Emirhan Demirhan
Oca 16 2018

Seç beğen al: Vatan haini, terörist, DHKPC'li, Fetöcü, Gezici, yobaz, faşist, dinci, AKP yanlısı veya çomar'

Kutuplaşma, toplumsal gerginlik ve baskı Türkiye’de hiç olmadığı kadar yüksek seviyede. Söz konusu baskı sosyal medya üzerinde daha aşikar ve doğrudan görünüyor çünkü günlük hayatta yaşanan yüz yüze etkileşimlerde bizi saldırgan biçimde konuşmaktan alıkoyan psikolojik etkenler sosyal medya ortamında yok.

Yüz yüze konuşmaların aksine, insanlar hiç üzerinde düşünmeden karşılarındakilere istediği etiketi yapıştırabiliyor. Sosyal medyanın bu özelliği de, toplumsal baskıyı yakından incelemek için iyi bir gözlem şansı sunuyor.

Türk sosyal medyasında baskı üç şekilde işliyor: damgalama ve alay etme yoluyla susturmak, zorla etiketlendirmek ve son olarak da kendi kendini sansürlemek/uzaklaşmak. Bu yaftalama/isim takma yöntemi Türk sosyal medyasında insanların beğenmedikleri görüşlere cevap vermek için en çok kullandıkları yol.

Eğer bulunduğunuz platformda, oranın fikirleriyle uyuşmayan görüşlerinizi yazarsanız tebrikler! Artık yeni bir damganız var; vatan haini, terörist, DHKPC üyesi, Fetöcü, Gezici, yobaz, faşist, dinci, AKP yanlısı veya çomar oldunuz. Sadece birkaç kelimeden sonra hangi “taraftan” olduğunuza karar veriliyor, damgalanıyorsunuz ve ondan sonra söylediğiniz veya yazdığınız hiçbir şey ciddiye alınmıyor. Onun yerine bu damgalar kullanılarak saldırılar başlıyor. 

Bu konuya güzel bir örnek akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın yaşadıkları. İkisi de resmi kararlarla işlerinden oldular. 300 günden uzun süredir işlerine geri dönebilmek için açlık grevi yapıyorlar. Toplumun bundan haberi olur olmaz DHKP-C üyesi olarak damgalandılar. Twitter’da “nuriye semih dhkpc” diye arama yaptığımızda karşımıza çıkanların bazıları şunlar:

“... Nuriye ve Semih sadece açlık grevi yaptıkları için değil, DHKP-C üyesi oldukları için tutuklandılar.”
“ İlk defa iki teröristin protestolarında başarılı olmalarını istiyorum. Umarım ikiniz de hedefinize ulaşıp en kısa zamanda ölürsünüz.”
“ Nuriye ve Semih’in DHKP-C sempatizanı olduğu çok belli. Onları destekleyen Kemalistlerin hepsi aptal.”

Toplum onların “terörist” olduğuna ikna olduktan sonra, devletin her türlü kötü muamelesi hoş görülür duruma geliyor ve toplumun kafasında onlara destek olmak için bir sebep kalmıyor. Bunu da kanunsuz biçimde tutuklandıklarında gördük. 
 
Bu etiketler ve damgalar yeterince yayılıp sıradan hale gelince, o etiketleri kullanmayanlar da aynı etiketle damgalanıyor. Bu yüzden, Nuriye ve Semih’ten bahsederken terörist demek zorundasınız ki size de terörist denmesin. Twitter’da “onlara FETÖcü demelisiniz, cemaatçi değil” yazınca çıkan sonuçlara bakalım:

“... Onlara cemaatçi diyen herkes aşağılıktır. Onlara terörist demek zorundasınız.”
“ Ne demek cemaat? O bir terör örgütü, bu tweeti hemen sil!”
“ Cemaat de nedir? FETÖcü vatan haini teröristler mi demek istiyorsun? Onlara fetöcü terörist demeyen herkesi asmak lazım”

Roland Barthes’in meşhur sözünde de geçtiği gibi, faşizm konuşmayı mecbur kılar. Türkiye’de ifade özgürlüğünün engellenme seviyesiyle kıyaslandığında, ülke şu anda faşizmin ileri aşamalarından geçiyor. 

Sosyal baskının üçüncü çeşidi olan kendiyle araya mesafe koymak, diğer ikisinden biraz farklı. Birinci ve ikinci toplumsal baskı çeşitleri başkaları tarafından dayatılırken, söz konusu üçüncü çeşit doğası gereği kendiliğinden ve dolaylı. Bu şekilde araya mesafe koymak ilk iki çeşit toplumsal baskının bir yan etkisi gibi düşünülebilir. Kendini uzaklaştırmak derken kast ettiğim, insanların olumsuz görülen bir grup veya insanı sevmediklerini hatta nefret ettiklerini açıkladıktan hemen sonra onların görüşlerine katıldıklarını söylemeleri. Facebook’ta bununla ilgili bir arama yaptığımızda karşımıza şöyle örnekler çıkıyor:
 
“ Kemal Kılıçdaroğlu’ndan zehir gibi nefret ediyorum ama burada doğruyu söylemiş.”
“ Hasip Kaplan’dan zehir gibi nefret ediyorum ama tüm söylediklerinin arkasındayım.”
“ Deniz Baykal, senden zehir gibi nefret ediyorum ama bu konudaki duruşunu beğendim.”

Bu durumun arkasında yatan temel psikolojik sebep, eğer istenmeyen grup veya kişilere karşı olan nefret belirtilmezse onların tarafındaymış gibi görülme endişesi. Ayrıca yaptığı yorumun objektif olduğunu göstererek görüşlerine inanılırlık sağlama çabası da bir başka neden olabilir. 

Türk halkı toplumsal kutuplaşmayı destekleyen bir siyasi ortamdan geçtiği son yıllarda, yukarıda bahsettiğimiz psikolojik savunma mekanizmalarını kendiliğinden geliştirdi. İdeolojiler arasındaki iletişim yetersizliği insanları sosyal medyada sadece kendileri gibi düşünenlerin seslerinin duyulduğu yankı odalarına çekti.

İnanılan ideolojiyi veya lideri sorgulayan veya eleştiren herkesi dışarıda bırakarak, inanılan fikirler güçlendi ve kutuplaşma bu şekilde arttı. Bu bir kısır döngü ve Türkiye’de farklı ideolojilere sahip insanların ortak bir alanda buluşmasını veya düzgün biçimde iletişim kurmasını imkansız kılıyor.