Ormanlar maden ocakları için yakılıyor mu? – Mavi Yeşil

Hatay’da gerçekleşen ve 350 hektarlık alana yayılan orman yangınları sonrası, iktidarın araştırma ve açıklama konusunda şeffaf davranmadığı ve beklenen hassasiyeti göstermekte yetersiz kaldığı bir süreç yaşandı. Kimileri tarafından ‘komplo teorisi’ olarak nitelendirilen, kimi kesimlerce ise belirli olaylar zinciri içerisinde değerlendirildiğinde ileri sürülen neden, orman yangınlarında 'kundaklama' ihtimali çevre savunucularının gündeminde. Son olarak, Artvin’in Murgul ilçesinde çıkan orman yangını ve yangının çıktığı bölgedeki ihalelere bakıldığında, orman yangınlarının bilinçli çıkarıldığı fikrine kapılmamak elde değil. En az 10 hektarlık alanı yok eden yangın, Murgul’a bağlı Damar köyü yakınlarında siyanür havuzu kurulmak istenen ormanlık alanda gerçekleşti. Sahnede yine birçok çevre ve doğa düşmanı projeden tanıdığımız, iktidarla yakın ilişkileri olan Cengiz Holding var.

Damar köyü, uzun bir süredir Cengiz Holding’in siyanür havuzu kurmak istediği bir bölge. Geçtiğimiz haftalarda AKP’li Murgul Belediye Başkanı Hasan Çavuş'un, 2014’te Murgul Siyanüre Hayır Platformu’nun direnişi ile geri çektirilen projeyi yeniden gündeme getirerek halkı ikna çabasına giriştiği biliniyor. Sonrasında çıkan yangınla, bölgede yaşayanlara ‘sözle ikna olmazsanız, zorla ikna olursunuz’ deniliyor adeta. Bu şirket, Çanakkale’de Kaz Dağları’nda kurulmak istenen Halilağa Bakır Madeni Projesi’nden tutun da Artvin’de Cerattepe’de yine köylülerin mücadelesiyle ülke gündemine oturan altın madeni de dahil birçok maden işletmesinde ruhsat sahibi.

Mehmet Cengiz ve Ömer Faruk Kalyoncu'nun sahibi olduğu şirketler Karadeniz ve Ege’de sayısız ağacın, ormanın, ekosistemin yok olmasında, siyanürle altın arama faaliyetlerinin zehirlediği su ve insan sağlığını tehdit eden birçok rahatsızlığın ortaya çıkmasından sorumlu. Üstelik arkalarına iktidarın desteği ve hukuku da alarak yapıyorlar faaliyetlerini. Bunlar ve benzeri şirketler, bazı yerlerde ‘ÇED raporu gerekli değildir’ kararı çıkartarak, çevreye etkileri değerlendirilmeden ve yerel halkın rızası dahi alınmadan ‘oldu-bitti’ye getirerek başlıyorlar çalışmaya.

Bu durumun son örneklerinden biri, uluslararası bir altın madeni firması olan TECK Madencilik’in Balıkesir’in Balya ilçesinde Kazdağları’nın kuzey eteklerinde yer alan Orhanlar Köyü’ndeki faaliyetleriyle karşımıza çıktı. Bu şirket bölgede kuvars madeni işletmesi için 2010 yılında “Çevresel Etki Değerlendirme raporu gerekli değildir” kararı çıkartmıştı. TECK Madencilik burada ormanlardaki ağaçları kesip, meraları yok ettikten sonra ise bölgedeki faaliyetlerini sürdürmesi için ruhsatını 2019 yılında yerli iştiraki Bahar Madencilik’e devretti. Şirket yeniden buradaki faaliyetleri için Balıkesir Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nden “ÇED Gerekli Değildir” kararı aldı. Durumdan haberi dahi olmayan köylüler, köy kahvesine asılan kararla ‘bilgilendirildiğinde’ bir aylık itiraz süresini çoktan kaçırmış ve yasal olarak yapılacak fazla bir şey de kalmamıştı. Bu, şirketlerin izlediği tipik yöntemlerden biri. ÇED sürecine tabi olmak durumunda kalan ve yerli halkın direnişiniyle karşılaşan şirketlerin ruhsatlarının olduğu bölgelerde ise tıpkı Murgul’da olduğu gibi ‘nedeni bilinmeyen yangınlar’ ortaya çıkıyor.

