inşayı cesur siyasi kadrolarca gerçekleştirmekten geçmekte. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.