Gökhan Bacık
Haz 04 2018

Osmanlının mirasçısı kim?

Osmanlıcılık, Türk siyasetinde İslami yahut daha geniş olarak milliyetçi-muhafazakar kesimin kendini özdeşleştirdiği bir kavramdır.

Buna göre milliyetçi-muhafazakarlar, Osmanlı’nın kültürel ve siyasi mirasını devam ettirirken, seküler ve sol çevreler bu mirastan kopmanın sembolüdürler.

Peki, gerçekten İslami gruplar Osmanlı’nın kültürel ve siyasi olarak mirasçısı mıdır?

Osmanlı İmparatorluğu kozmopolit Türk-İslam kültürünün başarılı bir örneğiydi. Kozmopolit kavramını farklı millet ve dinlere dayanan seçkinlerin birlikte meydana getirdiği yüksek şehirli kültür anlamında kullanıyorum.

Bu açıdan Osmanlıları, tarihte önemli başarılar ortaya koyan Abbasi kozmopolit İslam medeniyeti örneği ile karşılaştırmak mümkündür.

Ancak, Osmanlı kozmopolit kültürünü oluşturan seçkinler, yaşadıkları sorunları aşmak için uzun tartışmalardan sonra 18. Yüzyıldan itibaren Batılılaşmaya karar vermişlerdir. Nitekim, 1839 Tanzimat Fermanı, Osmanlıların modern ve batılı ölçülere göre bir siyasi ve toplumsal düzene geçme arzularını sembolize eder.

Ne var ki, Osmanlı kozmopolit seçkinlerinin modernleşme stratejisi, Osmanlı periferisinde bir tepki oluşturmuştur. Şehirli Osmanlının modernleşmesini sorunlu gören periferideki Osmanlı, bu süreci dinsel ve kültürel olarak yanlış ve tehlikeli olarak tanımlamıştır.

İşte bugünkü İslami hareket, büyük ölçüde şehirli Osmanlı seçkinlerinin modernleşme stratejisine tepki gösteren ve buna küsen Osmanlı periferisinin devamıdır.

Zamanla İslami hareket, Cumhuriyet dönemi ile insan kaynağını daha ziyade köylerden, kasabalardan ve şehre yeni göç etmiş kesimlerden alarak daha yoğun biçimde bir periferi kültürüne dönüşmüştür.

Köyün, kasabanın ve yeni şehirli kesimin damgasını vurduğu İslami hareket, din ve tarih gibi konuları kendi meşrebine göre yorumlamış ve böylece Osmanlı kozmopolit-şehirli geleneğinin karşısına bir tür ‘Anadolu yorumu’ çıkarmıştır.

Günümüz İslami hareketinin hem din hem kültür yorumu işte kozmopolit Osmanlı geleneğinin karşısına konulan bu Anadolu yorumudur.

Bir iki örnek verelim.

Çok uluslu bir imparatorluk olmanın doğal sonucu olarak Osmanlı düzenin içinde Ermeni, Rum gibi kozmopolit öğeler vardı. Halbuki Anadolu yorumu bu çeşitliliği bir sorun olarak görür. Osmanlı kozmopolit yapısı üstelik salt gayr-i Müslümanlarla sınırlı değildi. Örneğin, Osmanlı Meclisinde Kürdistan mebusları vardı. Yine bir başka örnek olarak, 20. Yüzyılın hemen başında İstanbul’da Çerkezce eğitim yapan okul kurulmuştu.

Tartışmayı başka düzeyde devam ettirirsek, Sultan Abdülaziz bir vals bestelemişti, İkinci Abdülhamid baleye meraklıydı. Konu kişiler ile kısıtlı değildir: Osmanlı geleneği Mecelle gibi İslam hukukunu modernizm ile uzlaştıran devrimci bir adımı atmaktan çekinmemiştir.

Halbuki, modernleşen Osmanlıya tepki olarak ortaya çıkan bugünkü İslami hareketin kökeninde “çevreden” gelen ve kızgın insanlar vardı. Örneğin, Bitlis’te doğup İstanbul’a gelen Said Nursi, Eskişehir’de dans eden liseli kızları görünce – muhtemelen halkoyunu oynuyorlardı – kültürel bir alarm verir. Nursi, bu kızların “o acınacak hallerine ağladım” diye yazar.

