Bir dava ve hallerimiz

Sanki bir kâbustayız, uyanmak istiyoruz ama öylesine derin bir uyku ki, bir türlü uyanamıyoruz.

Silivri’de bir mahkeme salonundayız. Ortam gergin. Ama karşımda oturan jandarma eri, belli ki uykusuz. Sürekli esniyor. Esnemesi bana bulaşmasın diye gözlerimi ondan kaçırıyorum.

Savcı’nın önünde diz üstü bilgisayarı açık. Tanıkların dinlenmesini ve avukatların sunduğu delillerin araştırılmasını reddeden Mahkeme Başkanı avukatları susturuyor ve sanıklara son sözlerini soruyor. Salon karışıyor. Avukatlar ve salondaki dinleyicilerden itirazlar yükseliyor. Mahkeme Başkanı, itiraz edenlerin salondan çıkarılmasını istiyor.

Uykulu jandarma eri ne olduğunu anlamak için bizlere bakıyor, mecburen ayağa kalkıp dinleyicilerin önünde müdahale pozisyonunu alıyor ama ne hikmetse esnemesini bastıramıyor.

Hâkimler ve savcı salonu terk ediyor. Hepimiz birbirimize bakıp ne olacağını anlamaya çalışıyoruz. Bir önceki duruşmada avukatlar salonu terk etmiş ama hâkim önemsememiş, sanık avukatları olmadan duruşmaya devam etmişti.

Artık emindik. Duruşma bir başka güne ertelenecek ve Osman Kavala ve ağırlaştırılmış müebbet cezası ile yargılanan arkadaşlarımızın kâbusu devam edecekti.

Ama öyle olmuyor. Gergin bir şekilde salonu terk eden hâkimler salona dönüyor ve duruşma kaldığı yerden devam ediyor. Mahkeme başkanı sanıkların son sözlerini alıyor, herkesi ayağa kalkmaya davet ediyor ve kararı açıklamaya başlıyor.

Yüreğimiz ağzımızda birbiri ardına gelecek cezaları bekliyoruz. Ama o ne? Mahkeme başkanı, “isnat edilen suçun işlendiğine dair somut deliller bulunmadığından... sanıkların beraatına ve Osman Kavala’nın tahliyesine” diyor.

Önce anlamıyoruz. Sonra salona bir sevinç dalgası yayılıyor. Mahkeme heyetine bakıyorum, bana onlar da sevindi gibi geliyor. Belki de gerçekten sevinmişlerdir. En azından böyle absürt bir dava sona erdiği için sevinmişlerdir. Sürekli esneyen jandarma erine bakıyorum. Sanki o da sevinmiş gibi gülüyor. Belki de bizim sevincimize gülüyor.

Salondan çıkarken jandarma komutanına ve erlere teşekkür ediyorum. Onlar da bunu çok doğal karşılayıp “rica ederim, estağfurullah” diyorlar.  Sanki uzun ve ev sahibini yoran bir misafirliğin sonu gibi hallerimiz. Ama jandarma komutanı bizden daha tecrübeli. En azından “yine bekleriz” demiyor.

Ne olduğunu anlamak için birbirimizin yüzüne bakarak koridora çıktık.

Koridorda Turgut Kazan, iki elini açmış birilerine “neden tutuklandı, neden iki buçuk yıla yakın tutuklu kaldı, neden beraat etti, vallahi bilmiyorum” diyordu...

Mahkeme gerekçeli kararı da açıkladı. Ne demekse ‘yeniden kıymetlendirilen’ dinleme tapelerine ‘yasak kanıt’ diyen, ‘zehirli ağacın meyvesi zehirlidir’ benzetmesi yapılan gerekçeli kararda ‘eylemlerin anayasal toplanma ve örgütlenme hakkı ile ifade özgürlüğü’ boyutunda kaldığı ve “Taksim Dayanışması’nın ‘suç örgütü’ olduğunu gösterir kanıt bulunamadığı”, bu nedenle “beraat” yönünde hüküm verildiği yazıyor.

Yine aynı gerekçeli kararda Osman Kavala’nın Gezi olaylarının finansörü olduğuna dair iddiaların izahının yapılmadığı vurgulanarak, “Gezi olaylarının Anadolu Kültür ve Açık Toplum Vakfı üzerinden finanse edildiğini gösteren herhangi bir delilin sunulmadığı, Gezi eylemleri öncesinde ve sonrasında hangi transfer ile kime ne surette finans sağladığının hiçbir şekilde izahının yapılmadığı, tespitlerin afaki anlatım boyutunda bırakıldığı” vurgulanıyor.

Ben hukukçu değilim. Yılların deneyimli hukukçularının dahi anlam veremediği bir mahkeme sürecini ve kararını benim anlamam ve yorumlamam mümkün değil, ama iktisatçıyım ve dolayısıyla neden-sonuç ilişkisi kuracak bir mantık eğitiminden geçtim ve az buçuk matematik de bilirim.

Bu nedenle kafamda bir sürü soru var.

Beraat kararının dayandırıldığı ve gerekçeli kararda ‘yasak kanıt’ denilen kanıtlar iddianamenin temeliydi ve Osman Kavala’nın özgürlüğü, bu zehirli ağacın meyveleri gerekçe gösterilerek, ‘kuvvetli kaçma şüphesi’ gerekçesiyle neden iki buçuk yıla yakın elinden alınmıştı ve AİHM’in ‘derhal serbest bırakılmalı’ kararına rağmen, Kavala neden tahliye edilmemişti?  Şimdi ne oldu da aynı deliller ‘zehirli meyve’ olmuştu.

