İranlı şair Füruğ'u sahneye taşıyan Nazan Kesal Ahval'e konuştu: Dili kesilen kadınlar bizde de çok

Usta oyuncu Nazan Kesal’la yeni oyunu “Yaralarım Aşktandır” ve oyunculuğu üzerine dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdik. Usta oyuncu, İranlı ilk kadın yazar, şair Füruğ Ferruhzad’ın iki gün bekletilen cenazesinde yaşanan olayı sahneliyor.

25 yıllık hasretin sahneye taşındığını belirten Kesal, “Bir kadın olarak, bir insan olarak ne gibi sıkıntılar yaşadığını, çelişkilerini, geleneğin ve eril dünyanın dayatmaları ile o coğrafyada nasıl insan kalınır merak ettim. Füruğ olmak, yani kendi olmaya çalışan bir kadınının hikâyesi ve varoluş mücadelesiydi arzu ettiğim. Bu yüzden bu oyunun içimdeki yolculuğu uzun sürdü” dedi.

Fotoğraf: Mustafa Çinkaya

“Yaralarım Aşktandır” adlı oyununuzla başlamak istiyorum. Bir röportajınızda 25 yıllık bir özlemin ardından çıkan bir oyun demişsiniz. Neden 25 yıl beklediniz?

25 yıl beklememin sebebi, biraz da mecburiyetlerim ve çalışma hayatım. Devlet Tiyatrosunda ve sektörde yoğun çalışan bir oyuncu oldum hep. Füruğ’u projelendirmeye vakit de yoktu o yıllarda. Emekli olunca kafam ve ruhum rahatladı. Füruğ’a dair yazılmış bir oyun da yoktu Türkiye’de.

Daha önce 2001 yılında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndayken sadece Füruğ’un şiirlerini kolajlayıp bir performans gerçekleştirmiştim 8 Mart Dünya Kadınlar gününde… Fakat oradaki performanstan da anlamıştım zaten sadece şiirleri ile Füruğ’u anlatmak eksik olacaktı sahnede. Bir kadın yazarın elinden çıkmış bir oyun olsa ne müthiş olur diye düşünmüştüm. Etkileyici bir yaşamı vardı Füruğ’un. Acılarla, mücadeleyle, tutkuyla yaşanmış kısa ömür. Tiyatro oyunu olmalıydı o zaman ve seyircinin de kendini dönüştürebileceği, etkileyici bir yaşamı anlatabilirdim sahnede.

Fotoğraf: Mustafa Çinkaya

Bir kadın olarak, bir insan olarak ne gibi sıkıntılar yaşadığını, çelişkilerini, geleneğin ve eril dünyanın dayatmaları ile o coğrafyada nasıl insan kalınır merak ettim. Füruğ olmak, yani kendi olmaya çalışan bir kadınının hikâyesi ve varoluş mücadelesiydi arzu ettiğim.  Bu yüzden bu oyunun içimdeki yolculuğu uzun sürdü. İyi ki de uzun sürmüş bu yolculuk. Zaman içimdeki Füruğ’u daha da derinleştirdi ve büyüttü.

Şebnem İşigüzel güçlü kalemiyle o kısacık yaşamı öyle yazdı ki aynı coğrafyada yaşayan kadınların da sesi oldu bu oyun. Berfin Zenderlioğlu yönetti. İlk projeyi Berfin’le konuşmaya başladık sonra Deniz (yönetmen yardımcısı), Şebnem, Cem derken zorlu bir yolculuğa çıktık. Füruğ’un yaşamı kadar sancılı geçti provalar ama nihayet doğum gerçekleşti işte. Bana boşuna yaşamadığım hissini bir kez daha hatırlattığı için minnettarım bu projede emeği geçenlere. İyi ki 25 yıl boyunca hiç vazgeçmemişim Füruğ oynama hissimden. Mutluyum “Yaralarım Aşktandır” ı oynamaktan.

Fotoğraf: Mustafa Çinkaya

Füruğ’u ilk tanımanız eşiniz Ercan Kesal’ın “Sonsuz Bir Gün Batımı” adlı kitabını hediye etmesiyle başlamış.

Evet. “Sonsuz Bir Gün Batımı” kitabını hediye etmişti. Kitabı okuduğumda çarpıldım. Müthiş şiirler. Dünyaya şiiriyle ve kişiliği ile damga vurmuş öncü bir kadını tanımış oldum Ercan sayesinde. Füruğ’daki isyanının ve derin hüznün arkasındaki sebepleri aradım düşündüm. Ailesi, çevresi ve koca ülke elbirliğiyle Füruğ’u yok etmek istemişler. Haşim Hüsrevşahi “İran’da kadınsanız dili kesilmiştir Füruğ’un ölümüyle” demiş bir yazısında. Dili kesilen kadınlar bizde de çok. Yaşadıkları çok hüzünlü, çok kederli Füruğ’un, derin ve yalnız bir kadın olarak ölmüş 32 yaşında.

