Ara 18 2017

OHAL’de savunma hakkı da yok

Savunma hakkı, Türkiye’de yaşayan insanların sıklıkla duyduğu fakat ne anlama geldiği konusunda çok da bilgisinin olmadığı, temel bir insan hakkı.

Bu hak, en basit tanımıyla iddia ve isnatta bulunmak, iddia ve isnadı karşılamak hakkı olarak anlamına geliyor.

Bu kadar basit tanımlanabilse de, aslında kavram insanoğlunun tiranlara, derebeylerine, krallara ve diktatörlere karşı binlerce yıldır süren özgürlük mücadelesiyle eş zamanlı bir tarihe sahip.
Antik Yunan’da dahi söz konusu olan bu hak, bir kişinin mahkeme önünde yargılanırken kendisini savunması için gerekli imkânların sağlanması anlamına geliyor.

Örneğin, Sokrates’in yargılanması esnasında sözlerinin kesildiğini, hatta hiç konuşturulmadığını düşünelim veya herhangi bir kişinin, mahkeme önünde onlarca şeyle suçlandığını fakat hiçbir iddia hakkında cevap vermesine müsaade edilmediğini.

Bu durum her insanın vicdanını yaralayacağı gibi, adaletsiz olduğu konusunda kimse şüphe de etmeyecektir. İşte savunma hakkı, adaleti arayan hukuk sistemlerinin bu yüzden vazgeçilmez bir parçasıdır ve temel bir insan hakkıdır.

Savunma hakkı; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinde ve Anayasa’nın 36’ıncı maddesinde tam olarak bu nedenle düzenlenmiş ve korumaya alınmıştır.

Peki, sözünü ettiğimiz bu hak Türkiye’de gerçekten var mı? Bunun için savunma hakkının temel öğesi olan avukatların ülkemizde son zamanlarda neler yaşadığına bakmamız gerekiyor.

Türkiye’de avukatların savunma hakkının gasp edilmesi çok öncelere kadar götürülebilir ancak özellikle son yıllarda yaşananlar, bugün gelinen noktayı anlamamıza daha kolay yardımcı olacak.

Ergenekon ve Balyoz davaları, Türkiye’nin son 10 yılının en önemli davalarından. Dönemin cemaat örgütü tarafından delillerin yoktan var edildiği ortaya çıksa ve bugün suçlanan kişilerin tamamı aklansa da, siyasi bir dava olan bu davalarda avukatların yaşadıkları ve savunma hakkının hiçe sayılması unutulmuş değil.

Ergenekon davasında, yargılamanın temel bileşeni olan avukatların yargılamaya engel olduğu sıklıkla iddia edildi. Davaya bakan “özel görevli” 13. Ağır Ceza Mahkemesi, sıklıkla avukatların mikrofonlarını kapattı, hatta avukatlar hakkında suç duyurusunda bulundu!

Elbette bununla yetinilmedi. Avukatlar, duruşma salonundan zorla çıkarıldı, çıkmak istemeyenler darp edildi. Mahkeme zabıtlarına yansıyan, jandarmalara hitaben söylenen şu sözler tarihe geçecek cinsten; “Komutanlar, avukatı dışarıya çıkarın.”

Bahse konu mahkeme başkanı Hasan Hüseyin Özese, bugün FETÖ’den tutuklu. Cezaevinde yalnızca haftada bir kez, bir saat boyunca avukatıyla görüşebiliyor. Bundan 5 sene önce kendisinin tanımadığı ve muktedir bir eda ile çiğnediği bu temel insan hakkı, bugün kendisine de tanınmıyor.

Aynısı, Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarda rüzgârı arkasında hisseden, savunma hakkını tanımayan ve bugün FETÖ’den tutuklu olan diğer savcı ve hâkimler için de geçerli.

Ergenekon süreçlerinde medyada sıklıkla yer bulan “avukatlara müdahale” haberleri, bugün artık insanların ilgisini dahi çekmeyecek kadar sıradanlaşmış durumda.

Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi
Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi - Silivri'deki duruşma salonunun tasviri...

OHAL’le birlikte çoğu zaman görevlerini yapmakta dahi zorlanan avukatlar müvekkilleriyle görüşmelerinde kolluk görevlileri tarafından tehdit dahi ediliyor.  

