Sertaç Aktan
Oca 27 2018

Kati Piri: 'Kürt sorunu Türkiye’de çözülemeyince Suriye’ye kaydı'

Hollandalı Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri'ye göre Türkiye’nin iç sorunları kaçınılmaz olarak dış politikada da sorun haline geliyor. Askeri çözümler, gerçek sorunları çözemez veya halının altına itemez, diyor Piri.

Ona, bir Avrupalı olarak eğer Türkiye’nin sınırları daha güvenli olursa kendindi daha güvende hisseder mi diye sorduğumda şu cevabı aldım:

“Avrupa’da Kürt milislerin tehdidi altında değiliz, asıl tehdit IŞİD ve Türkiye buna hiç öncelik tanımıyor.”

Ahval için söyleşimizde ayrıca Türkiye’nin “görmezden gelinen” Anayasa Mahkemesi, Gümrük Birliği’nde sıradaki adım, Türk mevkidaşlarıyla ilişkileri, CHP hakkındaki düşünceleri ve AB-Türkiye ilişkilerinde ‘dönüşü olmayacak nokta’ gibi konulardan da bahsettik...

Hükümet yetkilileri operasyona karşı gelmenin terörü desteklemek olarak düşünüleceğini açıkça söylüyor. Yüzden fazla gözaltı var ve bazıları tutuklandı. Afrin operasyonu size göre Türkiye’de ifade, görüş belirtme ve basın özgürlüğünü nasıl etkileyecek?

Türkiye raportörü olarak görevim daha çok yurtiçindeki gelişmelere odaklanmak, dış politikasıyla fazla ilgilenmiyorum.

Askeri operasyon veya hükümetin politikaları olsun, son iki güne baktığımızda hoşnutsuzluğu barışçıl biçimde ifade etmenin cezalandırıldığını görüyoruz.

Birçok insan sadece tweet yazmaktan tutuklanıyor. Kişisel olarak da tanıdığım Kürt aktivist Nurcan Baysal da bunlardan biri.

Bu bir şiddet yöntemi veya teröre destek değildir. Avrupa’da böyle bakmıyoruz. Bu kişiler hükümet politikalarından memnun olmadıkları için tutuklanan ilk  insanlar da değil.

Ne yazık ki Afrin operasyonu beraberinde devamına şahit oluyoruz.

Aslında tam şu anda bu konuyu konuştuğumuz bir toplantıdan geliyorum. Önümüzdeki ay Türkiye’deki insan haklarının durumunu konuşacağız.

Arka plandaki raporcum ile ‘Belli başlı konuları isimlendirmeli miyiz?’ diye konuştuk. Dediğim gibi bu bir ‘dahili’ insan hakları konusu fakat Afrin’i de konuşmak zorunda kaldık. 

Kürtlerle uzlaşma görüşmeleri ortadan kalktığından beri Kürt konusunda olumlu gelişmelerden bahsetmek zordu zaten. Hala milletvekilleri hapiste, Kürt asıllı 79 belediye başkanı hapiste, güneydoğuda hala güvenlik operasyonları sürüyor.

Sonuç olarak hepimiz bu konunun askeri yollarla çözülemeyeceğini, sadece siyasi yollarla çözülebileceğini biliyoruz.

Kürt sorunu Türkiye’de çözülemeyince, bir nevi Suriye’ye doğru kaydı. Kürt nüfusunuzun çoğunluğu haklı taleplere sahip, bu yüzden yurtiçindeki bir sorun dış politika sorunu haline geldi.


Bir Avrupalı olarak, Türkiye’nin Afrin gibi operasyonlarla IŞİD ve Avrupa’ya ulaşabilecek diğer olası tehditlere karşı sınırlarını güvenceye almasıyla beraber daha güvende hissediyor musunuz?
 

Genel olarak Avrupa’da Suriye’de ne kadar çok farklı grubun işin içinde olduğunu hafife alıyoruz. Konu artık elbette Suriyeliler değil, Türkiye sınırdan uzakta yaşayan bizlere göre çok daha fazla etkilendi. Türkiye mültecilerden ve yabancı savaşçılardan etkilendi. Türkiye diğer tüm ülkelerden fazla etkilendi.

Konu şu, bizim için Kürt milisler, PKK veya çeşitleri bir tehdit değil. PKK Hollanda, Belçika veya Fransa’da saldırılar düzenlemiyor.

