Umut Özkırımlı
Şub 20 2018

Bir savunma mekanizması olarak ‘Yetmez ama evet’ karşıtlığı -1-

Aslında bu hafta Center for American Progress’in Türkiye’lilerin kendilerini nasıl algıladıklarını sorgulayan “Is Turkey Experiencing a New Nationalism?” başlıklı kamuoyu araştırması üzerinden milliyetçilik tartışmasına devam etmek istiyordum.

Ancak kimi çevrelerin Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak’ın ağırlaştırılmış müebbet kararı sonrası sergiledikleri “oh olsun” tavrı ve Murat Belge’nin Oxford’a gitmek için risk altındaki akademisyenlere yardım amacıyla kurulmuş olan CARA’ya burs başvurusunda bulunduğu yönündeki Aydınlık-Soner Yalçın kaynaklı asparagası izleyen karalama kampanyası beni, yıllardır yazmak istediğim ama bir işe yaramayacağını düşündüğüm için yazmaktan vazgeçtiğim “Yetmez ama Evet” (YAE) konusu üzerine yazmaya itti.

Konunun kişiselleştirileceğini bildiğim için önce birkaç noktayı açıklayayım. Bir, yazının amacı Altan kardeşleri, Ilıcak’ı ya da Murat Belge’yi savunmak değil. İki, amaç söz konusu isimlerin dünya görüşlerini, siyasi tercihlerini, hataları ve sevaplarını masaya yatırmak da değil.

Altan kardeşler ve Ilıcak koşulları elverdiğinde, Belge ise gerek görürse bu konularda söylemek istediklerini söyleyebilir. Ve üç – nasıl olsa konu gündeme gelecek – 2010 referandumunda seçmen kütüğüne kayıtlı olmadığım için oy kullanmadım.

Kullansaydım “yetmez ama evet” diyecektim. 2013 Gezi olaylarına kadar medyadan uzak durduğum, düzenli yazmadığım için bu konuda herhangi bir kampanyanın parçası da olmadım.

Bugün olsa referandumu boykot ederdim. Hayır, kandırıldığımı düşündüğüm için değil, çünkü AKP’yi hiçbir zaman desteklemedim, AKP’nin “ilerici” bir hareketi temsil ettiğini varsaymadım.

“Stratejik nedenlerle” uygulamaya koydukları bazı politikalarını ise (örneğin Kıbrıs, “Kürt açılımı”) ya doğru olduklarına inandığım ya da kerhen de olsa atılan bu adımların demokrasi yanlısı güçlerin işine yarayacağını düşündüğüm için destekledim.

Bugün boykot ederdim, çünkü görüşlerim değişti (bazılarına inanması zor gelecek olsa da vurgulamakta yarar var: İnsan, değişir; görüşler de. Hatalardan ders alınır, vs.); özellikle de yukarıda belirttiğim ikinci noktada. Şu an Türkiye’de kendini sol olarak tanımlayan çevreler dahil, kendileri gibi düşünmeyenler için de özgürlük ve demokrasi isteyen bir grup olduğunu düşünmüyorum.

“Üstten konuşuyorsun” suçlamasına maruz kalmamak için hemen ekleyeyim: Ben de bu genellemeye dahilim! Demokrasiye inancım (sadece oy vermek değil, genel anlamda demokrasi) sarsılmış durumda. Gün gelir, devran döner, kendi “ötekilerim” zor durumda kalırsa haklarını ne ölçüde savunabilirim, bilmiyorum.

Yazının amacı YAE’yi olabildiğince soğukkanlı bir biçimde analiz etmeye çalışmak. Çıkış noktam da İstanbul Bilgi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Murat Borovalı’nın 2016 yılında Philosophy and Social Criticism dergisinde yayımlanan “Turkey’s ‘liberal’ liberals” (Türkiye’nin liberal liberalleri) başlıklı makalesi.

Makalenin başlığında kullanılan “liberal liberal” tanımlaması basit bir kelime oyunu değil. Borovalı bu terimi, liberal bir yaşam tarzına sahip olmak, genel anlamda özgürlük ve demokrasiyi savunmakla birlikte demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin onaylamadıkları politikaları söz konusu olduğunda liberal sayılmayacak (illiberal) önlemleri destekleyen bir bakış açısının da var olduğunu belirtmek için kullanıyor. Bu kesimin referanduma yaklaşımı, “biz size demiştik” şeklinde özetlenebilir. Haklılığına a priori inanan, yani görüşlerinin çürütülebileceğini düşünmeyen bu bakış açısıyla tartışmak zaten imkansız.

“Liberal liberal” tamlaması ise demokratik yollarla seçilse bile sonradan demokrasiden uzaklaşan, özgürlükleri budayan bir iktidarla liberal ilkelere ihanet etmeden başa çıkmanın yollarını arayanları tanımlamak amacıyla seçilmiş. (Makale 2010’a odaklandığı için son birkaç seçimin şaibeli olması doğal olarak tartışma konusu değil.)

YAE konusunu bu bakış açısından tartışmak için Borovalı’nın önerdiği yol “yetmez ama evet”i, “hayır” ya da “boykot” üzerinden değil, bu pozisyonun (liberalizm içinden bakıldığında) tam tersi sayılabilecek “yetmez, o nedenle hayır” cevabına odaklanarak tartışmak. Makale, bu iki karşıt yaklaşımı beş ana konuda sergiledikleri farklı tavırlar çerçevesinde ele alıyor.

Birinci konu, bağlam. YAE’ciler referandumu, içeriği bir yana, askeri vesayetin zayıflatılması için bir fırsat olarak görüyorlar. Temmuz 2008’de AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktan kılpayı kurtulması, ortalıkta yeni bir dava için kanıt toplandığı söylentilerinin dolaşması, bu konuda bir şey yapılmasını acil hale getiriyor.