Türkiye Barolar Birliği’nin 11 Kasım’da düzenlediği “OHAL Kapsamındaki Soruşturma ve Kovuşturmalarda Avukatların Savunma Haklarının Kısıtlanması” başlıklı konferansta avukatların söyledikleri ise yaşananları doğrular nitelikte.

Konferansa katılan avukatlar, kolluk görevlilerinin “soruşturmanın savcısı da hâkimi de biziz” şeklinde gözdağı vermeye yönelik cümleler kurduğunu ve şüpheli ile görüşme esnasında “kısa kes” gibi hukuka uygun olmayan, küçük düşürücü ifadelerin kullanıldığını aktarıyor.

Oysaki avukatlar, yargılamanın temel bir bileşeni ve bir kamu görevi yürütüyorlar. Siz hiç savcılara müdahale edildiğini duydunuz mu?

Avukatların diğer vatandaşlara tanınmayan bazı ayrıcalıkları var. Fakat bunlar avukatların karakaşı kara gözü için tanınmış değil. Hatta bunlar avukatlara değil, avukatların temsil ettiği savunma hakkına tanınmış haklar. Örneğin avukatların evlerinin ve ofislerinin aranması, üstlerinin aranması gibi işlemler farklı usullere tabi.

Aynı şekilde, bir avukatın görevi sebebiyle suçlandığında soruşturulması ve hakkında dava açılması da diğer insanlara göre biraz farklı. Avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçların soruşturulabilmesi için, Adalet Bakanlığı’nın izni gerekiyor.

Bu düzenlemeye ihtiyaç duyulmasının nedeni, savunma hakkının keyfi bir şekilde engellenmesinin önlenmesi isteği. Fakat istek pek yankı bulmamış anlaşılan.

Zira Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği konferansta bu konu da ele alınırken 70 barodan 121 temsilci avukat, kendilerine yönelik aramalarda mevzuatlara uyulmadığını ve hukuka aykırı yöntemlerle aramalarda elde edilen verilerin ise iddianamelerde, tutuklama kararlarında ve hükümlerinde kullanıldığını raporladı.

Avukatlar, aramalarda soruşturma ile ilgili olmayan tüm dava dosyalarına, yazışmalarına, avukatların sır saklama yükümlülükleri olmasına karşın müvekkili ile yaptığı görüşme notlarına el konulduğunu belirtirken, bilgisayar veya akıllı özelliği bulunan cep telefonlarının imajının alınmaması veya usulüne uygun olarak alınmamasının da hak ihlali olduğunu kaydetti.

Savunma hakkına yapılan saldırılarla ilgili görüştüğümüz İleri Hukuk Bürosu kurucu ortağı Av.Özgür Urfa, Selçuk Kozağaçlı’nın tutuklanmasıyla birlikte avukatların tutuklanmasının bir kez daha ülke gündemine girdiğini söylerken, son birkaç hafta içerisinde 20’ye yakın Halkın Hukuk Bürosu ve Ezilenlerin Hukuk Bürosu çalışanı meslektaşları hakkında tutuklama kararı verildiğini hatırlattı.

Tutuklanan avukatlar cezaevlerinde de hak ihlallerine uğruyor. En son olarak Halkın Hukuk Bürosu çalışanı ve açlık grevindeki eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın avukatlarından Engin Gökoğlu’nun kolu kırıldığı bilgisi geldi.

Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Gökoğlu, ayakta sayımı kabul etmediği için darp edildi. Gökoğlu’nun avukatları durumu aile görüşmesi sonrasında öğrenirken, gerekli tedaviyi almadığı da ortaya çıktı.

Urfa,  avukatlara yönelik tutuklama kararlarının yalnızca meslektaşlarına yönelik bir baskı ve müdahale olmadığını söylerken, “Avukatların, yurttaşların adalet arayışının temsilcileri olmaları sebebiyle bu baskıları aslında tüm topluma ve adalet mücadelesine yönelik bir müdahale olarak okumak daha bütünlüklü olacaktır.” ifadelerini kullanıyor.

Yaşanan süreçte bir kırılma anı olup olmadığına ilişkin olarak ise Urfa; “Türkiye siyasi yaşantısı oldukça kırılgan ve birçok dönüm noktasına sahip olması sebebiyle bu konuda tek bir tarih vermek mümkün olmamakla birlikte son sürece dair en önemli kırılma noktasının 16 Nisan referandumu olduğunu düşünüyorum” cevabını veriyor.