Bizim için Suriye konusunda insani felaketler haricinde tehdit IŞİD. Türkiye için bir numaralı tehdit IŞİD değil.

PKK ile onlarca yıllık savaştan sonra, çatışma şimdi Suriye’ye kaydı ve IŞİD bir öncelik değil. Bu durum IŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyonda da kendini gösterdi.


Türk hükümeti ayrıca operasyon sayesinde mültecilerin evlerine dönebileceğini söylüyor. Bu fikir sizin için bir şey değiştiriyor mu? Olayları daha olumlu görmenizi sağlıyor mu?


Bakın, mülteciler Kürt olsalar da olmasalar da oradalar. Çoğu bir gün geri dönmek istiyor. Bunu sağlamak için daha fazla askeri operasyona ihtiyaç yok. Siyasi çözümler üretmek zorundayız.

Bunun için de BM gibi, çatışmalarda yer almayan tarafsız kurumlara ihtiyaç var. Bana göre sadece uluslararası meşrüiyete sahip tarafsız bir süreç bunu başarabilir.
 

2017 Şubat ayında, “eğer referandumdan ‘evet’ çıkarsa, AB yeni Türkiye sisteminin Kopenhag Kriterleri’ne uyup uymadığını tekrar değerlendirecek” dediniz.

Referandumun üzerinden çok zaman geçti ve bu sırada AB’nin hükümeti kızdırmamak için ilerleme raporlarını ertelediğini bile gördük. Size göre AB gerekli değerlendirmeleri yapıp buna göre davrandı mı?


AB henüz bu değerlendirmeyi yapmadı. Komisyon bunun Nisan raporunda yer alacağını söylüyor ve ayrıca ben biliyorum ki bazı üye ülkeler, Türkiye siyasi değerlendirmesinin öne alınması için uğraşıyor.

Zaten sonucun ne olacağı konusunda pek şüphe olduğunu düşünmüyorum. Elimizde zaten anayasada yapılan değişiklikler hakkındaki derin endişeleri dile getiren Avrupa Konseyi Venedik Komisyon raporu var. Ben ve parlamentonun büyük çoğunluğu da bu endişeleri paylaşıyoruz.

2019’da eğer bu değişiklikler olduğu gibi yürürlüğe girerse zaten o noktadan sonra Türkiye’nin olası üyeli konusunda konuşmayı bırakmalıyız. Bizim için kırmızı çizgi bu, ‘dönüşü olmayan nokta’ da diyebiliriz, anayasal reformların 2019’da yürürlüğe girmesi.

Türkiye AB Bakanı geçtiğimiz yıl sizinle çift taraflı görüşmelerde bulunmak istemedi ve “Sayın Piri HDP’nin tercümanı gibi davranıyor. Çelik bu hafta Brüksel’de. Onunla buluşmayı planlıyor musunuz veya herhangi bir temasınız oldu mu?
 

Bildiğiniz gibi Kasım 2016’da HDP milletvekilleri ve Cumhuriyet’ten 10 gazetecinin tutuklanmasından sonra duruşumuzu net bir şekilde belli ederek üyelik görüşmelerinin dondurulmasını istedik.

Hatta Dışişleri Komite Başkanımız Elmar Brok ile Türkiye’ye geldik. Fakat bize Bay Brok’un kabul edileceği ama benim kabul edilmeyeceğim söylendi.

Bu garip bir durumdu çünkü o da aynı karar için oy vermişti. Son olarak Şubat 2017’de Türkiye’ye geldim ve resmi mevkidaşlarımşa toplantılar yaptım.

Sayın Çelik ile Brüksel ziyaretlerinden birinde görüştüm ama bu gelişinde bir temasımız olmadı zira önceden bir toplantı ayarlamamıştık.

Bence geçen hafta bile zaten kimsenin geldiğinden haberi yoktu. Ben sadece kişisel olarak diyebilirim ki kendisiyle bir sorunumu yok. Ben her zaman diyalog için açığım ve hiçbir zaman benimle görüşmek isteyen bir Türk delegasyonuna ‘hayır’ demedim.


Biraz da Gümrük Birliği’ni konuşalım. Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra yazdığınız taslak raporda, “Avrupa Parlamentosu gümrük birliğinin modernize edilmesi konusunda görüşmelerin başlamasına yeşil ışık yakacak. Bu da ilişkilerin önemli temel taşlarından biri.” dediniz.

