Sezin Öney
Oca 14 2018

Fatih Akın: "Alman Rüyası"nın yıldızı

Fatih Akın'ın son filmi “Paramparça" (Aus dem Nichts ) 75. Altın Küre Ödül Töreninde güçlü rakiplerini geride bırakarak “Yabancı Dilde En İyi Film” seçildi. Filmin, aynı dalda Oscar alması da bekleniyor.

Sadece Almanya'nın değil, dünyanın en çok satan gazeteleri arasında yer alan tabloid Bild'in başyazarı Franz Joseph Wagner, Altın Küre başarısından sonra Akın'a ilişkin şunları yazdı:

"1973'te Hamburg Altona'da, bir halı temizleyicisi olarak doğdun. Gençliğinde bir Türk çetesinin parçasıydın. Saçları jöleli,  deri ceketliydiler. Başka çetelerle savaşıyorlardı. Yumrukların yerini bıçaklar alırken sen okula devam ettin.
Sadece aşkı, nefreti, korkuyu tecrübe edenler bu hisleri anlatabilirler. Fatih Akın, yaşam öyküsünün büyük bir anlatıcısı.  
Hamburg Altona'da korkunç bir gökdelende büyüdü. Asansörleri pislik içinde, yeşillikten uzak, çıplak beton.
Tanrı aşkına, böyle bir ortamda büyüyen çocuktan ne çıkar? O, Almanyamızın hikayecisi. NSU cinayetleri, zenofobi.
Fatih Akın'ın dehası, gerçeğin filmini çekmesi".

Fatih Akın'ın ailesi Trabzon'un Çamburnu Köyü'nden, Hamburg'nun Altona mahallesine göçmüş. Bir zamanlar, Danimarka'nın toprakları içinde olan Altona, zaman içinde yoksullaşmış ve bir göçmen mahallesine dönüşmüş.

Aynı zamanda da, kentin gece kulüpleri, Hippie'leri ve çetelerinin toplandığı bir yere dönüşmüş. Fatih Akın'ın çocukluğu dönemindeyse, Punkçıların mesken tuttuğu bir mahalle haline gelmiş.

Akın'ın babası Mustafa Enver, 1965'te Almanya'ya göçüp halı temizleyicisi bir işçi olarak çalışmaya başlamış. 1968'de ise, ilkokul öğretmeni olan Hadiye, Almanya'ya gelmiş.

Akın'ın ortaokuldaki en yakın arkadaşı Adam Bousdoukos'un ailesi de Yunanistan'dan gelen göçmenler. Sonradan Akın'ın filmlerinde rol alacak Bousdoukos'un ifadesiyle, "Fatih de, ben de, sınıfın eğlence kaynağıydık ve ilk baştan, benzer köken, hayal ve özlemlere sahip olduğumuzu anlamıştık".

Adam ve Fatih, "sokak hayatının" bir parçası oldukları, tehlikeyle flört eden günler de yaşamışlar ilk gençliklerinde… Ancak, sinema hep asıl tutkuları olmuş. Her ikisinin de ortak hayali aktör olmakmış.

Ne var ki, Fatih Akın'a hep klişe "Türk göçmen" rolleri ve çoğunlukla da, "serseri" tiplemeleri dışında rol verilmiyordu.

Fatih Akın, oynadığı yegane uzun metrajlı film olan, 1997 Lüksemburg yapımı "Yine Başı Belada" (Back in Trouble) filminde de, "Kebapçı Fatih" rolündeydi.

Hamburg ötesinde tüm Almanya'da şöhreti olan Thalia Tiyatrosu'nda da sahneye çıkan Fatih Akın, aktörlükte umduğunu bulamayınca yönetmenliği tercih etti.

Hamburg'un Güzel Sanatlar Üniversitesi Hochschule für bildende Künste Hamburg'da  "Görsel Sanatlar" bölümünde okuyan Akın, 1998'de daha mezun olmadan çektiği "Kısa ve Acısız" (Kurz und schmerzlos) filmiyle birden Almanya'nın en ünlü genç sinemacıları arasına giriverdi.

Bu film, Akın'ın Altona'dan yakından tanıdığı "sokak hayatını" beyaz perdeye taşıyordu.  "Kısa ve Acısız"da, arkadaşı Adam Bousdoukos da rol alıyordu; fakat, yapımcı şirketin ısrarıyla Bousdoukos'un rolü kırpıldı.

Buna karşılık, iki arkadaş bu kriz nedeniyle de aralarını bozmadı ve bu film, ileri de ikisinin de hayatını etkileyecek bir "kader dönümüne" de yol açtı.  

Zira, "Kısa ve Acısız" çok başarılı olunca, Bousdoukos'un çalıştığı ve iki arkadaşın hemen tüm gecelerini geçirdiği "Taverna Sotiris"in sahibi, lokantasını Bousdoukos'a satmayı teklif etti. Bousdoukos da, aktörlüğün yanısıra "taverna sahibi" oldu.