Urfa, referandumun toplumun yarısından fazlası tarafından kabul edilmediğini ve YSK tarafından meşru olmayan bir müdahale yapıldığını, bununla birlikte özellikle referandum sonrasında iktidarın gerek iç politikadaki, gerek uluslararası politikadaki gelişmeler neticesinde baskıları artırdığını ifade ediyor.

Avukatlara yönelik tutuklamaların rastlantı olmadığını aksine işleyen bir sürecin devamı olarak değerlendirilmesi gereken bir olgu olduğunu belirten Urfa, şu yorumda bulunuyor:

Ülke içerisinde baskıyı arttırmak isteyen bir rejim ortaya çıkması muhtemel tepkilerin önüne geçmek amacıyla kendini korumaya yönelik çeşitli önlemler almaktadır. Toplumda oluşması muhtemel tepkileri peşinen bastırmak amacıyla topluma yönelik ‘Avukatları bile istediğimiz zaman tutukluyorsak size neler yapabiliriz’ mesajı verilmek istenmektedir.

Barolar Birliği’nin bu süreçteki tavrına ilişkin sorumuzu ise Urfa, şu yanıtı veriyor:

Başta Barolar Birliği olmak üzere, birkaç istisna haricinde baroların gerek OHAL öncesi ama özellikle OHAL sürecindeki etkisizlikleri, sessizlikleri ve isteksizlikleri tahammül edilemez bir noktadadır.

Metin Feyzioğlu, kişisel siyasi ikbali doğrultusunda genel olarak toplumsal meselelere sessiz kalmakta, konuştuğu zamanlarda ise siyasi rejimin yaptıkların meşruluk kazandırmaktadır.

Gerek Barolar Birliği gerekse baroların büyük çoğunluğu OHAL sürecine ve ülkedeki tek adam rejimine karşı verilen mücadelede sınıfta kalmışlardır.

Avukat Tugay Bek
Avukat Tugay Bek

Evrensel Gazetesi yazarlarından, Adana Barosu Cezaevi İzleme Komisyonu Başkanı Av. Tugay Bek ise 2019 seçimlerine doğru gazeteci ve avukatlara yapılan baskıların artacağını düşünenler arasında yer alıyor.

Savunma hakkına ve avukatlara yönelik saldırıları toplum mühendisliği çalışması olarak gören Bek, avukatların bu haksızlıklara ve hukuksuzluklara maruz bırakılma amacının da toplumu sindirmek olduğunu savunuyor.

Avukatlara yönelik baskının bir diğer sebebinin ise OHAL’de yapılan haksızlıkların ilk olarak hukukçular, avukatlar tarafından eleştirilmesi ve ifşa edilmesi olduğunu düşünen Bek, “İktidar bunu istemediği için savunma hakkına bu saldırı gerçekleşiyor” diyor.

Barolar Birliği’nin eskiden olsa bu yaşananlara karşı önemli bir tepkisellik geliştireceğini ifade eden Tugay Bek, Metin Feyzioğlu’nun Barolar Birliği başkanı olarak değil, siyasetçi olarak tavır aldığı görüşünde.

Türkiye’deki savunma hakkına ve genel olarak hukuka yapılan saldırılara karşı, Cumhuriyet Gazetesi avukatlarının tutuklanmasının ardından hayata geçirilen Adalet Nöbeti eyleminin önemli isimlerinden Av. Kemal Aytaç, gelinen bu süreçte esas kırılmanın OHAL ile birlikte gerçekleştiğini düşünüyor.

Savunma hakkına ve yargıya ilişkin sorunların daha öncesinde de olduğunu belirten Aytaç “Ancak artık hâkim ve savcılar, doğrudan iktidarın birer memuru gibi hareket ediyorlar” diyerek yargı bağımsızlığının da tamamen rafa kalktığını ifade ediyor.

Yaptığımız görüşmede Aytaç, bugün baskının bu kadar artmasının nedenine ilişkin “Avukatlara yapılan bu saldırıların nedeni, hukuksuzluğa karşı toplumun en önemli fonksiyonunun avukatlar olmasından kaynaklanmasıdır. Eğer siz avukatları sindirirseniz, toplumu da sindirirsiniz. Bu anlamda savunma makamı, fethedilecek ilk kaledir. Burası susarsa, diğer herkes de susar. Bunun bilincinde oldukları için savunma bu saldırılara muhatap oluyor” ifadelerini kullanıyor.

Aytaç yaşanan süreçle ilgili; “Yalnızca avukatlar da değil, milletvekilleri ve gazeteciler de yani toplumu temsil edebilecek kim varsa, onlar susturuluyor. Bugün milletvekilleri tutuklu, gazeteciler tutuklu, avukatlar tutuklu. İnsanlar buna alışmamaya çalışıyor. Fakat maalesef büyük bir sessizlik de var” yorumunda bulunuyor.

Kemal Aytaç’ın örgütlenmesinde ve sürdürülmesinde çok büyük bir emek sarf ettiği Adalet Nöbeti, avukatlara karşı yapılan tutuklamalara karşı başlatılmış olsa da bugün Türkiye’de hukukun, adaletin sesini duyurmak için her Perşembe Çağlayan Adliyesi’nde avukatlar tarafından tutuluyor. 35’inci haftasını geride bırakan eylem, Aytaç’ın ifadesiyle dünyada ilk kez yapılıyor.

Barolar Birliği’nin süreçteki tavrıyla ilgili olarak ise Aytaç “Böyle bir birlik olduğu bile bugün tartışmalı hale gelmiştir. Bir kısım baroyu tenzih ederim ancak Barolar Birliği, bu süreçteki tavrıyla artık benim için yok hükmündedir.

Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, tüm bu tutuklamalar, baskılar yaşanırken, bir kez dahi Adalet Nöbeti’ne katılmamışken, televizyonda ‘alzheimer hastalığı’ ile ilgili çıkıp konuşurken, böyle bir birliğin olduğundan nasıl bahsedebiliriz?” diyor.

Altan kardeşlerin avukatlığını üstlenen Av. Ergin Cinmen ise şu yorumda bulunuyor:

Altanlar ve benzeri davalar, 15 Temmuz sonrası açılan davaların tümünde, savcılar gizlilik kararı veriyor. Dava açılana kadar insanlar yaklaşık 1 yıl süreyle haklarında ne iddia edildiğini, hangi kanıtların olduğunu bilmiyor.

Bu savunma hakkının ihlalinin en önemli örneğidir. Cezaevinde tutuklu kişilerle görüşürken yanınızda bir gardiyan oluyor ve görüşme kayda alınıyor. Zaten haftada bir gün, toplam bir saat görüşülebiliyor.

Bu durum da savunma hakkının ne durumda olduğunun en önemli ispatı. Savunma hakkı sadece duruşmada ihlal edilmez.

Cinmen’in aktardıkları Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği savunma hakkı ile ilgili konferansta da kayda geçmiş durumda. Avukatlar burada tutuklulara gerekçesiz görüşme yasakları konulduğunu ve görüşme yapılsa dahi gizliliğinin sağlanmadığını raporladı.  

Yine avukatlar yeterli görüşme odası olmadığı gerekçesiyle uzun saatler tutukevi kapısında bekletilmekten ve görüşme odalarının yetersizliğinden şikâyetçi. Görüşme odalarında görüşmenin yapılabilmesi için mevzuat ve kırtasiye malzemesi bulundurulmuyor. Malzemelerin dışardan temini ise engelleniyor.

Adil yargılamanın yapılmadığına da dikkat çeken Cinmen, geçtiğimiz haftalarda Altanlar’ın duruşmasında kendisinin ve diğer avukatların duruşmadan atıldığını belirtiyor.  Cinmen konu hakkında, “Savunma kanıtları hâkim tarafından sorulmadan, dosya esas hakkında mütalaa için savcıya verildi. Savunmanın kanıtları alınmadan, her şey bitmeden bu mümkün değildir. Kanıtlarımız olduğunu, bunun karar bağlanması gerektiğini, sonra savcıya verilmesi gerektiğini söylemek istedik, izin verilmedi. Söz istedik, bize söz verilmedi. Beni ve diğer tüm avukatları duruşmadan attılar. Savunma hakkının bundan daha net bir ihlali herhalde olamaz” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’de pek kıymetli görülmeyen, özellikle son yıllarda tamamen hiçe sayılan savunma hakkı, herkesin ihtiyacı. Adil bir yargılanma, adaletin tesisi, huzurlu bir memleket havasının sineye çekilmesi, savunma hakkının gerekleri yerine getirilmeden mümkün değil. Bu gerçeğin, toplumun ve siyasetin tüm kesimleri tarafından görülmesi gerekiyor.