Guldem Atabay
Oca 09 2018

OHAL uzatıldıkça ekonomi bozuluyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Birliği ile ilişkileri tazelemek için gösterdiği son çabaları Türkiye’de neredeyse iki yıldır sürmekte olan olağanüstü hal durumunu belki en azından daraltmayı düşünebileceği yönünde ümitleri yükseltmişti.

Yükselen nominal faiz oranları ve geçtiğimiz yılın mali teşviklerinin bu sene olmayışı 2018’de iç talebi yavaşlatırken, önümüzdeki bir kaç yılda ihracatın ekonomik büyümeye kayda değer katkı sağlaması bekleniyor.   

Bu yüzden iyileşmekte olan güçlü AB ekonomisinden fayda sağlama arzusu ve AB’nin doğrudan yabancı yatırım potansiyeline sahip bir kaynak olabilmesi için, Türkiye’de siyasetin normale dönmesi önemli.

Türkiye’de hukukun üstünlüğünün günden güne azaldığı yönünde AB liderlerinden gelen sert eleştirilerin ışığında, en azından bu yönde bir çaba göstermek bile Türk ekonomisindeki sorunları yumuşatmak için olumlu bir hareket olurdu.

Ama gene de Cumhurbaşkanı’nın OHAL’i “geçici bir güvenlik önlemi” yerine yaklaşmakta olan belediye, meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir “zafere ulaşma aracı” olarak değerlendirmesi daha ağır basmış gibi duruyor.

Gülencileri devlet kurumlarından temizlemek bir yana, siyasi rakiplerini hapse atmak ve bağımsız medyayı bastırmak OHAL kararnameleri eşliğinde yeni normal yönetim şekli haline geldi.

Sonuç olarak Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da ağzındaki baklayı çıkararak 2016 darbe girişiminden sonra yürürlüğe giren Olağanüstü Hal’in altıncı kez üç ay daha uzatılacağını açıkladı.

AKP’nin OHAL’den nasıl istifade ettiğini hatırlamak gerekirse rakamlar zaten kendilerini anlatıyor.

“Olağanüstü Hal” başladığından beri tutuklanan vatandaş sayısı 50.000’iI buldu. Bu söylenmesi bile zor bir rakam. Buna ek olarak ordu, kamu ve özel sektörden 150.000 kişinin işlerinden olması ise dudak uçuklatıcı.

Çeşitli hesaplamalara göre devlet tarafından el koyulan varlıkların değerinin 11 milyar dolar seviyesinde olduğu konuşuluyor. Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu’nu kullanıp meclisi görmezden gelerek geçirdiği, insan hakları ve özgürlükleri sınırlarken ekonomik hayatı da etkileyen ama sorgulanamayan kanun hükmünde kararnameler de aynı derece iç karartıcı.

Bu yüzden son yapılan IPSOS (Uluslararası bir araştırma şirketi) anketine göre Türkler artık ekonominin gidişatı ve eğitim sisteminin kötüye gidişi hakkında daha fazla endişeliyken, “Kürt sorunu”’nun ve terör olaylarının yarattığı kaygı düşmüş durumda.

Hükümet elbette ki sonu gelmeyen olağanüstü hal uygulamasının Türk ekonomisinin zor kazanılmış direncini zayıflattığını reddediyor ve OHAL’in ülkedeki günlük hayata veya ekonomik faaliyetlere hiçbir olumsuz etkisi olmadığını söylüyor.

Rakamlar ise hükümetin öne sürdüğü bu savı onaylamıyor.

2008’de yaşanan küresel ekonomik kriz günlerini hariç tutarsak, Türkiye’de tüketici güven endeksi 2017 Aralık itibarıyla tarihin en düşük düzeylerinden olan 65.1 etrafında seyrediyor.

Bu rakam 2017 için öngörülen yüzde 7 oranındaki GSYİH büyümesiyle çok keskin şekilde çelişiyor.

Siyasi baskısı altındaki Merkez Bankası, GSYİH büyümesini dirençli tutabilmek amacıyla 2017’de yüzde 12 ile çift haneye yükselen TÜFE enflasyonu  oranıyla uyumlu bir para politikası uygulamaktan kaçınıyor.

Merkez Bankası’nın enflasyon hedefi olan yüzde 5’e bağlı kaldığını açıklamasıyla beraber, gerçekte yüksek seyreden enflasyon, enflasyon beklentilerinin de kontrolden çıkmasına neden oluyor.

İç talebin mali desteklerle desteklenmesiyle işsizlik oranı daha yüksek çift haneli rakamlardan yüzde 10,5’e düşmüş olsa da, Türkiye halen OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri arasında iş gücüne katılım oranı olarak en düşük yüzdeye sahip.

Türkiye gibi AB adayı bir ülkede bir darbe kalkışması yaşanabilmesinin marka değerine verdiği zarar bir yana; OHAL’in neredeyse iki yılı tamamlayacak olması yabancı yatırımcıları ciddi biçimde ülkeden uzak tutuyor.