YAE’ciler, paketin özellikle yargı reformu ile ilgili önerdiği değişiklikleri, sorunlu ve yetersiz olsa da, bu yönde atılmış olumlu bir adım olarak algılıyorlar.  “Yetmez, o nedenle hayır”cılar ise bu “acilci” yaklaşımın paketin detaylı bir biçimde tartışılmasını engellediğini, reform konusundaki geniş toplumsal desteğin paketin içerdiği türden “yetersiz” adımlarla harcanmaması gerektiğini ileri sürüyorlar.

İkinci konu, referandum sonrasına dair yaklaşımlar. YAE’ciler paketin kabul edilmesiyle demokratikleşme sürecinin momentum kazanacağını, demokrasi yanlılarının güçleneceğini, daha ileri adımlar atılması için gerekli zeminin oluşacağını iddia ediyorlar. “Yetmez, o nedenle hayır”cılar ise paketin onaylanmasının tam tersi bir etki yaratacağını, toplumu pasifleştireceğini, zaten zor sağlanmış olan reforma yönelik konsensüsü yok edeceğini savunuyorlar.

Üçüncü konu, sonuçların kimin daha çok işine yarayacağı. Borovalı’ya göre, bu ve bir sonraki “iktidarın gizli gündemi” konusu, en çok yarılma yaratan konular. YAE’ciler, referandumda evet sonucu çıkmasının iktidar partisinin işine daha çok yarayacağını kabul etmekle birlikte bunu doğal görüyorlar ve genel kazanımların buna kurban edilmemesi gerektiğini iddia ediyorlar.

Somut bir örnek verecek olursak, YAE’ci bakış, yargı alanında önerilen değişikliklerin iktidar partisine özellikle hakim ve savcı atamalarında avantaj sağlayacağını düşünmekle birlikte Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı gibi bir kazanımın bu avantaj yüzünden heba edilmemesi gerektiğine inanıyor.

“Yetmez, o nedenle hayır”cı bakış ise bu kazanımların var olan durumu iyileştirmekle birlikte idealden çok uzak olduğunu, kısıtlı kazanımlar için iktidarın elinin bu kadar güçlendirilmesinin çok riskli olacağını öne sürüyorlar.

Keza YAE’ciler, iktidarın gerçek gündemi, “niyeti” ne olursa olsun, demokratikleşme yönünde atılan adımların desteklenmesi gerektiğini, bir noktada korkular gerçekleşirse onlarla o zaman mücadele edileceğini savunuyorlar. “Yetmez, o nedenle hayır”cılar ise paketin niyetten bağımsız değerlendirilemeyeceğini, önerilen değişikliklerin iktidarı ne kadar güçlendireceği dikkate alınmadan karar verilemeyeceğini düşünüyorlar.

Son anlaşmazlık konusu, önerilen değişiklerin kamuoyunda yeterince tartışılmamış olması. YAE’cilere göre koşullar imkan tanımadığı için bu anlaşılabilir bır durum ve paketi reddetmek için yeterli bir neden değil.

“Yetmez, o nedenle hayır”cılara göre ise bu konu meselenin tam da özü. Toplumun tüm kesimlerini kapsamayan referandum süreci, paketin yetersiz oluşunu da açıklıyor. Pakete katılan “tatlandırıcılar” yeterince tartışılmadığı için iktidarın asıl niyetinin demokratikleşme olmadığı kanısı da güçleniyor.

Murat Borovalı’nın makalesini bu kadar ayrıntılı özetlememin konuya ışık tutması dışında nedenleri de var. Öncelikle makale, ciddi yarılmalara yol açmış bir konuyu bile serinkanlı bir şekilde, temel akademik ilkelerden ödün vermeden analiz etmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Üstelik bunu siyaset teorisinde yerleşik bir gelenek olan liberalizmin içinden, liberal argümanları kullanarak yapıyor. Yani Türkiye’de bazı sol çevrelerde “küfür” yerine kullanılan liberalizmin de 2010 referandumunda “hayır” oyu vermek için yeterli sayıda argüman üretebileceğini gösteriyor.

Bu tür bir yaklaşım kırmıyor, dökmüyor; kişileri hedef göstermiyor (zaten makalede tek bir isim bile geçmiyor). Daha da önemlisi, referandumu tarihsel bağlamına oturtuyor; referandum, tek başına Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bir kırılma noktası olarak değerlendirilmiyor. Diğer yandan 2010’un sembolik önemi de reddedilmiyor; bugün kamuoyunda hala tartışılan evet ya da hayır yanlısı tüm görüşler eşit bir şekilde sunuluyor.

Böyle bakıldığında referandumda atılan oyun renginin tek bir kritere göre belirlenmediği, 2010 öncesi-sonrası kopuşlar ve süreklilikler, var olan ideolojik koşullanmalar, değer yargıları dikkate alınmadan anlaşılamayacağı açıkça görülüyor. Türkiye’nin bugün otokrasi olmasının tek nedeni bu referandum değil. Sürece katkısı olduğu kuşkusuz; en azından AKP’nin ordu karşısında özgüven kazanması ve kendi ideolojisini dayatmada daha cesur hareket etmeye başlaması bağlamında.

Yine de neden örneğin 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ya da 2010 sonrası Gezi olayları, Temmuz 2015 seçim sonuçlarının yok sayılması, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, CHP’nin milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vermesi değil de YAE bu kadar derin bir yarılma yaratıyor?

Bu soruların cevabı bir sonraki yazıda...