Sezin Öney
Oca 07 2018

Münir Özkul: 'Neşeli Günler'imizin Simgesi

“Kutuplaşmadan” üzerinde herkesin anlaşabileceği bir şey varsa, o da Türkiye’nin kutuplaşmış bir topluma sahip olduğu. Çoğu zaman “topluma mâl olmuş” denebilecek kişilerin ölümleri dahi kutuplaşma vesilesi olabiliyor.

Aktör Münir Özkul’un ölümü, Türkiye’de toplumu “yasta” birleştiren nadir olaylardan biri oldu.

Hababam Sınıfı’nda “Mahmut Hoca”, Gülen Gözler’de “Yaşar Usta”, Neşeli Günler’de “Kazım Efendi”, “Aile Şerefi’nde “Rıza Bey”…

Hep Münir Özkul’un hayat verdiği karakterler. Tüm bu farklı karakterlerin ortak yönü, “pozitif tiplemeler” olmalarıydı.
Münir Özkul, neredeyse “Cumhuriyet” ile yaşıttı; 15 Ağustos 1925’te doğmuştu. İleride, haşarı öğrencileri disipline sokmaya çalışan “tatlı-dert” Mahmut Hoca rolüyle hafızalara kazınacak olsa da, kendi okul yılları daha çok “Hababam Sınıfı”nın öğrencileri gibi geçti.

Kendi deyişiyle, “Gitmediği lise kalmadı” ve üç yıllık lise öğrenimini sekiz yılda, son olarak gittiği İstanbul Lisesi’nde tamamladı.

Sahneye ilk adımını, 15 yaşındayken, 1940’ta, doğup büyüdüğü mahalle Bakırköy’de, Halk Evi’nde attı. Ve atış o atış; yüzlerce filmde rol aldı, düzinelerce tiyatro oyununda oynadı ve oyuncusu olduğu 13 tiyatro eseri de yıllarca sahnelendi.

Münir Özkul
Fotoğraf: İBB Şehir Tiyatroları - AA

Biz, Münir Özkul’u genelde filmlerinden tanıyor ve filmlerinde canlandırdığı karakterle anıyoruz ama ilk göz ağrısı ve asıl tutkusu tiyatroydu. Hatta röportajlarında, “tiyatrodan zaman bulduğunda film çektiğini” dile getiriyordu.
İlk profesyonel oyunu, 1948’de yazar ve senarist Sadık Şendil’in tavsiyesi ile rol aldığı, Beyoğlu’nda Halep Pasajı’ndaki “Ses Tiyatrosu”nda sahnelenen “Aşk Köprüsü” oldu.

İlk aktörlük deneyiminin anısını, Özkul’un bugün TRT Arşiv’deki kayıtlarından şöyle dinliyoruz:

“Mürüvvet (Sim) çok iyi Ermeni rolü oynar. Prova yapalım derdi, oyun gecesi derdim. ‘Olmaz’ diyorlar. Maksadım kaçmak. İlk gece korktuğumuz şarkı üç defa bize söyletildi. Ben de inanamıyorum fakat oldu. Şaşırdım ve âdetim, hata yaptığımda tiyatrodan yürüyerek Beyoğlu'na kadar giderdim. ‘Kim bunları tuttu da bravo diyerek beni rezil ettiler’ diye düşündüm. Sirkeci'ye kadar ağladım.”

Aktris Mürüvvet Sim ise, “Aşk Köprüsü”ndeki tecrübelerini şöyle aktarıyor:

“Münir Bey'i karşıma çıkardıklarında, ‘Bununla mı oynayacağım’ diye ağladım. Ben Münir'i tanırdım zaten, halkevinde birlikte kurslara devam ettik, fakat aktörlük derecesini bilmiyorum. Bir partnerimiz vardı o gitti Münir'i getirdiler…

Münir katiyen prova yapmıyor... Sanat hayatım bitecek gibi geldi bana, epey gözyaşı döktüm. Sabaha kadar prova yaptık, Münir yine prova yapmadı. Mecburen oynadım…

Benim ellerim ayaklarım bağlandı fakat Münir gitti, karşımda sanki dev bir sanatçı vardı. Piyes bitti. Herkes Münir'i tebrik etti, ben de gittim, özür diledim ve elini öptüm.”

Meslek olarak aktörlüğü seçtikten sonraki birkaç yıl içinde, efsanevi Muhsin Ertuğrul yönetimindeki, “Küçük Sahne”ye geçişi ile de parladı. Ertuğrul’un yönetiminde, 1951’de John Steinbeck'in “Fareler ve İnsanlar”, 1954’te George Axelrod'un “Yaz Bekârı” ve 1955’te John Patrick'ten “Çayhane”si ile artık bir “yıldız” olma yolundaydı.

Gene 1950’lerin başında, filmlerde rol almaya başladı. İlk filmi, yönetmenliğini Vedat Ar'ın yaptığı ve senaryosunu Nazım Hikmet Ran ve İhsan İpekçi'nin yazdığı, 1950 tarihli “Üçüncü Selim'in Gözdesi” adlı çalışmaydı.

Başrollerde, Münir Nurettin Selçuk ve Perihan Altındağ Sözeri oynuyordu. 1952’de Laurel ve Hardy’nin Türkiye uyarlaması olan “Edi ile Büdü”de, ilk başrolünü oynayacaktı.

Burhan Felek’in senaryosunu yazdığı ve Şadan Kamil’in yönettiği bu filmde, rol arkadaşı Vasfi Rıza Zobu idi.
Ancak, mesleki yolu her zaman “çıkış çizgisinde” olmayacaktı. 1957’de, Muhsin Ertuğul, Devlet Tiyatroları'nın başına geçince, Münir Özkul'un “Hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim yer" dediği “Küçük Sahne”  dağıldı.

Ve Münir Özkul, işsiz kaldı; sahnede parlamasına rağmen, özel hayatında mahcup ve içine kapalı bir kişilikti. Kendisine teklif gelmezse, rol kovalayacak biri değildi.

Zaten, aktörlüğe adım atışı da, ironik biçimde bu mahcubiyetten kaynaklanmıştı: henüz lise yıllarındayken sürekli sinemaya gidip, beyaz perdede “gerçek dünyadan” kaçışı, sonunda onu sahneye itmişti.

1958’de Vasfı Rıza Zobu’nun aracı olmasıyla, Şehir Tiyatroları’nda sahnelere döndü. 1959-60 arası da, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görev alacaktı. 1960-62’de de, İstanbul Aksaray’da, Bulvar Tiyatrosu’nda kendi kurduğu grupla beraber eserler sergileyecekti.

Mesleğinin zirve noktalarından birine ise, 1968’de, İsmail Dümbüllü’den devraldığı “Kavuk” ile erişecekti. Üstelik de, Türkiye’de tiyatronun ve aktörlüğün bu başlıca simgesine dönüşen “Kavuğu” alış sebebi de, repliğini unutmasıydı.
Özkul, Altan Karındaş topluluğunun sergilediği "Kanlı Nigâr"da İbiş rolünü canlandırırken sahnede repliğini unutur ve seyircilere dönerek “Oynayamıyorum” diye isyan eder.

İzleyiciler arasında olan İsmail Dümbüllü, ertesi sabah, “Başındaki o fesi giyme. Sana kavuğumu gönderiyorum” diyerek sembolik olarak mirasını Özkul’a devreder. Bu olaydan sonra, meddah Kel Hasan’dan İsmail Dümbüllü'ye geçen kavuk, bir nesil oyuncudan diğerine geçer.

1972’de de, ödülleri arasına, “Sev Kardeşim” filmi ile Antalya Film Festivali’nde aldığı “En İyi Erkek Karakter Oyuncu Ödülü”nü kattı. “Devlet Sanatçısı” ve “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü”, kendisine verilen onlarca ödül ve resmî payeden sadece ikisi…

Gazinolarda “stand-up”larla da sahneye çıktı, televizyon dizileriyle ekranlara da…

Tüm bu başarılar arasında, Özkul’un hayatında daha lise yıllarından beri bir “karanlık” vardı: Alkol tutkusu. Bir röportajında aktardığı üzere:

“Hele o kriz devrelerinde, gözüm hiçbir şey görmüyordu. İçki bulabilmek için, her şeyi yapıyordum. Bir ara siroz korkusundan hastaneye yattım ama karaciğerim sağlam çıktı. Yalnız, tiyatro çalışmalarım açısından çok zararlı oldu. Ayrıca, içkiye giden paralarla en azından bir apartman alırdım.”

11 kez büyüdüğü mahalleye, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde yatmak için döndü. Psikiyatrı Kriton Dinçmen’e göre, “Alkole sığınıyordu”.
Kendi ifadesiyle:

“İçkiye ilk defa 13 yaşında özenmeye başladım. Ailemde sigara içen bir tek kişi bile yoktur. Çocukluğum da kendime model olarak hep içki içen tipleri seçtim.

Bunda ailemin bana gösterdiği tüm sevgiye rağmen mazbut bir aile çocuğu olmam için yapılan baskıların etkisi de olabilir. Alkol bende baskıları kaldırdığı gibi kendime karşı olan güvensizlik duygusunu da yener. Bir de insanlarla zor anlaşıyorum. İçki bu konuda da bana yardımcı olurdu.
İçki içmeden hiçbir güzelliğin tadı olmayacağına inanırdım. Fakat şimdi bunun çok yanlış olduğuna inandım. İçkiyi bırakmak için çok büyük bir savaş verdim.”

1970 yılında Abdi İpekçi ile yaptığı mülakattaysa, içindeki “karanlığı” şöyle anlatıyordu: “Yaradılış olarak çok mahcup, çok sıkılgan bir insanım. Genellikle kendimi çocuk hissediyorum. Bu bana çok ızdırap verdi”.
İşin gene ironik yönü, toplumun bu kadar bağrına bastığı Özkul’un kendi içinden geçenler başkaydı:

“Toplumla çok güç anlaşıyorum. Benim gibi toplumla güç anlaşan insanlara ilgi duyarım. Bunun en sivri ve en tipik örneklerine meyhanelerde, akıl hastanelerinde ve sanat çevrelerinde rastlanır… Akıl hastaneleri en özgür olduğum, her şeyi objektif görebildiğim tek yerdir. Orada rahata ererim.”

Sadece sahne ışıkları altında ve belki de, ömrünün son döneminde çocuklarıyla ve son eşi Umman ile mutluluğu buldu desek yeridir herhalde.

Dört kez evlendi; birçok kadınla beraber oldu. Hep fırtınalı ilişkiler yaşadı. Kendi ifadesiyle, tüm kadınlarda “annesini” aradı.

TRT’nin “İşte Hayatı”nız programında, annesi Hayriye’nin, “Paşa oğlum” diye sevdiği oğlunun aktör olmasını hiç istemediğini ve başarısını görmeden vefat etmesinin kendisini çok etkilediğini söylüyordu. Ve

kadınlarla ilişkilerine de, annesini çok üzmesinin “kırıklığın” yansıdığını da ekliyordu.

Münir Özkul’un ilk eşi Şadan Özkul Işık idi; iki çocukları oldu, Ferdi ve Hayriye, ama evlilik yürümedi. İkinci evliliği ise, aktris Suna Selen ile idi; bu evlilikten de, kendisi gibi oyuncu olan kızı Güner doğdu. Üçüncü evliliğini ise, “Örümcek Yaşar” lakaplı “Tophaneli Yaşar” ile yaptı.

1986’da son evliliğini yaptığı kendisinden 25 yaş küçük Umman Hanım ise, “hikâyelerini” şöyle anlatıyor:

“Onda anlayamadığım bir sıcaklık buldum. Karşısındaki insanı bir anda avucunun içine alıyordu… Ona yardımcı olmak istiyordum. Yemek yapıyor ve evi temizliyordum.

Fakat o benimle hiç ilgilenmiyor, sanatçı arkadaşlarıyla sohbet etmeyi tercih ediyordu. Kısa süre sonra onun ev işleri yapan bir kadın istemediğini hissettim. Bu kez ona konuşarak yaklaşmaya başladım.”

Münir Özkul ise son evliliğini şöyle anlatıyor:

“Yaklaşık beş sene bekâr yaşadım Çocuklarım için olduğu gibi onun için de bir sıçrama yapmalıydım. Bu mesleği sevdirmeliydim… Tiyatro konusunda tam olmasa da tama yakın derecede bilgi sahibi oldu. Şimdi beni eleştirdiği anlar bile oluyor.

Yaşamıma değişiklik getirdi. Bugüne kadar tanıdığım ve beraber olduğum bütün kadınlara bir çatışma içindeydim. Aramızda bir uyuşmazlık olurdu.

Ama Umman başka, devamlı bana uyum gösteriyor. Böyle olunca her şey değişiyor. Ona kızamıyorum. Kızdığım zamanlar da sonradan vicdan azabı duyuyorum. Onunla çok mutluyum.”

İçinde bir karanlık ve bitmek tükenmek bilmeyen bir hüzün yaşarken Münir Özkul, Türkiye’nin “Neşeli Günleri”nin simgesi oldu.

Haldun Taner’in şu cümleleri, duvarında asılıydı:

“Aktör dediğin nedir ki? Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır durur sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perde”.

Ve 2003’ten beri süren hastalık ve inziva döneminin ardından; perde…

Münir Özkul
Hazırlayan: Gözde Gültekinler - AA