Bu eğilim, Türkiye’nin büyümekte olan cari açığının giderek daha fazla oranda portföy yatırımları ile fonlanmakta olduğunun görülebildiği ödemeler dengesi detaylarında açıkça ortada.

Cumhurbaşkanı Erdoğan iç politika gerekçeleriyle katı tutumunu sürdürüp Batı ülkelerini Türkiye’nin ekonomisine saldırmakla suçlamayı sürdürdükçe; konuşma üslubu ülkenin son derece önemli turizm gelirlerini potansiyelin çok altında bırakıyor.

2015 yılında Türkiye’ye gelen 40 milyon turist aşağı yukarı 30 milyar dolar döviz getirmişti. Turizm sektörünün dolaylı etkileri ile birleştiğinde turizm sektörü 2015’te büyümeye yüzde 12 gibi oldukça yüksek bir katkı sağlayabilmişti.
Erdoğan 2015’te Rus uçağının düşürülmesine başlangıçta destek verip ardından Putin’den resmen özür dilemek zorunda kalmış olsa bile, Rus turist sayısı hala eski seviyelerine yükselebilmiş değil.

Zayıflayan Türk lirasıyla beraber ucuz fiyatlara rağmen Batı ülkelerinden turistler de Türkiye’ye gelme konusunda tereddüt yaşıyor.

Sonuç olarak 2017 turist sayısı 32 milyona indi ve gelen döviz miktarı 20 milyar dolara düştü. Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) 2018 yılında faiz artırımlarına hızla devam edeceği ve bunun gelişmekte olan piyasalardan para çıkışına neden olacağı düşünülürse, turizmde yaşanan düşüş Türk ekonomisinin kırılganlığını iyice artırıyor.

Ayrıca çok önemli bir nokta; Türkiye bu sene dışarıdan 200 milyar dolar gibi yüklü bir borç almak zorunda.
2004-2013 yılları arasında gerçekleşen yabancı yatırımları bugünle karşılaştırdığımızda, büyümenin giderek daha çok yurt içi tüketim ve mali desteğe bağlı hale geldiğini görüyoruz.

Geçtiğimiz yıl seçilmiş bazı ürünlerin tüketiminde yapılan bir defalık vergi indirimleri ve vergi affı GSYİH büyümesini kuvvetlendirmeye yetmişti.   

Madalyonun diğer yüzündeyse geçen sene GSYİH’nin yüzde 1’iyken bu sene yüzde 2’sine çıkan ve 2019 seçimleri sonuçlanana kadar büyümeye devam etmesi beklenen bütçe açığı var.

Bankaların geçen sene kolayca reel sektör firmalarına kullandırdıkları KGF garantili krediler gelecekte hem bankaların hem de reel sektörün kredi yenileme kapasiteleri hakkında endişe yaratıyor.  

Tabii bu durum da risk primlerini artırıyor. Risk primi demişken büyük resime bakıldığında artan siyasi belirsizlik ve çift haneli enflasyon rakamları, yüzde 15 civarında gezen mevduat faiz oranları ve yüzde 13,3 seviyesine yükselmiş olan gösterge bono faizinin, büyüme beklentilerini zayıflattığını eklemek gerekir.

2001 krizinden beri Türkiye’nin güçlü ekonomisinin temeli olan makroekonomik disiplin yeni dönemin endişe konusu haline hızla dönüşebilir.

OHAL çerçevesinde tüm yetkileri kendinde toplayan Erdoğan şu anda tıpkı aynı ortamda yapılan Cumhurbaşkanlığı referandumunda olduğu gibi alışılmadık bir zeminde 2019 seçimlerine hazırlanıyor.

Bu yüzden, hukuk, demokrasi ve insan hakları hızla geriye doğru gidiyor. Türkiye’nin bu gibi kavramlara fazla değer vermeyen Rusya ile ekonomik yakınlaşmaya ve hatta bağımlı olmaya doğru ilerlemesi de ayrıca endişe konusu.

Güçlerin tek bir yerde yani Erdoğan etrafında toplandığı bir başkanlık sistemi, AKP yöneticilerinin yüz yüze görüşmelerde söylediğine göre “yönetişim sorunları yüzünden”.

Fakat gerçekte Türkiye ekonomisi adına en büyük sorun tam da bu yönetişim problemlerinin kökeninde kararların tek bir kişinin onayı olmadan alınamıyor oluşu.

Olağanüstü hal yönetiminin bir buçuk yıldan fazla süreyi doldurduğu bu günlerde Türkiye’nin otoriterliğe doğru kayışı tartışmalarıyla beraber; ekonominin şu anki hali Türkiye gibi dinamik bir ülkeyi OHAL’le yönetmeyi uzun zaman sürdürmenin hem toplumsal hem de ekonomik anlamda ne kadar zarar verdiği çoktan kanıtlanmış durumda.