Haluk Özdalga
Ara 12 2017

Ortadoğu’da yaklaşan kasırga -1-

Önceki yazımızda, Suudi Arabistan’da yönetimi tekelinde tutan Veliaht Prens Muhammed b. Selman’ın ‘yolsuzlukla mücadele’ ve ‘ılımlı İslam’a geri dönme’ gibi bahanelerle girişiği yaygın tutuklamalar ve diğer uygulamalar nedeniyle, Suudi devletinin varlığına dönük ciddi risklerin ortaya çıktığına işaret etmiştik.

O günden bu yana, Suudi Arabistan’ı yakından izleyen çevrelerin benzer endişelerini dile getiren pek çok değerlendirme uluslararası medyada yer aldı.

Tabii sayıca daha az da olsa, mesela New York Times gibi saygın bir gazetede yer alan ve Prens Selman’ın bahanelerini aynen kabul eden yayınlar da görüldü. Ama sert eleştiriler karşısında, yazar geri adım atmak zorunda kaldı.

Bu noktada, London School of Economics bünyesinde yapılan yeni ve önemli bir araştırmaya işaret edeceğim. Suudi düzenine ışık tutan çalışmaya göre, ülkenin gerçek petrol ve doğal gaz gelirleri, resmen beyan edilenden yaklaşık %30 daha fazla.

Aradaki muazzam farkın parasal karşılığı yılda 80-90 milyar dolar civarında. Türkiye’nin bütçesinin neredeyse yarısı kadar!

Devletin kayıtlarında gösterilmeyen bu müthiş meblağ belli ki, hanedan üyeleri arasında Suudi vatandaşlarının bilemediği bir şekilde paylaşılıyor. Bir kez daha görülüyor ki, Suudi Arabistan’da yolsuzlukla mücadele için muhalifleri tutuklamanın ötesinde başka yaklaşımlar gerekli.

Mesela şeffaflık, yöneticilerin hesap verebilir olması, hukuk devleti gibi.

Veliaht Prens karşı karşıya olduğu ağır riskleri, dışarıda zafer kazanarak ve bölgede jeopolitik üstünlük sağlayarak dengelemek istiyor. En büyük rakip olarak İran’ı görüyor ve bizzat ifade ettiği gibi ‘savaşı İran’a taşımak’ istiyor.

Suudi Arabistan, milli gelire oranla dünyada en çok askeri harcama yapan ülke. Dünyanın en büyük ikinci silah ithalatçısı.

Ama ona rağmen gücü Arap dünyasının en fakir ülkesi Yemen’e yetmedi. Amerika’nın yoğun desteğiyle Suudi uçakları Yemen’i bombalıyor. Yüz bin insan öldü. Halk açlık ve salgın hastalık tehdidi altında. Prens Selman’ın batağa saplandığı Yemen’de şimdi İran ve El Kaide güçleniyor.

Veliaht Selman,  İran karşıtı cephe için İsrail’le güçlü bir mutabakat sağlamış durumda. Bu cepheye katılan Başkan Trump’ın, Dışişleri ve CIA’in başına en sert İran karşıtlarını getireceği haberleri var.

İsrail’in güvenlik arayışının temel unsurlarından biri daima, bölgedeki rakip devletlerin parçalanıp zayıf düşürülmesi oldu. Bu zihniyetin son yıllardaki belki de en önemli ürünü, 1996’da ilk kez başbakan olmadan önce Binyamin Netanyahu için hazırlanan A Clean Break adlı rapordur.

Amerikalı aşırı muhafazakarların (neo-con’lar) öncülüğünde hazırlanan rapor, o güne kadar iki devlet temelinde yürütülen İsrail-Filistin barış çabalarından kesin bir şekilde vazgeçilmesini (dolayısıyla, İngilizce olarak, clean break), onun yerine Suriye, Irak ve İran’ın parçalanıp zayıf düşürülmesini öneriyordu. Böylece bölgedeki küçük devletler karşısında rakipsiz askeri güce sahip olacak İsrail, güvenliğini kolayca sağlayabilecekti.

Raporu kaleme alan kişilerin çoğu, George W Bush’un seçimleri kazanmasıyla Washington yönetiminde kritik görevlere geldi. ABD’nin 2003’te başlattığı Irak işgalinin sözde gerekçeleri, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olması ve El Kaide’yle işbirliği yapmasıydı.

Kısa süre sonra bu iddiaların gerçek dışı olduğu ortaya çıktı.