18 Mart’ta oyunu ilk sahnelediğinizde Ercan Kesal oyunu izlediğinde nasıl yorumladı?

Ercan’a minnettarım uzun ve sancılı prova sürecinde- bir yandan da Halka’nın setine gidiyorum-evdeki yokluğumu aratmadığı ve desteğini hissettirdiği için. İlk galada izledi oyunumuzu birçok dostumuzla beraber… Benim kadar heyecanlıydı… Çok beğendi. Kritiklerini yaptı. Sürpriz olsun dedi provalarıma gelmedi. Onu en çok etkileyen oyunda bir insanın çoğunluk gibi düşünmediği için ölüsünün iki gün bekletilmesi fikri. Gömülmeyen bir ölüyüm çürüyen ve kokan bir kadın. Çürüdüğünü fark ettikçe yaşama sarılıyor anlatmak istiyor ben de vardım diyor. Oyuna böyle bir sahneyle başlıyoruz. Füruğ aslında insan olma mücadelesi vermişti yaşadığı toplumda… Tamamen gerçek bir olay… Füruğ öldükten sonra onu gömmek istememiş mollalar; aykırı, cadı ve şeytan olarak lanse ettiği için iki gün bekletmişler cenazesini… Şair dostları izin verilmese de onu toprağa emanet etmişler yine de. En çok  bu yönleri etkilemişti…


Fotoğraf: Mustafa Çinkaya

Sizin ve Türkiye’deki kadınların Füruğ’la ortak yönü var mıdır sizce?

Bizim gibi aynı coğrafyada yaşayan tüm kadınlar benzer kaderi yaşamış ve hala yaşıyor. Küçücük çocuklara tecavüz ediliyor, kadınlar ya öldürülüyor ya şiddete maruz kalıyor. Erkeğin korunduğu kadının kaderine terkedildiği bir coğrafyada yaşamak zor. Eril algı kadını yok saydığı müddetçe bu ve benzeri konular ele alınacak sanatta. Oyunlar oynanacak ve oynanmalı. Nasıl mücadele edebiliriz başka türlü. Kabul edilebilir bir kadın algısı yok bu coğrafyada. Kadına bakış açısının değişmediği, kapalı, baskıcı, geleneksel toplumlarda, özellikle bize benzeyen coğrafyalarda kadına biçilmiş rol bu. Bu rolü reddetmiş bir kadın Füruğ… Reddetmemesi mümkün mü kendine saygı duyan bir kadının.

Sizin söylediğiniz bir söz var… “şüphe eden bir toplum değiliz, razı olan bir toplumuz…” Bütün bu yaşananların ardında aslında bize biçilen kaftanlara razı olmak mı yatıyor?

Yeryüzündeki bize servis edilen doğruların, düşüncelerin gerçek olup olmadığının sorgulanması gerektiğini düşünen bir insanım. Neşet baba bile türküsünü yakmış işte:)Ah Yalan dünya! Şüphe iyidir kendine getirir bizi insan olmaya yaklaştırır. Çocuk yaşlarımda bile bana “senin rolün bu” dediklerinde “o senin benden istediğin rol, başka bir şey benim istediğim” diyerek tepki gösterirdim. Bir şeyi düşünmeden, algılamadan kabul etmek toplumsal bir refleks ama bu insanın kendi iradesiyle, kendi öyküsüyle çok doğru orantılı bir şey… “Birey olabilmek” çok önemli ve asıl mesele bu. Nasıl yaşayacağını kime inanmayacağını ya da inanacağını sen belirlemelisin. Birey şüphe eder… Olamayan iman eder. Şüphe etmeyen, tartışmayan, düşünmeyen, teslim olan insan yönetilmeye, o topluluğun içerisinde sürüklenmeye, kaybolmaya mahkûmdur.

Bu anlattıklarınızdan yola çıkarak. Türkiye’deki kutuplaşmaların altında yatan sebebin birey olamamaktan geçtiğimi söyleyebilir miyiz?

Tabii ki… Birey olmak demek aslında yalnız olmak demek. Bunu göze almak hiç kolay bir şey değil. Toplum kendisi gibi düşünen suç işlemiş bir vatandaşın suçunu örtbas edebiliyor suç ortakları çoğalıyor korunuyor gizleniyor suç unsuru yok ediliyor ve suç işleyen kaybolabiliyor ama yalnızken çırılçıplaksınız. Herkesi karşınıza alıyorsunuz. Direnç de burada başlıyor, insan olma mücadelesi de burada başlıyor.

“Bazı meslektaşlarım sokakta tanınmadığında rahatsız oluyorlar ben ise tanındığım zaman” demişsiniz, hala aynı noktada mısınız?

(Gülüşmeler) Ne değiştirebilir ki beni tabii aynı noktadayım. Birileri beni tanısın diye çaba sarf etmiyorum. Oyunculuk inandırma sanatı ise aynı zamanda. Göz önünde -gerekli gereksiz -olmamak lazım kanımca. Hayat mottom beni özgürleştiriyor, huzur veriyor. Kaybolmak güzel.

Ama yaptığınız iş tanınmayı gerektiriyor…

Ne yazık ki. Ekranda iş yapıyorum kitleler izliyor, tiyatroda da sinemada da seyirciye iş yapıyorum. Tabii ki o seyircinin beğenisini almak benim için çok kıymetli… Benim fark ettiğim şey şu; o beğeniyi fark edip unutmak lazım. Eğer unutmazsam başka bir işimde kendimi sıfırlayıp yeni bir role giremem… Genelde oyuncu olduğumu unutarak yaşıyorum. Birazdan oyunum için sahneye çıkacağım Füruğ’u oynayacağım, oyun bittikten sonra Nazan olup hayatıma devam edeceğim. Fazilet Hanım ve Kızları dizisinde Fazilet karakterini 50 bölüm oynadım, setten çıkınca evime gidip Ercan’ın eşi Poyraz’ın annesi, olmaya devam ettim. Eğer mesleki başarıdaki görece alkışları hayatımın her alanına taşırsam hastalıklı narsist bir kişilikle yaşarım ki oldukça tehlikeli bir şey…

Ünlüler camiasında bana göre iki türlü insan var. Biri sadece ünlü olur, diğeri ise ünlülüğünü sanatçılığa çevirmek için emek verir… Sadece “ünlü” olarak kalır birçok insan… Sanatçı olduğunuzda sosyal medya paylaşımlarınıza gelen “like”ların kölesi olmuyorsunuz. Siz kendinizi “ünlü oldum, çok beğenilmeliyim” hastalığından nasıl uzak tutabiliyorsunuz?

Bu kendimi sanatın içinde tarif ettiğim yerle çok doğru orantılı. Dünyada insan eliyle icat edilen yaşatılan o kadar çok kötülük var ki sanat yapmak için de o kadar sebep var. Benim sanatın içinde olma sebebim yeteneğim doğrultusunda oyunculuk ya da yönetmenlik yapma refleksim bu. Sanat yapma sebebim böyleyse popüler olmak, daha çok görünür olmak ya da herkes beni tanısın diye bu işi yapmıyorum. Anlam arıyorum yaşarken de böyle rol oynarken de. Dünyada o kadar çok kötülük varken sanatla bunu umuda çevirmek anlamlı. İki tip insanı bana sordunuz ya… Ben bir tanesiyle hiç ilgilenmiyorum ürettiğim şeylerin alıcısına ve bana ne kattığı ya da katacağı daha heyecan verici popülerlikten.

Medyada Kesal Ailesi magazinel olaylarla gündeme hiç gelmiyor. Yaptığınız işlerle gündemdesiniz. Magazin bulaşmamayı nasıl başarıyorsunuz?

Özsaygımızı koruyarak. Yaşamım, özel hayatım bana ait bir şey… Adı üstünde özel işte.

Mesela eşinizin aldığı yüzük haber olmuyor ama bazı isimler özellikle haber olması için adeta çaba sarf ediyorlar…

Niye olsun? Bu ülkede gerçekten çok ciddi yoksulluk var. Toplumda yoksul kesim işsiz ya da asgari ücretle yaşıyor. Yemek yediğimiz masaları, pahalı çantaları, kıyafetleri kısacası gösteriş için tüketmek ve yaşamak çok trajik. Kapitalizmin insanla imtihanı birçok şey. Para, güzellik , şan, şöhret kapitalizmin oyuncakları. Uzunca bir zaman daha meşgul edecek insanlığı

Bir role hazırlandığınız da o rolün doğumu ne kadar sürüyor ve aşamalarının ‘sizce’si nedir?

Tiyatroda bir rolü çıkarabilmek için altı haftalık bir prova sürecimiz oluyor. Oyun metnimi okuduğum anda, o rol benim hayalime düşüyor mu düşmüyor mu? Ona dikkat ederim. Okuduğum o rolü hayal edebiliyor muyum? İnsan hayal ettiği şeyin peşinden gider… O rol benim hayalime düştüyse o rolü arayıp bulmaya başlıyorum.

Nerede yaşar, nasıl konuşur, nasıl yürür, diğer karakterlerle ilişkisi nasıldır, öyküsü nedir bu karakterin, nasıl bir geçmişi vardır acaba? Bu düzeyde yapıyorum kendi egzersizlerimi. O sorular beni hiç tanımadığım birini tanıma sürecimde kılavuzum oluyor, yardımcı oluyor. Daha sonra bir senaristin hayalini ekiple birlikte ete kemiğe büründürüyoruz. Sinemada da aşağı yukarı aynı süreci yaşıyorum.

Oyunculuk dersleri veriyorsunuz. Günümüz öğrencileri sanatı mı yoksa popülerliği mi ön planda tutuyor. Sizin gözlemleriniz ne yönde?


“Ünlü olmak isteyenler benim dersime gelmesin” diyorum ben. Buna da inanıyorum. Sadece “ünlü” olmak için yola çıkan biri oyuncu olamaz. Olursa bile bir projelik olur ve bunun devamı gelmez. Oysa iyi bir oyuncuysanız 70 yaşına gelseniz bile size başvurabilirler… Gençlerde oluyor böyle ünlü olma hevesi… Ama benim dersime geldiklerinde oyunculuğun öyle bir şeyden ibaret olmadığını anlıyorlar. Fena taşa çarpıyorlar ama bunun daha değerli olduğunu anlayıp gidiyorlar.

Şimdilerde Çukur’da İdris Baba karakterine hayat veren eşinizi nasıl ikna ettiniz oyunculuğa peki?

Ercan iyi bir anlatıcı. Çok güzel konuşur ve güzel anlatır. İnsanların sizi pür dikkat dinliyor olması sizin iyi oyuncu olduğunuzu gösteren bir işarettir. Konuştuğun dinleniyorsa, oynadığın aynı samimiyetteyse izlenir. Daha kameraya ihtiyaç duymadan söylüyorum bunu… O zamanlar fark etmiştim. Ercan’ın aklında olmayan bir şeydi oyunculuk. Cesaret verdim sadece. Yemek masalarında insan gözüne anlatıyorsun burada ise bir objektife anlatıyorsun. Onu bir insan gibi düşündüğün zaman aslında hiçbir şey değişmiyor. Sinema oyunculuğunda en önemli şey yazılan senaryodaki karakterin o oyuncuya uygun olup olmaması. Daha gerçekçi, daha inandırıcı oyunlara, oyunculara teslim edilir rol. Ercan hayatta da kendi gibi olmayı tercih ettiği için gören yönetmen gözü bunu fark ediyordu. Ercan’ın sadece cesarete ihtiyacı vardı.

Ercan Kesal’ın “Nasipse Adayız” adlı kitabı senaryolaştırılıp filmi çekildi. Siz de rol aldınız. Filmi bize anlatır mısınız? Bir de ne zaman izleyici ile buluşacak?

Film festival yolculuğuna başladı. Nerelerde kabul görür bilmiyoruz. Sonrasında da 2019 sonu gibi vizyonu girmesi planlanıyor.

Ercan ın 2000’li yıllarda böyle bir deneyimi oldu belediye başkan aday adaylığı. Bu deneyim de bir filme vesile oldu. “Nasipse Adayız” Ercan’ın yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi. Filmde kahramanı Kemal’in boşanmış eski eşini oynadım. Değerli oyuncular destek verdi filme… İzledim ve içime sinen bir film oldu.

Halka dizisi eleştirmenler tarafından “Türkiye’nin en mantıklı dizisi” olarak gösteriliyor. Reytingleri ise hiç iç açıcı değil. Siz neler söylemek istersiniz?

Ben Halka’yı seviyorum, içinde olmaktan mutluyum. İç içe geçmiş bir suç örgütü. Senaryo çok başarılı. Bulmaca gibi. Her yapımcının göze alabileceği bir iş değil Halka… Kaliteli bir iş… Seyircisiyle dalga geçmeyen, seyircisinin aklıyla oynamayan bir dizi Halka… Bu çok önemli bence… Seyirciye diyor ki “Sen aptal değilsin, sana öyle bir dünya kuracağım ki sen kendi aklınla bu dünyadaki karakterleri ve figürleri hepsini birbirine bağlayacaksın”. Anlayana iyi geliyor.