Meşruiyetin nedeni temel hak ve özgürlükler mi?

Dünya ve Türkiye çok büyük hızlarla değişiyorlar, dönüşüyorlar; bu değişim ve dönüşümün kısa ve hatta orta vadede illa ki çok olumlu sonuçları olacak diye de bir kural da yok ama tarih de bize insanlığın uzun vadede kötüye gitmediğini gösteriyor.

Ancak kavramların insanların kafasındaki karşılıkları acaba bu hızlı değişim ve dönüşüme ayak uydurabiliyor mu, bu çok temel bir mesele. Bu uyum da zaman içinde, isterseniz orta ya da uzun vade diyebilirsiniz, mutlaka gerçekleşiyor ama bu arada da ortama tam da uyum sağlayamayan kavramları kullanmayı sürdürüyoruz.

Bu süreçte de sıkıntılar, gerçeklerle kavramların içeriğinin tam uyuşmaması nedeniyle rahatsızlıklar çıkabiliyor.

Rahatsızlıkların en az görünür olduğu ama derinlerde en üst düzeyde yaşandığı yer muhtemelen kurumlar; bir de bu kurumların meşruiyet problemi.

Bu alana girmeyeceğim, giremem zaten ama meşruiyet bizim kültürde ‘meşru olma, kanuna uygun bulunma’ diye tanımlanıyor. Meşru kelimesinin Ferit Develioğlu Osmanlıca-Türkçe ansiklopedik lügatindeki karşılığı ‘şeriata, kanuna uygun olma hali’.

Şeriat ise en genel anlamında doğru yol demek. Kavram da çok büyük ölçüde dini temelli bir kavram. Oysa, batı kültüründe meşruiyet kavramının karşılığı olan ‘lejitimite’ kanuna uygun olma demek. Kanun kelimesinde de dini bir etimolojik köken arayabilirsiniz ama kavramın dini içeriği meşruiyet kelimesine oranla daha az bariz.

Gelelim bu büyük dönüşüm, değişim döneminde kurumların meşruiyet meselesine. Kurumlar derken bu yazıda üzerinde durmak istediğim kurumlar devleti oluşturan temel kurumlar yani yasama, yürütme, yargı kurumları. Bu tahlili çok daha ötelere de taşımak mümkün ama bu yazının işi, bu değil.

Standart kamu hukuku metinlerinde, özellikle de çağdaş demokrasiler için doğal olarak, yasama ve yürütme erklerinin meşruiyetlerini halktan, genel oy ilkesinden, çoğunluk desteğinden aldığı ifade edilir. Yasama organı anayasaldır, yasaldır ama aynı zamanda da meşrudur ve bu meşruiyetin kaynağı da halkın kamusal tercihidir.

Yürütme erki, parlamenter rejimlerde halkın seçtiği parlamento içinden çıktığı için meşrudur. Başkanlık, yarı başkanlık sistemlerinde de yürütmenin başını yine halk seçtiği için.

Yargı için mesele biraz daha karmaşık. Yargının millet adına karar verdiği ifade edilir ama bu ifade tam ne demektir, belli değildir. HSYK gibi kurumların meşruiyeti de hep tartışmalıdır ama bu alanda, yargıda özgürlükçü kamu hukukçularının bulduğu çıkış önemlidir.

‘Yargı meşruiyetini bireysel hak ve özgürlüklerden yana verdiği kararlardan alır’ derler, bu saptama çok önemlidir, ufuk açıcıdır.

Biz tekrar iki devlet kurumuna, yasama ve yürütmeye dönelim. Yasama organına yani Meclis’e ve yürütme organına yani hükümete ya da Başkan’a acaba meşruiyetlerini kazandıran kavram demokrasi yani halkın sandık tercihleri, kamusal tercihler midir?

Halkın genel tercihi ile seçilen parlamentolar, bu parlamentolardan güvenoyu almış hükümetler ya da doğrudan seçmen çoğunluğu tarafından seçilen başkanlar yasama ve yürütme fonksiyonlarını yerine getirirlerken vatandaşların-seçmenlerin evrensel anlamda tanımlanmış temel hak ve özgürlüklerini çiğner ya da daha hafif bir ifade ile ihlal ederlerse, seçilmiş olmaktan kaynaklanan meşruiyet devam edecek midir?