Ancak daha sonra parlamentoda çoğunluk oyuyla 2017 Haziran ayına kabul edilen rapora göre gümrük birliğinin modernleştirilmesi için bazı siyasi kriterler bulunuyor. Yedi ay geçti; bu tavır değişikliği sizce şu ana kadar faydalı oldu mu? Parlamentonun bu konudaki duruşu ne?
 

Ben taslak bir rapor yazdığım zaman onlar benim yorumlarım fakat ortak bir pozisyon aldığımız zaman bu Avrupa Parlamentosu’nun resmi görüşü haline geliyor.

O noktadan sonra ben de parlamentonun ortak görüşünü savunmak zorundayım çünkü bu karara varılmış. Gümrük Birliği’nin modernleştirilmesini net olarak Almanya engelledi ve şimdi aynı durumu Almanya’daki koalisyon görüşmelerinde de görüyoruz.

Türk hükümeti nezdinde AB’nin siyasi çekiciliğini kaybettiği net olarak görülüyor. Eğer siyasi olarak biraz daha değerli olsaydık, endişelerimiz hakkında elimiz biraz daha güçlü olurdu, öyle değil mi? Son yıllarda hiçbir endişemiz ciddiye alınmadı. AB hangi açıdan Türkiye için çekici durumda? Bence ekonomik olarak.

Bu yüzden siyasi ilişkileri çözümlemek için ekonomik yolları kullanmak zorundayız. Gümrük Birliği’nin iki yıl önce konuşmuş olsaydık, sadece teknik konuları tartışılırdı.

AB ve Türkiye için neler faydalı olacak, onlara bakardık. Fakat şu anda durum kökten değişti çünkü daha iyi bir Gümrük Birliği kuracaksak, işleyen bir hukuk sistemi, yatırımları, ticareti ve her türlü işi denetleyen bağımsız bir yargı olduğundan emin olmak zorundayız.

Bu yüzden de, ilerleme sağlanabilecek tek konu bile son derece politikleşti. Mesela benim ülkemi ele alalım, halen Türkiye’de bir büyükelçimiz yok.

Bu durumdayken, başbakanımız Gümrük Birliği’nin geliştirilmesine katkıda bulunduğumuzu meclise ve halka nasıl izah edebilir? Çok zor. Almanya için de aynı durum. Deniz Yücel hapiste olduğu sürece, Alman bir politikacı nasıl ‘bunun önemi yok’ diyebilir?

Pazarlıklara başlamadan önce bazı olumlu sinyaller görmemiz gerekiyor. Pazarlıklar yıllarca sürebilir fakat bize konuyu ciddiye aldığınızı gösteren tek bir sinyal verin.

 

Görüşmelerin sürdüğü bir ülkede yerel bir mahkemenin anayasa mahkemesini görmezden geldiğine şahit olduğunuzda, bu sadece AB’nin endişelerine mi ekleniyor yoksa bardağı taşıran son damla mı?


Bu durum diğer tüm davaları da etkileyebileceği için son derece önemli ve temel bir konu. Türkiye’nin Avrupa Konseyi ile tüm ilişkisini de etkileyecek.

Bu davadan anladığımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gelmeden önce yurtiçinde sona erdirilecek bir yasal süreç yok. Böyle bir şey de binlerce davanın doğrudan AİHM’ye gitmesi anlamına gelir, bu da çöküş demektir. Konsey bununla başa çıkamaz.

 

Bu kadar temel bir konuysa, AB komisyonu neden cevap vermek için altı gün bekledi?
 

Şöyle diyeyim; konu AB’nin geç cevap vermesi veya nasıl cevap verdiğinden çok daha ciddi.

Dediniz ki; “Yaklaşan AB-Türkiye zirvesi sadece fotoğraf çekimi olmamalı. Somut sonuçlar çıkmalı.” Eğer bir tane işe yarayacak somut sonuç seçecek olsanız bu ne olurdu? OHAL’in sona ermesi? Gazetecilerin serbest bırakılması? Politikacıların serbest bırakılması? Veya başka bir şey?


OHAL’in sona ermesi. Kime sorsam, bu durum şu anda Türkiye’de adaletsizliğin temeli. Yapılan herşey meclise sorulmadan veya sorumluluk alınmadan yapılıyor. OHAL bitmeli.