Beraat kararı veren hâkim heyetine soruşturma açan HSK, “yasak kanıtlar” ile iddianame hazırlayarak ağırlaştırılmış müebbet cezası talep eden ve bir insanın hayatından iki buçuk yıl çalan süreci başlatan savcıya neden soruşturma açmamıştı?

Ali İsmail Korkmaz’ın ölümünden sorumlu polisin tanıklığını güvenilir bulmayan gerekçeyi yazan mahkeme heyeti, nasıl olmuştu da bu tanığı mağdur sıfatıyla kabul etmiş ve sanık avukatları olmadan dinlemişti?

Bu kadar uzun bir karar, 18 Şubat günü mahkemede yaratılan gerginliğin ardından verilen kısa arada nasıl yazılabilmişti?

Neden Osman Kavala hakkında açılan dava gözaltına alınma ve tutuklanma gerekçesine dayandırılmamıştı?

Peki, Osman Kavala, daha önce dosya üzerinden tahliye edildiği iddiadan neden yeniden tutuklanmıştı?

Bu davayı yakından izleyenlerin bildiği gibi Osman Kavala’nın 2017’deki gözaltı gerekçesindeki ilk iddia “15-16 Temmuz 2016da Büyükada Splendid Otelde yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin organizatörlerinden Henry Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle anayasal düzeni cebir ve şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair bulgu ve delillere ulaşıldığı”ydı.

Ancak, Kavala 11 Ekim 2019’da zaten tahliye edilmişti. Savcı Yakup Ali Kahveci, “İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2019/74 esas sayılı dosyası üzerinden devam eden tutuklu bulunduğu kovuşturmanın mevcut olması, mevcut delil durumu göz önüne alınarak tutuklama tedbirinin devamının artık ölçülü olmayacağı değerlendirildiğinden, tutuklama tedbirine gerek bulunmadığı anlaşıldığından 5271 sayılı CMKnun 103/2 maddesi gereğince tahliyesine”  yazısıyla bu tahliye kararını dosya üzerinden vermişti.

Öyle görünüyor ki, savcılık bu iddialardan tutukladığı Osman Kavala’nın iddianamesini bir buçuk yıl yazamamış, sonunda AİHM’in zorlamasıyla asıl tutuklama nedenini yok sayarak, Gezi Davası’nı yaratmış ve bu davadan daha önce yargılanarak beraat etmiş Taksim Platformu üyelerini de ekleyerek yepyeni bir dava yaratmıştı.

Gezi Davası kanıtları için “yasak kanıt” diyen mahkeme heyetinin yazdığı gerekçeye göre, bu tutuklamaya ilişkin kanıtların da “zehirli ağacın zehirli meyvesi” olması gerekmiyor mu? Çünkü bu delillerin elde edilişi ile Gezi Davası delillerinin elde ediliş yöntemi aynı. Şimdi bu deliller de mi yeniden kıymetlendirilecek?

Üstelik tutuklamaya sevk yazısında savcının Barkey ile görüştüler dediği tarihler ile iki sene önceki HTS kayıtlarında ve ifade tutanaklarında yer alan tarihler aynı değil.

İktidar, Osman Kavala üzerinden sadece güç gösterisi yapmakla kalmıyor, yargının bütünüyle araçsallaştığını dünya âleme duyurarak, içeride kimlerin düşman ilan edileceğine ilişkin çizgiyi çekme ayrıcalığının kendinde olduğunu hatırlatıyor. Bununla da kalmıyor. Geçmişin ve geleceği muhtemel kötü günlerin faturasını keseceği bir kurbanı bulmanın sevinciyle üzerinde tepiniyor.

Bizim de kâbusumuz derinleşiyor.

Adalete inancın kalmadığı, hiçbir bireyin güvende olmadığı, herkesin belirsizlik ve öngörülemezliğin karanlığına mahkûm edildiği, aklın akılsızlaştığı bir an ve yerdeyiz.

Nasıl olmasın ki, her şeye karar veren kişinin aynı anda “beraat de, tutuklama da yargı kararı” deyip, saygı gösterilmesini istedikten sonra “bir manevrayla beraat ettirmeye kalktılar” dediği ve beraat kararını kabul etmediğini söylediği, iktidar partisi sözcüsünün onlarca seçilmiş HDP’li milletvekili, belediye başkanı, ‘terör örgütünün siyasi ayağı’ gerekçesiyle tutukluyken, “seçilmiş bir makamı terör örgütünün siyasi ayağı olarak nitelersek milli iradeyle kavga etmeye başlarız” diyebildiği bir ülkede evrensel değerleri hatırlatmak da, hukukçuların bilgileri de pek bir işe yaramıyor.

Artık anayasa veya kanunlardaki kurallara bakmak, hukuki sorunların nasıl çözümleneceği konusunda hiçbir şey söylemiyor. Hepimizin gözü önünde hukuk aracılığıyla Osman Kavala ve ailesine açıkça işkence yapılıyor.

İki kez tahliye olacağı beklentisi ile kitaplarını, eşyalarını dağıtan Osman Kavala, 18 Şubat’ta Silivri Cezaevi ring aracı içinde özgürlüğüne doğru yol aldığını sanırken, nizamiye kapısında tekrar gözaltına alınmış ve yeniden demir parmaklıkların arkasına yollanmıştır...

Profesör Kemal Gözler, “Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukukî mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı hâline dönüştü... Yargı, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler hâline geldi.” diyor.

Yeni Osmanlı olma hayalleriyle yaşayan iktidar, ayakta kalmak için devleti, toplumu çökertiyor. Yaşadıklarımız budur.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir