Papa’nın en büyük günahı

Bir film seyrederken ağlamaya alışık olmamanın en kötü yanı, bunu deneyimlemeye başladığınızda kendinizi bir yabancı gibi hissetmeniz.

Önce, illegal bir yeraltı örgütü gibi varlığını belli etmeden çok diplerde uyuyan hücrelerin uyandırıldığını anlıyorsunuz.

Anladığınızda iş işten geçmiş, ruhunuz ve zihniniz ele geçirilmiş oluyor.

Bütün sinir uçları birbirine aynı acıyı iletmeye başlıyorlar.

Suda yürüyen elektrik akımı gibi karşı konulamaz bir hızla acı ruhunuzu azap içinde kavururken gözünüzün önüne başka simalar geliyor, onlar gibi olmadığınızı düşünüyorsunuz ama duvarlar ardı ardına yıkılmaktayken azabın kor ateşi boğazınızdan yukarı çıkıyor.

Suyun tersine akışını çaresizce dinliyorsunuz.

Birkaç yutkunmayla atlatacağınızı sanırken sessizliğin büyüyüşü artık o acının esiri olduğunuzu kabullenmenize yol açıyor.

Baktığınız yer flulaşırken gözbebekleriniz titriyor.

Hararet, sorular, düşünceler helezonlanıyor, göz pınarları kapakları açılmış barajlar gibi  karşı koyamaz oluyor.

İlk damla fluluğu siliyor.

Şimdi daha berrak gördüğünüzü fark ediyorsunuz.

Derin bir nefes, eller gözyaşlarını siler.

Kendinizi bir an dışardan görürsünüz.

“Bu ağlayan ben miyim?” sorusu yankılanır içinizde.

Ağlamadığınıza eminsinizdir, daha yüksek sesle yinelersiniz kendi kendinize, bugünlerde asabınız çok bozuktur, ona yorarsınız.

Yıllardır birlikte yaşadığınız o serseriyi arar, bir türlü bulamazsınız.

Daha düne kadar dünyanın anasını bir pula satan o hergele, meyhanelerin gediklisi, sokak kavgalarının fedaisi, en ahlaksız sevişmelerin derebeyi nerededir?

Yoktur, tam da olması gereken şu anda yoktur.

İmi timi kalmamıştır.

Sanki hiç var olmamıştır, o kavgalar hiç edilmemiş, o saçlar hiç çekilmemiş, o sözler kulağa fısıldanmamıştır.

Gözbebekleriniz irileşip Orban’ın topları gibi önünde durulamaz bir yaş daha hazırlarlar.

Bunun tehlikesini bilirsiniz.

Boğaza bir kurbağa oturup sesler çıkarır sonra, kendinizi kaybetmeniz an meselesidir.

İkinci damlayı tutmaktır şimdi bütün gayretiniz.

O firari serserinin bütün pulları dökülmek üzeredir.

Afur tafur, bütün bıçkınlık diner.

Kaçmak an meselesi olur.

Saklanıp bir kuytuya, beklemek…

Ne olacaksa burada olsun.

Bir burç yıkılır, bir burç daha arkasından.

Kale düşer, gözyaşı kirpiklerin son karşı koyuş çabalarına aldırmadan yanağa doğru umarsız yolculuğuna çıkar.

Artık ağlıyorsunuzdur.

Bir şimşek çakımı gibi kendinize dışardan bakıp gözlerinizin kırmızısından ürker, bir kaplumbağa gibi hemen içinize çekilirsiniz.

Kirpiklerin arasına gerilen yaş perdesinin arkasından izlemeye başlarsınız dünyayı.

Çırpınarak son defa o hergeleyi çağırırsınız.

Sesiniz boşlukta uzar, duyulmaz olur.

Her yeni damla, kurumakta olana, bir sonrakinin gelişine kadar can verir.

Peçeteler, mendiller, gömlek kolları…

Aradan bir zaman geçer, top ateşi kesilmiştir artık, gözler aklığına kavuşmaktadır.

O hergelenin sesi duyulur, nefes nefese.

Tanıdığınız sizsinizdir bu, deprem geçmiş, her şey yerli yerine oturmaya başlamıştır.

Oysa bir sonraki sefer göz pınarlarınızın bu kadar kahramanca direnemeyeceğini bilmiyorsunuzdur.

Eşik aşılmıştır bir kere. O serseriye güvenmeye devam edemezsiniz artık.

Cesaretiyle nam salmış şövalye, aynı kostümler içinde yorgun, ihtiyar bir bekçiye dönüşmüştür.

Kardinal Francis’in Papa seçilmesini anlatan bir film izledim geçenlerde.

Arjantinli kardinal, emekli olmak için Papa Benedict’e bir mektup gönderiyor.

Muhafazakârlığıyla bilinen Benedict, işi iyice ağırdan alıyor.

Reformcu Francis ise bıkkın, emekli olabilmek arzusunda.

İmzasına muhtaç olduğu Papa’nın yanına gitmek için uçak biletini satın aldığında, müthiş bir tevafuk eseri, Papa’nın da Francis’i Roma’ya çağırdığını öğreniyoruz.

Katolik Kilisesi’nin iki ayrı kampında görünen Papa ile Kardinal Roma’da buluşuyorlar.

Bir sahnede, Vatikan’ın halka kapalı odalarından birinde geçmiş günahlarına dair konuşurken görüyoruz onları.

“Artık Tanrı’yı duyamıyorum,” diyor Papa.

Benedict, o günlerde Katolik dünyasını ayağa kaldıran “çocuk tacizi” haberini bildiğini ama bunu duyurmanın inanların inancına darbe vuracağını düşündüğünden bir ölçüde örtbas ettiğini söylüyor.

“Günah çıkarmak istiyorum.”

Bütün Katolik dünyasını ruhani lideri, 86 yaşında, kaldıramadığı bir yükün altında ezilmiş, omuzları çökmüş.

Önünde diz çökmeye çalıştığı Francis ellerinden tutup yanına oturtuyor.

Papa, skandala dair evrakları gördüğünü söyleyip bütün bildiklerini anlatıyor.

Vicdan azabının, bitmeyen hesaplaşmanın öldürücülüğünde, tarihte bir tek yedi yüz sene önce görülmüş bir şeyi uygulayacağını, Papalıktan istifa edeceğini söylüyor.

Yerine de, “Kilise’nin değişmesi lazım,” diyerek fikirlerinin birçoğunu hiç benimsemediğini söylediği Francis’i öneriyor.

Francis karşı çıkıyor, Arjantin’de binlerce insanın ölümünden sorumlu olan cuntayla yer yer işbirliği yaptığını itiraf ediyor.

“İşbirliğini” sadece birçok insanı korumak için yaptığını ama çok daha fazla insanı korumak istediğini, bunu yapamadığı için ıstırapların en büyüğüyle yaşadığını, yakınlarının, arkadaşlarının işkenceyle öldürüldüğü günlerde darbeci subaylarla kadeh tokuşturduğunu detaylarıyla anlatıyor.

Kurtardığı kimseden söz etmiyor, sadece kurtaramadıklarının ruhunda bıraktığı yara izlerini gösteriyor.

Kilise’nin hayır dediği birçok konuya daha özgürlükçü bir yerden yaklaşan, eşcinsellerden özür dileyen, şaşaayı elinin tersiyle iten, futbolu ve tangoyu seven Francis, yağmurlu bir Roma akşamında, beyaz dumanlardan sonra coşkuyla kendisini bekleyen kalabalığa sesleniyor.

Görünürde hiçbir hesaplaşmaya ihtiyacı olmayan iki ihtiyar insanın birbirleriyle konuştukça yaralarının iyileşmeye başladığını görüyoruz.

Doğu’da ne yaşandıysa, Batı’da da yaşandı.

Papalık tarihi de hümanizm tarihi değil. 

Ama Batı medeniyetinin Doğu’ya üstüne geldiği nokta, yüzleşebilme yeteneği.

Hitler’in yaptıklarının eşi benzeri yapılmadı ama Hitler üstüne sayısız film çekildi, sayısız araştırma, kitap, roman, hatırat yayınlandı.

Batı, bugün hâlâ o bedeli ödemeye, yüzleşmeye devam ediyor.

Doğu’da ise yaşananların ya üstü örtülüyor ya da bunlar bir şekilde konuşulamaz tabular halini alıyor.

Francis’in yerinde olsanız darbecilere meydan okuyup kurşuna dizilmeyi mi göze alırdınız yoksa sonunda damgalanacağınızı bile bile “işbirliği” yapıp olabildiğince çok insanı işkence tezgâhından kurtarmayı seçerdiniz?

Francis de filmde soruyor.

“İsa hangi tarafta olurdu?”

Bunu bilemeyiz. Sanırım Papa Francis de bilemez. Ama o iki ihtiyar arasında, birbirlerini anladıkça kurulan dostluğun benim göz pınarlarıma yapacağı taşınamaz baskıyı düşünmüş olmaları gerekirdi. Gerçi onların günahı değil.

Bugünlerde asabım çok bozuk.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar