Haz 29 2018

'AB daha da otoriter bir Erdoğan’a hazır olmalı'

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz pazar günü üst üste beşinci seçimini kazandı ve adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen bir nevi başkanlığa geçiş için ilk adım atılmış oldu.

Selçuk Gültaşlı EU Observer'da kaleme aldığı yazısında "Erdoğan nihayet, Türkiye’yi demokratik ülkelerin hiçbirinde olmayan, her şeye kadir bir tek adam sistemi ile yönetebilecek duruma geldi" diyor.

Gültaşlı'nın yazısı şöyle devam ediyor:

Bir çok siyasal gözlemci Erdoğan’ın da artık Rusya’nın Vladimir Putin’i veya Çin’in Xi Jinping’i gibi “güçlü yöneticiler” klubüne girdiği konusunda hemfikir.

Geçen yıl sultanlık benzeri bir icracı başkanlık sisteminin oylandığı tartışmalı referandumun ardından, Putin’in danışmanı Sergei Markov Erdoğan’ın artık Rus liderinkilerden çok daha güçlü ve geniş yetkilere sahip olacağını söylemişti. 

New York Times’ın da belirttiği gibi artık Erdoğan’ın elinde “dikatatörlük yetkileri” var. Başkanlık sistemi, pazar günkü seçimlerin ardındından, artık tam olarak uygulanmaya başladı. 

Kısacası, Türkiye’nin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sahip olduğu rejim değişti. 

Başbakanlık makamı kaldırılacak, meclis büyük ölçüde bir noter dairesine dönüşecek, Anayasa Mahkemesi yargıçları da dahil olmak üzere üst düzey devlet görevlilerini, doğrudan Erdoğan atayacak, bütçeyi yapacak ve ülkeyi herhangi bir denetime tabi olmayan kararnamelerle yönetebilecek. 

Türkiye’deki başkanlık sistemi, ne Amerika’daki, ne de Fransa’daki başkanlık sistemine benziyor. 

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun defalarca vurguladığı üzere, Türkiyedeki sistemde herhangi bir denge ve kontrol mekanizması öngörülmüyor. 

Türkiye’nin zaten çok güçlü tek adamı, artık en güçlü ve artık hiç bir devlet kurumu onun otoritesini sorgulayabilecek konumda değil. Erdoğan’ın “allahın bir lütfu” olarak gördüğü 2016 yılındaki darbe girişiminden bu yana, tüm kurumlar ya hizaya sokuldu, ya da ehlileştirildi. 

AB kendisini kandırmasın  ve muhalefetin ve eleştirinin her türlüsüne tahammülsüz, uzun süredir sahip olmak istediği yetkileri artık nihayet eline geçirmiş, daha otoriter bir Erdoğan’a hazır olsun. 

Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı zafer konuşması hiç de uzlaşmacı ve yatıştırıcı değildi, tam aksine iç ve dış düşmanlara karşı daha sert bir tavır almayı vaat etti. 

Ancak bu kez Erdoğan MHP’nin desteğini de yanına almak zorunda kaldı.

Türk siyasetini izleyen deneyimli gözlemciler, Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini MHP’nin desteğine borçlu olduğunu söylüyorlar. 

Meclis’teki durum ise başka bir mesele. 

Erdoğan’ın AKP’si 2002 yılından beri ilk defa Büyük Millet Meclisinde azınlıkta kaldığı için istediği yasaların çıkarılması için MHP’nin desteğine muhtaç.

Din, yani AKP ile milliyetçilik, yani MHP’nin evliliği sadece Türkiye için değil, AB için de çok önemli sonuçlar doğuracak. 

Büyük ihtimalle Türkiye Devleti’nin ideolojisinin ağır ağır ama aşama aşama laik bir milliyetçilikten, dindar bir milliyetçiliğe doğru değiştiğini göreceğiz.

Kürt yanlısı HDP’nin meclisteki üçüncü büyük parti olmasına rağmen, MHP’yi bir sonraki seçimde de yanında görmek isteyen Erdoğan, muhtemelen taviz vermeye yanaşmayacak. 

Erdoğan’dan Kürt sorunu bağlamında daha çatışmacı bir ilişki çerçevesi beklenebilir.

Dindar milliyetçilik daha çok Batı ve AB karşıtı olacak, AB’nin elinde Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir manivela kalmayacak. Bu sert üslubun ilk belirtileri görülmeye başladı bile. 

Bu hafta Türkiye dışişleri bakanlığı AB zirve toplantısının sonuç bildirgesini “iki yüzlü ve tutarsız” olmakla suçladı.

Erdoğan gibi Bahçeli de OHAL’in süresiz olarak uzatılmasından yana. 

AB’nin, Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin her üçü de, OHAL’i kaldırması için Erdoğan’a çağrı yaptılar.

Dindar Cumhurbaşkanı ile aşırı milliyetçi lider, PKK ve (Erdoğan'ın darbe girişiminden sorumlu tuttuğu) inanç temelli sivil toplum örgütü Hizmet (Gülen Hereketi) kurumlarına karşı yürütülen mücadeleye hız vermek konusunda da mutabık kaldılar.

Avrupa Konseyi rakamlarına göre darbe girişiminin ardından 150.000 kişi gözaltına alındı, 78.000 kişi tutuklandı ve 110.000 devlet memuru kamu görevinden çıkarıldı. Hapse atılanların 17.000’i kadın. 

Anlaşıldığı kadarıyla bu rakamlar bile her iki lider için hala yeteri kadar tatmin edici değil. 

Medya özgürlüğü konusu ise, bu iki liderin üzerinde en çok anlaştıkları konu. 

Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye hapisteki gazeteci sayısı konusunda dünya lideri. Erdoğan kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle günde ortalama üç kişiye dava açıyor. Özgür ve eleştirel basını fiilen yok edilmiş durumda. 

Medya organlarının %95’i, kendilerine bol kazançlı kamu ihaleleri verilen iş adamlarına ait. 

Bahçeli, seçimlerden hemen sonra, partisine iftira atmakla suçladığı, çoğunluğu gazeteci olan 80 kişinin isminin bulunduğu bir kara liste yayınlayarak, bu isimlerin yaptıklarını hiç unutmayacakları sözünü verdi. 

Son olarak Erdoğan Türkiye’nin bir sonraki kuşağının daha islami ve milliyetçi bir kimlikle şekillenmesi için tüm ülkede din eğitimini seve seve zorunlu kılacaktır. 

Ne de olsa şu anda eline geçirmiş olduğu yetkilerin hayalini, sırf ekonomiyi yönetebilmek ve yeni toplu konut projeleri yapmak için kurmuyordu.