Anayasallık ya da yasallık alanlarında bir sorun olmayabilir ama vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini gözetmeyen, çiğneyebilen bir yasama ve yürütme erki meşru mudur?

Anayasallık ve yasallık kavramlarını tanımlamak kolay. İç hukuk metinleri bu kavramların çerçevesini zaten çiziyor ama hukukilik kavramı da biraz zor bir kavram çünkü hukukiliğin temel referansının ne, neresi olacağı da tartışmalı.

Meseleye matematik bir süreç olarak baktığınızda karşınıza şu sorun çıkabiliyor: Toplumlar büyük bir hızla deviniyorlar, dönüşüyorlar ama hukukiliğin referansları, yargı bu sürecin daima arkasından, biraz gecikmeli olarak geliyor. Yeni bir hukuk kararı üretildiği anda bile toplumlar devinimlerini sürdürerek zaman aralığını yine oluşturuyorlar.

Bu arada, konu ile doğrudan bir ilişkisi olmayabilir ama kanun devleti, hukuk devleti arasındaki ilişkiye de değinmek gerekebilir. Ben burada kanun devleti önemli değildir, önemli olan hukuk devletidir de demeyeceğim. Söyleyeceğim sadece kanun devleti aşamasından geçmeden -bu kavrama istediğiniz olumsuzluğu yükleyebilirsiniz- hukuk devleti olunmuyor, dünyada böyle bir örnek yok.

Fernand Braudel, 1940’larda, Sanayi Devrimi’ni 18 ve 19. yüzyıllarda yaşamamış ülkelerin bir daha refah ülkeleri olamayacağını iddia etmişti. Bence de yanlış değil, kanun devletini yaşamamış ülkeler de hukuk devleti olamayacaklar gibi görünüyor. Bu anlamda kanun devleti çok önemli bir aşama, küçümsenmemesi gerekiyor.

Meşruiyet meselesine matematik göndermeli bir yaklaşım olabilir. Demokrasi, yani sandık, yani kamusal oy desteği, seçmen teveccühü; devlet organlarının, başta yasama ve yürütme, meşruiyetleri için gerekli koşul ama yeterli koşul değil. Seçmen desteği alan yasama ve yürütme erkleri, otomatik olarak meşruiyet kazanmıyorlar.

Meşruiyet için gerekli koşul sandık ama yeterli koşul da yasama ve yürütmenin fonksiyonlarını vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini daima genişletici, rahatlatıcı yönde kullanmaları. Baskıcı yasalar çıkaran yasamayı, bu baskıcı yasaları uygulayan yürütme organlarını meşru olarak kabul etmek mümkün değil.

21. yüzyılın temel meşruiyet taşıyıcısı yasama, yargı ve yürütmenin temel hak ve özgürlükleri genişletmeleri. Bir dizi nedenden, mesela hikmet-i hükümet, mesela olağanüstü bir ortam, mesela küresel dengeler, temel hak ve özgürlükleri sınırlama girişimine giren devlet kurumlarının meşruiyeti artık sorgulanacaktır.

Unutmayalım, demokrasi -bu kavramı sandık ile eşanlamlı kullanıyorum- (hukuk devleti başka bir şey) meşruiyet için sadece gerekli koşul; yeterli koşul ise temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ilerletilmesi.

Çevremizde yaşanan kanun devleti-hukuk devleti, meşruiyet tartışmalarına bu gözle bakmakta fayda mülahaza ediyorum. Temel hak ve özgürlükler meşruiyetin kaynağı olarak benimsendiği anda daha güzel bir ülkede, daha güzel bir dünyada yaşayacağız demektir.

Seçmen desteği meşruiyetin kaynağı ise yasama ve yürütme erkleri için, Brezilya’yı, Macaristan’ı, Mısır’ı, hatta ABD’yi, Türkiye’yi saymıyorum, nereye yerleştireceğiz?

Siyaset biliminde son senelerde çok kullanılan illiberal demokrasi kavramının meşruiyeti mevcut mudur? Demokrasilere meşruiyetini kazandıran liberal demokrasi olma vasfı mıdır?

Bence evet.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.