İran ve Suudi Arabistan: Thelma ve Louise

The New York Times gazetesi yazarı Thomas L. Friedman bugünkü yazısında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti ile Amerika'nın İran ve Suudi Arabistan'a yönelik politikalarını yazdı.  

"İki bahse girdik, İranlılarla Suudiler buna en kötü dürtüleriyle karşılık verdiler.

Amerika’nın İran’a ve Suudi Arabistan’a yönelik politikaları, her geçen gün 1991 senesinde çekilmiş klasik filmlerden Thelma ve Lousie’ye daha çok benziyor.

Yaşları filmi hatırlamaya yetmeyenler için özetleyeyim: Başrollerdeki Susan Sarandon’ın ve Geena Davis’in oynadığı iki kız arkadaşın balık avlamak için çıktıkları seyahatin üstüne, Sarandon’un oynadığı karakterin bir tecavüzcüyü silahla vurarak öldürmesiyle, karanlık bir bulut çöker. Bu olay, tüm zamanların en müthiş film repliklerinden birinin ortaya çıkmasına yol açar “Adamın tekinin kafasını, hem de tam pantolonunu indirmiş olduğu sırada uçurmuşsan, inan bana, yakalanmak isteyeceğin son yer Teksas'tır.” Sonuçta kadınlar 1966 model Thunderbird’lerini, polisten kaçmak için Büyük Kanyon’daki bir uçuruma, ölüme sürerler.

Bunun İran, Suudi Arabistan ve Amerika ile ne alakası var diyeceksiniz. Amerikan’ın son on yıldaki Ortadoğu politikasına baktığınızda ne görürsünüz? Obama ve ekibinin İran ve Suudi Arabistan’a baktıklarını ve kendi kendilerine şöyle dediklerini görürsünüz: Suudiler bizden uzaklaşıyor, Arap-İsrail barışı konusunda da, kendi içlerindeki reformlar konusunda da taleplerimizi yerine getirmeye niyetleri yok, biz en iyisi İran üzerine bahse girelim, yani bölgeyi daha iyi bir yola sokmanın en iyi yönteminin, İran’ın nükleer silahlardan arındırılmasını ve güç kazanmış kadınlarla, batı yanlısı bir orta sınıfa yer veren gerçek bir medeniyeti tesis edebilecek iç reformlar yapılmasını teşvik etmek olduğunu umalım.

Böylece Obama’nın ekibi, Amerika’nın yaptırımlarını kaldırması karşılığında, İran’ın nükleer silahlar geliştirmesini en az 15 yıl frenleyecek anlaşmayı hayata geçirdi. Anlaşmanın İran’ın dünyaya açılmasına olanak tanıması ve böylece İran’daki ılımlı kesimlerin, muhafazakar Devrim Muhafızları karşısında güç kazanmaları da, anlaşmadan elde edilmesi umulan yan sonuçlardan biriydi.

Peki ne oldu?

İran nükleer silahlardan arındı, ama Devrim Muhafızları üzerlerindeki baskının hafiflemesinden ve Batı’dan gelen taze para ve yatırımlardan, güçlerini Sünni Arap dünyasına yansıtmak ve İran’ın Bağdat, Şam, Sana ve Beyrut olmak üzere, dört Arap başkentindeki  aracıları üzerindeki kontrol kabiliyetini tahkim etmek için yararlandılar.

Daha da kötüsü, İran ve onun Lübnanlı Şii paralı askerlerden müteşekkil ordusu Hizbullah, Suriye’nin Şii yanlısı rejimi ile güçlerini birleştirerek, Suriyeli muhaliflerle iktidarın paylaşılması yönündeki tüm ihtimalleri bastırdılar ve rejime, Suriye’nin önemli bölgelerindeki Sünnilere yönelik bir etnik temizlik yapmasında yardımcı oldular.

İran’ın yayılmacı emelleri ancak İsrail Hava Kuvvetleri tarafından durdurulabildi. İran’ın İsrail’e bir füze saldırısı düzenlemesi üzerine, İsrail Suriye’deki İran birliklerine ağır bir darbe indirdi.

Ben İran anlaşmasının girmeye değer bir bahis olduğunu düşünmüştüm. Pişman da değilim. Anlaşma gerçekten de İran’ın nükleer programını durdurdu ki bu oldukça önemli bir şey. Ancak İran’ın bölgedeki tavrını yumuşatmadı ki bu da aslında anlaşmaya dahil bir husus değildi. Hatta tam aksine, anlaşma için ödenmesi gereken bir bedel bile olabilirdi, zira İran’ın baş lideri, 'Şeytan Amerika' ile yaptığı anlaşmayı telafi etmek için, Devrim Muhafızlarına, güçlerini yansıtmalarına olanak tanıyan bir özgürlük alanı açmak zorunda kalmış gibiydi.

Sonra sahneye Başkan Trump çıktı.

İran anlaşmasını yırttı attı, Tahran’a yeniden yaptırım uygulamaya başladı ve bölgedeki Amerikan çıkarlarını, Suudi Arabistan’a 110 milyon dolarlık silah satarak ilerleteceğine ant içti. Bunu yaparken, Suudi sokaklarından din polisini geri çeken (ki bu çok önemli bir şey), kadınların araba kullanmasına izin veren, bu çöl krallığına sinemayı ve batı tarzı konserleri getiren, ama bir bir yandan da her türlü muhalefetin üzerinden silindirle geçen, Suudi Arabistan’ın genç Veliaht Prensi Muhammed bin Salman (MbS) üzerine bahse girdi.