Irak savaşının gerçek nedeni, İsrail’e güvenlik sağlama arayışıydı. Irak ağır bedeller ödedi, ama savaşı başlatanlar hedeflerine ulaşamadı. Tersine, bir taraftan Irak’ta etkisi artan İran, diğer taraftan savaş ortamının vahşetinden beslenen El Kaide güçlendi.

2011’de başlayan Suriye iç savaşında ABD, müttefiki Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye ile beraber, Beşşar Esed’e karşı savaşan hemen her türlü militan gruba destek verdi. Ancak savaşın uzamasına neden olan bu yardım hiç bir zaman Esed’i devirmeye yetecek düzeye çıkarılmadı.

Neticede Rusya’nın müdahalesi, hava kuvvetleri desteği ve İran’ın sağladığı kara birlikleri sayesinde savaşı Esed kazandı.

Şimdi İran; Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir kuşakta stratejik üstünlük sağlamış durumda.

Ama ABD, İsrail ve Suudi Arabistan aldıkları yenilgileri kabul etmek ve ders çıkarmak istemiyor. İsrail yetkilileri, bir sonraki Hizbullah savaşını sadece bu örgüte karşı değil, Lübnan devletini tamamen çökertmek için yapacaklarını söylüyor.

Suudilerin ve İsrail’in arzusu İran’a karşı ABD öncülüğünde bir askeri harekât yapılmasından ibaret değil. Amerika’nın bölgeye sürekli bir askeri gücü konuşlandırıp İran’ı baskı altında tutmasını istiyorlar. Böylece her iki ülkenin bölgedeki manevra alanı genişleyecek ve 2003 Irak işgali öncesindeki şartlara benzeyen avantajlı duruma dönmüş olacaklar.

İşin ürkütücü yönü, El Kaide de tam bunu, yani ABD askerlerinin bölgeye yerleşmesini ve mükemmel cihat ortamının doğmasını istiyor!

Filistin topraklarını işgal altında tutanlarla beraber bir başka İslam ülkesine karşı savaşa girmeyi, Suudi yönetiminin Arap halklarına anlatabilmesi zor.

Öncelikle İsrail-Filistin barışının sağlanması gerekiyor. Trump yönetimi bu görevi yüklendi ve muhtemelen 2018’in ilk aylarında bir barış planı açıklanacak.

Medyaya sızdığı kadarıyla Filistinliler için ağır şartlar içerebilecek bu planın, Mahmud Abbas’a baskı yaparak kabul edilmesini sağlamaya çalışacaklar.

El Kaide gibi aşırıların ekmeğine yağ süren Trump’ın son Kudüs kararı, barışı kolaylaştırmayacak.

Temenni edelim ki İran savaşı hiç olmasın. Başkan Trump yeni bir savaş istemeyen Amerikan halkının sesini dinlesin, kampanya sırasında seçmene verdiği sözü tutsun ve Amerika’yı Ortadoğu’da yeni bir savaşa sürüklemesin.

Çünkü böyle bir savaş, Irak ve Suriye’de yaşananları gölgede bırakacak bir kan deryası, önüne geleni yıkıp yutan bir kasırga anlamına gelecek. Bu kasırganın jeopolitik sonuçlarını öngörmek mümkün değil.

Ancak eğer gerçekleşirse, Amerika’nın bu kez daha başarılı sonuçlar alması için bir neden görünmüyor. Böyle bir savaş belki Amerika’nın Ortadoğu’daki son askeri macerası olabilir.

Kasırganın merkez üssü muhtemelen Arap Yarımadası olacaktır. Bazı yorumcular, İslam’ın en kutsal şehirleri Mekke ve Medine’nin İran’ın eline geçebileceğini dahi öngörüyor. Tabii bu oldukça aşırı bir endişe.

Suudi egemenliği son bulursa, akla daha yakın ihtimal, Al Kaide veya IŞİD türü örgütlerin bu bölgeyi ele geçirmesi olabilir.

Cihatçı Selefiler Irak ve Suriye’de bir dizi önemli muharebeyi kaybetti, ama henüz savaşı kaybetmiş değiller. Çünkü cihatçı Selefileri ortaya çıkaran nedenler neredeyse aynen devam ediyor.

Ortadoğu ağır bir kriz döneminden geçiyor.

Türkiye, hayati çıkarlarını yakından ilgilendiren bu gelişmeler karşısında nasıl bir yol izlemeli? Bu soruya gelecek yazımızda cevap arayacağız.

Ortadoğu