‘Yetmez ama evet’ demiştim…

Şu “yetmez ama evet” tartışması dönüp dolaştı, on sene sonra özür dileyecek misin, özür dilemeyecek misin çaçaronluğuna takıldı.

“Yetmez ama evet” diyen kesim sayıca çok az olmakla beraber, referanduma ciddi meşruiyet kazandırdığı için etkisi çok büyük oldu.

Dalgaları çıkaran küçük bir taş olsa da, sel gitti kumu kaldı, Haydar Ergülen fitili ateşleyince bilindik zevat hemen hakaretnamelerini yazmaya koyuldu.

Alper Budka, Gazete Duvar’daki “özel haber”inde “yetmez ama evet” mevzuunu yeniden masaya yatırmış.

Alper, “yetmez ama evet” dedikleri için pişman olup olmadıklarını, bugün olsa gene aynı tavrı takınıp takınmayacaklarını sormuş.

Ortada pişman olacak bir şey olmadığı için tabii ki kimse pişmanım gibi bir söz sarf etmemiş.

Gerçi, Baskın Oran, bu “yazması olup da okuması olmayan laikçi ihvana” tane tane anlattı ama o kesim anlamamak üzere dinlediği için ilk fırsatta aynı papağanlığa döneceklerdir.

Adalet Ağaoğlu gibi büyük bir romancıyı bile, öldüğü gün, “yetmez ama evet” deyişiyle hatırlayan, böylesine onulmaz bir hınçla saldıran kesimi bir şeye ikna etmek imkânsız.

Ama bu pişman mısın, hemen pişman ol, özür dile, nedamet getir tavrı da ilk değil.

Ayrıca, iş öyle bir hale geldi ki, sanki bu ülkede ekonomi Norveç, demokrasi İngiltere standartlarındaydı da, bir anda nevzuhur birileri, onlara teşne olan bir avuç “hain” ile birlikte iktidarı ele geçirip her şeyi mahvetti.

Bir kere, her şeyden önce, 2010 senesindeki bir tavrın, o günkü şartlarla değerlendirilmesi gerekir.

Bahtin’in “kronotop” diye kavramsallaştırdığı uyuşmazlığın ne olduğunu Haydar Ergülen mutlaka biliyordur.

Peki, yetmez ama evetçiler neden özür dileyeceklermiş?

“Yetmez ama evet” diyenlere Tayyip Erdoğan balkondan teşekkür etti ya ondan.

Haydar Ergülen de, 2010’da Tayyip Erdoğan’ın bir kahvaltı davetine icabet ettiği için özür diliyormuş.

Evvela, şu taşları yerli yerine bir koyalım.

Tayyip Erdoğan’a muhalif olmak başka bir şey, onu -ve dolayısıyla ona oy veren milyonlarca insanı- yok saymak başka bir şey.

Üstelik, anladığım kadarıyla Tayyip Erdoğan, içinde Haydar Ergülen’in de bulunduğu bir grubu kahvaltıya davet etmiş, görüş alışverişinde bulunmuşlar, bu kadar.

Burada özür dilenecek tek bir şey var, o da Haydar Bey’in on sene sonra mahalleye yaranma çabası, bence utanç verici olan sadece bu.

2010 senesinde Tayyip Erdoğan, seçimleri kazanan, bütün meşruiyetini sandıktan alan, arkasında büyük bir halk desteği olan bir başbakan.

Kahvaltıya da gidilir, yemeğe de gidilir, ödül de alınır, sohbet de edilir, seyahate de çıkılır, bundan da ülkeye sadece iyilik gelir.

Ama siz en baştan ona öcü gibi yaklaşırsanız, en nihayetinde sizlerin olmadığı bir düzen kurulur ve Erdoğan da onun başındaki yerini alır.

Zaten bugün söylenen sözlerin özünde de bu yok mu, kadroların niteliksizliğinden dem vurmuyor mu herkes, televizyondaki tartışma programlarının kalitesi on sene önce neredeydi şimdi nerede?

Sol, Ergülen’in hayal ettiği gibi iktidarı yok sayarsa ne olacağını bugün görüyoruz.

Erdoğan’ın yanında Ali Bayramoğlu’nun, Cengiz Çandar’ın, Kezban Hatemi’nin olmasını mı tercih edersiniz yoksa Dilipak ve şürekasının mı?

Hangisi ülkenin daha demokratik, daha müreffeh olmasına yol açabilir?

Cafer Solgun ise Alper’e verdiği demeçte, “böyle olacağını bilseydim boykot ederdim,” dedikten sonra, Davul’daki köşesinde daha detaylı bir tartışmaya girişmiş.

Bugünden geriye bakarak değil, o günün gerçeklerini baz alarak onüç soru sormuş.

İlk dördünü alıntılıyorum:

“AKP’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmayı dış politikasının merkezine koyduğu dönemde sizin tavrınız neydi? ‘Yok, AB neyimize gerek! Ortadoğu’nun süper gücü olalım biz’ filan mı diyordunuz?

Darbecilerden, özellikle 28 Şubatçılardan miras ‘Rejim elden gidiyor, laiklik elden gidiyor’ kampanya ve kutuplaştırma siyasetinde nerede duruyordunuz? ‘Ordu göreve’ pankartları açılan mitinglerde hangi sloganları haykırıyordunuz?

Başörtülü kadınların eğitim başta olmak üzere en temel hakları çiğnenirken ‘oh olsun’ mu diyordunuz?

Cumhurbaşkanı seçimlerinde ‘Cumhurbaşkanı eşi başörtülü olmaz, olabilemez!’ tavrı içinde miydiniz? 367 krizi çıkarıldığında ‘İyi ki bir derin devletimiz, derin yargımız var’ diye mi düşündünüz? Genelkurmay’ın ‘e-muhtırası’nı duyunca kabınıza sığamadınız mı coşkudan? AKP’ye kapatma davası açıldığında Perinçekgillerle aynı heyecanı mı paylaştınız?”

Ben de sandığa “yetmez ama evet” demeye giderken, benzer soruları kendime sormuştum.

“Bugün olsa” diye bir şey yok, o güne geri dönülse ve bütün şartlar o günkü gibi olsa, hiç düşünmeden yeniden “yetmez ama evet” derdim.

Görüşmem de, konuşmam da, gitmem de, bakmam da demek apolitik olmanın bir versiyonudur, Erdoğan’ı yalnızlığa mahkûm etmektir, onun yalnızlığını paylaşan insanları potansiyel hain görmektir, bir özür dilenmesi gerekiyorsa, bu paranoyak bakıştan ötürü dilenmesi gerekir.

Keşke Doğan Hızlan’ın “bir şiir dervişi” diye nitelediği Haydar Ergülen, bugün Beştepe’ye yakın olsa ve daha çok demokrasi, daha çok insan hakları için sesimizi ulaştırsa, gazetecilerin özgürlüğü için bir şeyler yapsa, iklim krizi konuşsa bu ülke, sağlığın ve eğitimin kalitesini nasıl yükselteceğini konuşsa, şiir, müzik, bale, opera, edebiyat konuşsa…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.