Barak Obama’nın İran üzerine girdiği bahis mantıklıydı ama Amerika’nın ve müttefiklerinin, İran’ın bölgedeki kötücül etkilerini dışarıdan kısıtlamalarını gerektiriyordu. Trump’un MbS üzerine girdiği bahis de mantıklı. Püriten Suudi Selefi İslam’ın ihracını engellemekte çok büyük çıkarımız var, zira 11 Eylül’ün uçak korsanlarına, Taliban’a ve IŞİD’e ilham veren, tam da bu İslam anlayışının uç örnekleriydi.

Ancak fevri ve aklına eseni yapan bir karakter olan MbS’nin en iyi yönlerini alıp, en kötü yönlerini yumuşatmak için, Amerika’nın onu içeriden kısıtlayabilmesi gerekiyordu. Riyad’da, MbS’e kırmızı çizgiler çeken, güçlü bir Amerikan Büyükelçimiz ya da özel temsilcimiz -ya da başkanımız- olmalıydı. Ama Trump bunların hiçbirini yapmadı, MbS’in bakım ve tutumunu büyük ölçüde damadı Jared Kushner’e bıraktı.

Ve böylece, tıpkı İranlılar gibi, MbS’de elindeki Amerika imzalı boş çeki, gücünü yansıtmak ve boyunu aşan işlere girişmek için kullandı. Yemene girdi, Katar’ı abluka altına aldı, Lübnan başbakanını kaçırdı, kadın aktivistleri şiddetle bastırdı ve demokrasi savunucusu, ılımlı Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi emrini vermediyse bile, ekibinin bu cinayeti işlemesine göz yumdu.

Burada bir benzerlik görüyor musunuz?

Her iki durumda da Amerika, İran ve Suudi Arabistan üzerine sınırlı bir bahse girmenin, onların en zehirli hal ve tavırlarını yumuşatabileceğini ve bölgede daha iyi sonuçlara yol açabileceğini umdu. Ancak her iki ülkede onlara sunduğumuz ekstra manevra alanı ve kaynakları, arabalarını uçurumdan aşağı sürmek için kullandılar.

Sinema diliyle söylemek gerekirse: İran da Suudi Arabistan da Thelma ve Louise’yi yeniden canlandırdılar. Ama burası Ortadoğu olduğundan, bu canlandırmayı, ayrı ayrı arabalarda yaptılar.

Örneğin, MbS, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi kaçırdı. Ama İran’ın Hizbullah’ı da Lübnan’ın eski başbakanı, Saad’ın babası Rafik Hariri’yi yeniden iktidara gelmesin diye öldürdü. Bu arada geçtiğimiz günlerde Danimarka, İran’ın Danimarka’da sürgünde yaşayan İranlı Arap bir muhalif lidere suikast düzenlemek amacıyla istihbarat görevlileri yolladığı suçlamasında bulundu, Fransa ise İranlı bir muhalif grubun Paris’teki mitingine düzenlenmek istenen bombalı araç saldırısının engellenmesinin hemen ardından, İranlı bir diplomatı sınırdışı etti.

Tüm bunları, Kaşıkçı’nın Suudiler tarafı öldürülmesinin ve tarif kabil olmayan korkunç bir şekilde parçalanmasının üzerine odaklanmış dikkatleri dağıtmak için anlatmıyorum. Suudi Arabistan ve bu cinayete karışmış herkes, bu eylem nedeniyle cezalandırılmalıdır. (Söz konusu olan kontrol dışı grubun yürütmüş olduğu bir operasyon değil. Suudi Arabistan tarihinde kontrol dışına çıkmış bir grup tarafından yürütülmüş bir operasyon hiç olmadı.)

Tüm bunları anlatıyorum, zira söz konusu tüm bölge, kendi kendini mahveden bir kabile, siyaset ve mezhep savaşları deliliği döngüsünün pençesine düşmüş durumda. Farsiler Araplarla, Şiiler Sünnilerle, Mısır hükümeti demokrasi aktivistleriyle, Suudiler Katarlılarla, Aleviler Sünnilerle, İslamcılar Hristiyanlarla, İsrailliler Filistinlilerle, Yemenli Husiler Yemenli Sünnilerle, Türkler Kürtlerle ve Libyalı Kabileler öteki Libyalı Kabilelerle savaşıyor. Ne yana baksanız, birikmiş nefret görüyorsunuz.

Bir Amerikan Başkanı’nın en önemli işi, bölgedeki önemli oyuncuların her birinin görmek istedikleri birden fazla hesabının olduğunu anlamak olmalıdır. Bu hesaplardan bazıları Amerikan çıkarlarıyla örtüşür -İran’ın 11 Eylül’den sonra Taliban konusunda bize yardımcı olduğunu unuttuk mu yoksa?- birçoğu ise çatışır.

Onların içinden en iyilerini almamız, en kötülerini sınırlandırmamız ve etkisizleştirmemiz ve bu çılgınlığın bizi maruz bıraktığı riskleri azaltmak için, çıkarabildiğimiz kadar hızlı petrol çıkarmamız gerekir.