Bu mekan, Akın'ın yazıp yönettiği ve Bousdoukos'un başrolünü oynadığı, 2009 tarihli "Aşka Ruhunu  Kat" (Soul Kitchen) filminin de ilham kaynağı olacaktı.

"Kısa ve Acısız"ın, Locarno Film Festivali'nde Bronz Leopar almasıyla ilk ödülüne de kavuşan Fatih Akın, 2000 tarihli ikinci filmi "Temmuz'da" (Im Juli) ile Avrupa sinemasındaki yerini sağlamlaşırdı.

"Temmuz"da, dönemin "Avrupa birleşmesi" ruhuna hitap eden,  Almanya'dan Macaristan'a ve Romanya'ya, oradan da Türkiye'ye uzanan, adı gibi "sıcak" bir aşk ve gençlik hikayesi idi.

Akın, bu filmi, 2004'te evleneceği (ve beraber iki çocuk sahibi olacağı) Meksika melezi olan Monique Obermüller'e ithaf etti. Kısmen İstanbul'da geçen bu film, aynı zamanda Fatih Akın'ın Türkiye'yi, Türkiye'nin de onu keşfetmesinin vesilesi oldu.

Fatih Akın'ı dünya çapında şöhrete kavuşturan ise, onu çekimlerinde çok zorlayan ve "içini karartan", 2004 tarihli "Duvara Karşı" (Gegen die Wand) oldu.

Filmin başrollerindeki Türkiye kökenli Alman, Birol Ünel ve Sibel Kekilli, "Duvara Karşı"daki karakterlerine "cuk oturan" isimlerdi.

Birol Ünel, gençliğinde parke işçisi olarak sıradan bir hayata mahkum gözürken, müthiş rol kabiliyeti dikkat çekince aktör olmuştu. Ancak, alkole ve bohem hayata olan tutkusu, çoğu zaman aktörlük tutkusunu aşıyordu.

Sibel Kekilli ise, temizlikçilikten gece kulubü "fedailiğine",  tezgahtarlıktan porno oyunculuğuna kadar birçok işte çalışmış, arayış içinde bir genç kadındı.

"Duvara Karşı"nın "kayıp" ve "karanlık" karakterlerinin umutsuz aşkını bu iki isimden daha iyi canlandıracak da kimse olamazdı.

Bu film, 2004 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ile beraber, Avrupa genelindeki tüm önde gelen sinema ödüllerini sildi süpürdü. Fatih Akın, artık "Vorzeige- Deutschtürke", yani "Başarı modeli Alman-Türk" olarak gösteriliyordu.

Dönemin Yeşiller Milletvekili Özcan Mutlu'nun deyişiyle, "Fatih Akın'ın başarısı ile, Almanya'daki Türklerin önünde yeni bir dönemin kapısı açılmıştı".

Tabii, gerçekte böyle olup olmadığı ve Fatih Akın'ın gerçekten, Almanya'daki Türklere yönelik algıda bir "kırılma" yaşatıp yaşatmadığı tartışılır.

Ancak, "model Türk-Alman" olarak gösterilmesine karşılık, Akın'ın "suya sabuna dokunmaktan" uzak kaldığını söylemek güç; özellikle de son yıllardaki siyasi çıkış ve çalışmalarıyla.

Öncelikle, Akın'ın son yıllardaki filmleri, her iki kültürünün de, en hassas noktaları olan iki meseleye "dokunan", riskli işler: 2014 tarihli "Kesik" (The Cut), "Ermeni Soykırımı'nın 100. yıldönümü anmalarına" yönelik olarak çekilen bir filmdi.

Altın Küre kazanan filmi, "Paramparça" ise, Neo-Nazi NSU'nun Almanya'da Türk göçmenleri hedef alan cinayetlerini ve ırkçı önyargılar nedeniyle adaletin yerini bulamamasını konu alıyor.  
Önce, "Kesik"i ele alalım: Akın'ın filmle ilgili öngörüsü, hem Türkler hem de Ermenilerden, farklı biçimlerde tepki göreceği idi. Ancak, durum böyle olmadı; "Kesik", Türkiye'de Aralık 2014'te vizyona girdi ve 7 hafta oynadı.

Akın'ın kendi ifadesiyle de, dünya genelindeki Ermenilerden hep  pozitif tepkiler aldı. Filmin "nahoş sürprizi" başkaydı; eleştirmenler filmi hiç beğenmediler. Hatta, Venedik Film Festivali'ndeki gösteriminde "yuhalandığı" bile yazıldı.
Belki de "Kesik"in asıl sorunu, Fatih Akın'ın diğer filmlerinin aksine, tepkileri çok fazla hesaba katan, çok daha "kontrollü" bir çalışma olmasıydı.

Akın'ın orijinal fikri, Hrant Dink'in hayatını filme çekmekti; ancak, kendi ifadesine göre, bu rolü üstlenecek Türkiye'den bir aktör bulamamıştı.  

Ve film, bambaşka bir öyküye dönüşerek tarihsel ve coğrafi kapsamı çok genişleyen ve Amerikan yerlilerinin yaşadıklarına da uzanan bir yapım olmuştu.

Fatih Akın

Dahası "Kesik", Akın'ın daha önceki filmlerine göre çok daha yüksek bütçeliydi; gişe hasılatı beklendiği gibi olmayınca da, Akın maddi ve mesleki krize girdi. Kendi ifadesiyle, "Kesik" ertesinde yaşadıkları şöyleydi:

"Farklı bir film yapmak istedim. Çekime üç ay kala projenin fişi çekildi. Bunun mutlaka ‘The Cut’ filmimin maddi başarısızlığıyla ilişkisi var. Daha önce her mali desteği alırken, birden başarısız bir yönetmen oldum.

Elbette insan kaygılanıyor. Sonuçta bir şirketim var, çalışanların parasını ödemem gerekiyor. Ailemi geçindirmek zorunda kalırsam, o zaman her şeyi yaparım. O zaman banka bile soyarım. Ama o noktaya henüz gelmedim".

Akın'ı, "o noktaya gelmekten" kurtaran tesadüf eseri önüne gelen "Tschick" filmi projesi oldu. Yazar Wolfgang Herrndorf’un aynı adlı çok satan gençlik romanının uyarlaması olan bu film de riskli bir proje idi.

Romanın fanatikleri, hiçbir sinema uyarlamasının, eserin büyüsünü yansıtamayacağını öne sürüyorlardı. Daha önce projeyi üstlenen yönetmen, son anda çekilmişti; çekimlerin başlamasına da günler kalmıştı. Akın, riski aldı ve film, çok da başarılı oldu; maddi olarak düzlüğe çıkmasını da sağladı.

Şimdi Oscar için yarışan ve Almanya adına ödül alması çok muhtemel olan "Paramparça" da, bahsettiğimiz üzere, başka bir riskli proje idi. Akın, NSU'nun gerçek hayatta da aydınlatılamayan cinayetlerinin üzerindeki etkisini "kendisinin de kurbanlardan biri olmuş olabileceği" sözleriyle aktarıyor.

"Paramparça", başrolündeki, Alman kökenli Hollywood yıldızı Diane Kruger’ı da "baştan yarattı". Zira Kruger, bu filme kadar "dramların güçlü karakter oyuncusu" gibi imaja sahip değildi.

Kruger, Kürt kökenli eşi ve oğlu, NSU saldırısı kurbanı olan Alman Katja’nın çektiği derin acıyı ve sonuçsuz kalan adalet arayışını beyaz perdeye yansıtırken, gerçekten de deyim yerindeyse döktürmüş.

Kruger, zaten Katja rolüyle Cannes Film Festivali’nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülününü de kazandı.

Bu filmin, Kruger üzerindeki "kalıcı bir izi" de şu olacağa benziyor: Kruger, Fatih Akın 'a, "Paramparça"nın çok sert bir trajedi olduğu için Altın Küre alamayacağını söylemiş. Ve bunun üzerine, iddiaya girmişler; kaybeden Kruger de, şimdi bir gemici dövmesi yaptırmak zorunda kalacak.

Fatih Akın, gerçekten de, göçmenler-özellikle de Türkiye kökenli göçmenler tarafından pek sık görülmeyen "Alman rüyasının" sembolü. Buna karşılık, Türkiye'de giderek resmî çevrelerde ve ötesinde "persona non grata" haline dönüşüyor ve yönetmenin kendisi de, Türkiye'yi 2014'ten beri ziyaret etmiyor.

Akın, Instagram'da, Suriye'de IŞİD'e karşı savaşan ve Rojava olarak da bilinen Kuzey Suriye'de özerklik ilan eden, PYD'ye bağlı Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) hakkında bir proje yapacağına işaret eden bir mesaj paylaşınca, Türkiye'de şimşekleri üzerine çekmişti.
Akın'ın paylaştığı posterde, "IŞİD'i ez. YPG ve YPJ'li özgürlük savaşçılarını destekle. Rojava'daki demokratik devrimi savun" yazıyordu.

Akın, şu an resmen, Heinz Strunk'un "Altın Eldiven" adlı, Hamburglu bir seri katilin hikayesini anlatan romanın sinema uyarlaması üzerinde çalışıyor.

Ve, "evim" diye bahsettiği Hamburg'u sinemaya yansıtmayı ne kadar sevdiğini dile getiriyor. Altın Küre başarısının, Türkiye'de medyada ve siyasi çevrelerde fazla "bağra basılmaması" da, Akın'ın "Alman Rüyası"nın,  Türkiye tarafının şimdilik yarım kaldığını gösteriyor.