Nursi müstesna değildir. Bugünkü İslami hareketinin kurucu babalarının hemen hepsi Osmanlı taşrasından gelmişlerdir: Abdülhakim Arvasi, Mehmed Zahit Kotku, Esad Erdebili, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi... İslami hareketin “üstat” kabul ettiği bu isimlerin hemen hepsi Osmanlı taşrasından çıkmış kişilerdir ve o kültürün yorumladığı biçimde İslam’ı anlatmışlardır.

Örneğin, çevreden İstanbul’a gelenler arasında Türkiye Nakşiliğinin efsane ismi olarak yer alan Mehmed Zahid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi adlı kitabında “evvela en basit olan yemek âdetimizi unuttuk. Artık medeniyet devri diye masalar, ayrı tabaklar, yemek taşıma servis arabaları var” şeklinde modernleşmenin günlük hayattaki önemli bir yansımasına karşı tepki gösterir. Kotku’ya göre ayrı tabaklardan yemek yahut masada yemek yerli kültüre karşı bir saldırıydı.

Kotku’nun modernleşmeye tepkisini şu satırlardan daha net görmek mümkün:

“Evvelâ o kravat bilmem nereden geldi, o Frenk gömlekleri, o daracık pantolonlarla potin denilen medeniyet ayakkabısı nereden çıktı? Bunlar medeniyet diye içimize girmiş kanımızı, iliğimizi soran [emmek] birer afet.”

Osmanlı modernleşmesini Anadolu’nun geleneksel kültürel havzasında oluşmuş İslami bakış açısı ile “afet” olarak gören bu yaklaşım, zamanla kendince bir tarih okuması üretti.

Büyük ölçüde tarihsel gerçeklerden kopuk bu tarih okuması, son tahlilde bir popüler tarihti ve özünde Osmanlının da kendisi gibi olduğu varsayımına dayanıyordu. Bu yaklaşımın temel özelliği Osmanlının içinde yüzyıllardır barındırdığı kozmopolit, Batıya dönük ve nihayet ‘seküler’ (örfi) dinamikleri yok saymaktır.

Şaşırtıcı gelebilecek nokta ise Osmanlının özellikle entelektüel ve bürokratik düzeyde yüksek kültürünü aslında seküler Kemalistlerin devam ettirmiş olduğudur. Büyük ölçüde Osmanlının şehirli yüksek kültürünü temsil eden çevreler, Cumhuriyetle beraber yeni rejime adapte olmuş ve radikal Kemalist yorumu ile Osmanlı modernleşmesini kendi sosyolojik çevrelerinde devam ettirmişlerdir.

Ancak Osmanlıların modernleşmeci, şehirli ve elit kültürünü temsil eden Kemalist çevreler, Osmanlının kozmopolit yapısını açık biçimde reddettiler. Bu kozmopolit yapıdan bir ulus çıkarmak için sert yöntemlerden çekinmeyen milliyetçi bir ajanda benimsediler.

Ne var ki, bir imparatorluk bakiyesinden bir ulus devlet çıkarma peşindeki seküler Kemalist rejim, Anadolu’yu tarihte hiç olmadığı kadar Türkleştirdi, İslamlaştırdı.

O nedenle Anadolu’nun İslamlaşması konusunda her hangi bir çalışma, Kemalist rejimin müstesna yerini kabul etmek zorundadır.

Sonuç olarak İslami çevreler Osmanlı’nın Batıya dönük ve örfi (seküler) öğeler içeren mirasını reddetmiş oldular. Aksine Osmanlı modernleşmesine kızgın periferinin dinsel ve kültürel yorumunu temel referans olarak kabul ettiler.

Batıcı ve seküler dinamikleri bir şekilde devam ettiren Kemalist çevreler ise kozmopolit Osmanlı geleneğini yok saydılar. Homojen bir Anadolu’nun salt kendi sosyolojik dinamikleri ile Batıcı ve seküler bir rejimi besleyebileceğini düşündüler.

Sonuç olarak, birbiri ile kavga etseler bile İslami kesim ve seküler çevreler Osmanlı geleneğinin işe yarayabilecek temel unsurlarının neredeyse hepsini yok etmiş oldular.