9 Ekim’de Hatay’ın Belen ilçesinde gerçekleşen yangın sonrası Valilik ilk açıklamasında yangının trafo patlaması sonucu yaşandığını, ikinci açıklamasında ise sabotaj ihtimaliyle ilgili gözaltına alınanların olduğunu, ancak kesin bir bilgiye ulaşılamadığını açıklamıştı. Daha sonrasında ise yalnızca yangının kontrol altına alındığı ile ilgili açıklamalarla asıl nedene dair doyurucu bir bilgi verilmeden, araştırma yapılmadan meselenin üzeri örtüldü. Belen yangını sonrası, gerçek sorumluların ortaya çıkarılması yerine, yerleşmiş bir devlet refleksi haline gelen 'dış mihraklar' ve 'terör'ü suçlama senaryosu da yazıldı beklendiği gibi. Televizyonlar, internet siteleri ve gazetelerin çoğu, bu orman yangınlarını PKK’nin çıkardığını yaygınlaştırdı, buradaki ihaleleri, projeleri düşünen, düşündüren olmadı ne yazık ki. 

350 hektarlık alanı kül eden, Belen ve civarında yaşayan binlerce insanı evlerinden, iş yerlerinden eden bu yangın sonrasında, meclise CHP Hatay Milletvekili Avukat Suzan Şahin tarafından verilen araştırma önergesi AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

İktidar, bu yangınların sebebini ve sorumlularını bulmak bir yana, ormanların korunması, olası bir yangına mücadelede yangın emniyet yollarının inşası faaliyetleri ve alınacak önlemler konusunda verilen bir önergeye dahi karşı duruyor.

Yine Hatay'da Eylül ayında Samandağ ilçesinde orman yangınlarını çıkmış ve akabinde yangını Meclis gündemine taşıyan HDP'li Tülay Hatimoğulları, “Yangın, 7 Eylül’de yapılan maden sahaları ihaleleri ile ilgili midir?” diye sormuştu.

Hatimoğulları’nın yanıtsız kalan bir başka sorusu ise şimdi tüm çevre savunucularının zihninde yankılanıyor: “Bölgede, altın arama ruhsat sahalarında yangınların çıkması tesadüf müdür?”

Belki, bu sorular yanıtlansa ve gerçekler ortaya çıkarılsa Ekim ayında Hatay’da gerçekleşen bu facianın ve daha nicelerinin önüne geçilebilirdi. 

Belen yangını sonrası, Tarım ve Ormancılık Bakanlığı, yandaş medyanın tabiri ile “Hatay’daki yangının izlerini silmek için hummalı bir çalışma”ya girmiş ve 50 hektarlık alana fidan dikmiş! Orman dediğimiz, sadece ağaçlar topluluğu mudur? Bir fidanlığın gelişip ormana karışması ne kadar zaman alır? Hadi fidanı getirdiniz diktiniz, ağaçlarla birlikte kül olan biyoçeşitliliği nasıl geri getireceksiniz? Orada yok olan otun, kuşun, böceğin, sincabın, ceylanın, kurdun, koca bir faunanın bir kıymeti yok belli ki iktidarın nezdinde. O ‘hummalı çalışma’ dağı, taşı, ormanı, havayı, suyu ve yaşamı tehdit eden şirketlere karşı yapılsaydı, belki ne yangını ne de izlerini silmeye uğraşa gerek kalmazdı.

Mavi Yeşil’in bu bölümünde, orman yangınlarını, Kuzey Ormanları Araştırma Derneği’nin üç aylık değerlendirme raporunu, Dikili’de direnenlerin kazandığı çevre mücadelelerini ve Balıkesir’deki doğa saldırısını ele alıyoruz…