Ömer Taşpınar
Ara 05 2017

'Erdoğan düşüşte ama yıkılmadı'


Tayyip Erdoğan için kötü bir hafta oldu. Fakat bundan keyif almak isteyenler için henüz çok erken. Siyaset ustası  Erdoğan, siyaseten çok daha zayıfken bugünkünden çok daha kötü durumlardan kurtulmayı başardı. 

Unutmayalım ki, Erdoğan şu anda medya ve siyaset dünyasının tartışmasız hakimi. Bunca cabayla kurduğu otokratik yönetimi, birkaç yolsuzluk skandalıyla sallanmayacak kadar kuvvetli. Evet ekonomik olarak hassas durumda ama ekonomiye geniş bir açıdan baktığımız zaman temel veriler kötümserlerin tahminlerini doğrulamıyor. 

Erdoğan’ın krizleri atlatma yeteneği Türk siyasi tarihinde görülmemiş düzeyde. Her krizden sadece kazanarak çıkmadı aynı zamanda bu krizler sonrasında daha bile güçlendi. 

Bu defa farklı olacağını düşünenler -- bazen ben de bu gruba giriyorum – erken sevinç sendromu yaşıyorlar. Bu rahatsızlığın en iyi panzehiriyse birazcık hafıza ve gerçekçilik karışımı. 

Erdoğan’ın güçlenerek çıktığı devasa boyutta olayları biraz olsun sağduyu ile hatırlayalım: 2007’deki e-darbe, 2008’deki ekonomik kriz, Gezi olayları, 2013 yolsuzluk soruşturmaları, Haziran 2015 seçimlerindeki oy kayıpları ve 2016 Haziran başarısız darbe girişimi. Hepimiz yaşlanırken Erdoğan güçlenmeye devam ediyor. 

New York mahkeme salonunda yaşananlar zamanlama olarak Erdoğan'ın muhaliflerinin en zayıf olduğu ve eleştirel  basının bütünüyle susturulduğu bir döneme denk geldi. 

Günümüz Türkiyesi’nde sesini çıkarabilen bir sivil toplum yok. Aksine, muhalefet partisi liderinin bile kolaylıkla hapse atılabileceği acımasız bir olağanüstü hal kanunu var. Gerçekten de, Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan ve yakın çevresinin vergi kaçırma yöntemlerini açıklamaya teşebbüs ettiği için Erdoğan’ın kendisini tehdit ettiği üzere “çok ağır bedel ödeyebilir”. 
Bu şartlar altında, Reza Zarrab’ın rüşvet ve yolsuzlukla ilgili itirafları Türkiye’de büyük yankı bulmayacaktır. Zarrab’ın itirafları olsa olsa  zaten gelecekten ümidini  kaybetmiş kesimler  arasında bir deja-vu hissi uyandıracak. Zarrab’ın itirafları içinde, tek yenilik yolsuzluğun ne kadar büyük boyutlarda ve sistematik şekilde gerçekleşmiş olması. 
Bana göre, Zarrab’ın akıllara durgunluk veren ifadeleri, Erdoğan’ın 2013 yılında yolun sonuna ne kadar yaklaştığını gösteriyor. Aralık 2013’te Zarrab tutuklandığında, kendisinin ve tüm ortaklarının yolsuzluk yöntemleri ortaya çıkmıştı. 

Hukuk devleti olan bir ülkede, bu seviyede bir yolsuzluk skandalı, ismi geçen herkesin siyasi kariyerini anında bitirirdi. Türkiye’deyse, 40-50 milyon Avro rüşvet aldığı söylenen eski bakan Zafer Çağlayan’ın nerede saklandığının konusunda ne medya ne hukuk ne de siyaset alanında ciddi bir çaba sarf edilmiyor. 

2013 Aralık ayında yaşanan yolsuzluk soruşturması  büyük bir fırsatın kaçırılması olarak hatırlanacak. Maalesef bu soruşturma Erdoğan ve Gülen cemaati arasındaki iktidar kavgasının kurbanı oldu. Bu tarihi boyutta bir trajedidir. 

Başka bir deyişle, tamamen hukuki olması gereken bir süreç Aralık 2013’te tamamen siyasi bir sürece dönüştü. Tüm adli ve yargısal soruşturmaların Gülen’ci savcılar tarafından yürütülmüş olması Erdoğan için hayat kurtarıcı oldu. 

O da bunu en iyi şekilde kullandı. Bir darbe girişiminin masum kurbanı olduğuna Türk halkını ikna etti. Oysa yolsuzlukla ilgili iddialar sadece hukuki boyutta ele alınmış olsaydı sonuç farklı olabilirdi.

Aralarındaki “kan davası” yüzünden Gülen’in Erdoğan’ı siyaseten yok etmek için yeterli nedeni vardı. Gülen’ci savcılar AKP içindeki yolsuzluğu başından beri biliyordu. Ancak AKP kendi cemaatlerini desteklediği sürece bunları görmezden geldiler. 

İki taraf arasındaki ortaklık bitince de tetiği çekme kararı aldılar. Bu İtalya’da  yürütülen “Temiz Eller” operasyonunun Türk versiyonu değildi. Tam tersine, iki mafya grubunun kazançları paylaşma konusunda anlaşamadıkları için kavga etmeleri durumu vardı. 

Bütün bunlara rağmen, Zarrab davası ve AKP’nin kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi  bir “gecikmiş adalet” hissi yaratıyor. Fakat bu adalet hissi tamamen Erdoğan tarafından kontrol edilen bir Türkiye’de işe yaramayacak. Hatta Erdoğan anti-Amerikan duyguları şahlandırarak PKK ve Gülen’in bir Amerikan projesi olduğunu anlatmaya devam edecek.  

Erdoğan bu krizi de atlatacak.  Bankacalık sektörüne gelmesi beklenen ekonomik cezalara rağmen ülkenin makroekonomik temelleri sağlam.  Erdoğan'ın önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlayacak kadar sağlam. 

Dirençli bir büyüme oranı ve güçlü bir kamu maliyesine sahip olan Türk ekonomisi için siyasi riskler yeni bir durum değil. Evet, geçen yıl içinde değer kaybeden Lira ve diğer mali etkenler yüzünden kamu maliyesi ciddi seviyede itibar kaybetti.

Ancak Türkiye’nin kamu borcu ile GSMH oranı hala son derece iyi bir değer olan yüzde 30 seviyesinde. Bu son on yıldaki mali disiplinin en büyük başarısı ve Türkiye’nin yurtdışındaki kredibilitesini ayakta tutuyor. 

Türkiye’nin yaklaşmakta olan fırtınayı karşılayabilmek için bol sayıda kamu kaynağı ve kredi alabilme kapasitesi var. Uzun lafın kısası, Erdoğan düşüşte gibi görünebilir fakat kesinlikle hiçbir yere gitmiyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar