uygar gültekin
Kas 07 2017

En geniş mutabakat, en güçlü direnç: Ruhban Okulu

Türkiye'de gayrimüslimlerin yaşadığı sorunların bazıları kronikleşmiş durumda.  Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları döneminde, gayrimüslim vatandaşların sorunlarının çözümüne dönük bazı sembolik adımlar atıldı.  

Gayrimüslim vakıflarının mülklerinin bir kısmının iade edilmesi, gayrimüslim okullarına kayıt sürecinin kolaylaştırılması gibi yıllardır çözüm bekleyen sorunlar biraz olsun hafifletildi.

Ancak bazı konularda neredeyse hiçbir adım atılmıyor. Gayrimüslim toplumlarının en temel sorunlarından biri din görevlisi yetiştirilmesi sorunudur. 

Türkiye’deki gayrimüslim toplumlar din görevlisi yetiştiremiyor. Bu sorunun sembolleşmiş hali ise Heybeliada’da bulunan Ruhban Okulu. Okul, 1971 yılından bu yana açılmayı bekliyor.

Yakın tarihte, din görevlisi yetiştirilmesi için atılan en önemli adımlarından biri Ruhban Okul idi. Bu yolda ilk adımı dönemin Patriği IV. Yermanos tarafından atıldı. 

Heybeliada’da Umut Tepesi’nde, Bizans döneminden kalma Aya Triada Manastırı’nda, 1 Ekim 1844 tarihinde Heybeliada Ruhban Okulu’nu açtı. Okul arada çeşitli tedrisat değişiklikleriyle eğitimine devam etti.

25 Eylül 1951'de Ruhban Okulu için özel bir yönetmelik çıkartıldı. Okul hem lise hem de teoloji ihtisas bölümlerinin olduğu yeni bir statüye kavuştu.

ruhban okulu
Heybeliada Ruhban Okulu

1952'de okulun yabancı öğrenci kabul etmesine izin verildi. Dünyanın pek çok yerinden öğrenci kabulüne başladı. Ancak bir süre sonra Türkiye’de siyasi hava tersine döndü ve Ruhban Okulu’nun çalışmalarına ilişkin kısıtlamalar başladı.

1963'te Ruhban Okulu için gelen yabancı öğrencilere vize verilmesi uygulaması kaldırıldı ve 9 Temmuz 1971'de gizli ibareli bir yazıyla okul kapatıldı.

Türkiye'deki diğer gayrimüslim dini önderlerin olduğu gibi Ekümenik Rum Patrikhanesi’nin de tüzel kişiliği bulunmadığı için kapatma kararına karşı Danıştay’a yapılan itiraz reddedildi. Böylece hukuki sürecin önü de kapanmış oldu.

Okul açık olduğu yaklaşık 127 yıl boyunca 930 mezun verdi. Bu mezunlardan 12'si patriklik makamına yükseldi. Halen görev başında olan Patrik Bartholomeos da Heybeliada Ruhban Okulu mezunudur.

Patrik Bartholomeos, göreve geldiği 1991 yılından bu yana Ruhban Okulu'nun açılması için defalarca girişimlerde bulunmasına rağmen sonuç alınabilmiş değil. Patrik Bartholomeos, hemen her pek çok konuşmasında Ruhban Okulu’na değinir ve okulun kapalı olmasına ilişkin “Bizi uykusuz bırakan sorunların başında geliyor” der.

Ruhban Okulu’nun kapalı olması, gayrimüslimlerin din görevlisi yetiştirmemesi inanç özgürlüğünün en önemli ihlallerinden bir olarak kabul edilir. Hem Avrupa Birliği İlerleme Raporları hem de Türkiye’yle ilgili hazırlanan pek çok raporda ihlaller arasında yer alır.

Rum Patriği Bartholomeos
Rum Patriği Bartholomeos

AKP döneminde konu sık sık gündeme geldi. Dönemin parti sözcüsü Hüseyin Çelik, hukuki bir engel olmadığını 24 saate açılabileceğini söylemişti.

Ancak Erdoğan, 2014 yılında Kuzey Kıbrıs ziyareti sırasında Ruhban Okulu'nu açmanın zor olmadığını belirtmiş, ardından “Siz sözünüzde durun” diyerek Atina'ya yapılacak camiyi işaret etmişti.

Atina Cami'nin yapımı da Yunanistan için uzun süredir devam eden bir tartışma. Aleksis Çipras hükümetinin süreci hızlandırmasıyla cami yapımına bu yılın şubat ayında başlandı. Ve yakın zamanda açılması bekleniyor.

Ruhban Okulu konusu, son olarak TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunun geçtiğimiz haftaki çalışmaları sırasında gündeme geldi. HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi görüşülürken Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a gayrimüslimlerin neden din görevlisi yetiştirmediğini ve Ruhban Okulu’nun neden açılmadığını sordu.Avrupa Birliği ve azınlıklar konusundaki çalışmalarıyla bilinen yazar ve akademisyen Cengiz Aktar, Ruhban Okulu’nun açılmaması konusunda hiçbir nesnel engel olmadığını belirtti ve “genetik mutabakata” dikkat çekti:

Ruhban Okulu’nun açılamaması bir asırdır süren Anadolu’nun tamamen Müslümanlaştırılma politikasının sonucudur. Türkiye’nin millî mayası Sünnî İslâm, Gayrimüslimler de tanım dışı kalan ötekilerdir. 

Bu damarı, lumpen küfürle, millet-i hâkime mensubu beyaz Türk ise hor görerek dile getirir. 1844’ten kapatılana kadar eğitim vermiş okul için 1971’de alınan karar Kıbrıs bağlantılı olsa da Kıbrıs o vakitler mükemmel bir gerekçe oluşturdu. 

Okulun yeniden açılmaması için (Atina’da cami dâhil, zira yakında açılıyor) hiçbir nesnel gerekçe olmamasına rağmen direncin çok güçlü olmasının nedeni Gayrimüslim karşıtı kurucu paradigma. 

Bugünkü iktidarla, HDP dışında kalan muhalefet arasında direnç konusunda genetik bir mutabakat var. Bu millî ruh ve şuur halinin değişmesi ise artık pek kolay değil.”

Demokrasileri Savunma Vakfı'nda kıdemli analistlerinden Aykan Erdemir de okulun açılamaması konusunda geniş bir mutabakat olduğunu belirtiyor. Bir dönem parlamentoda milletvekilliği de yapan Erdemir, inanç özgürlüğü konusunda ilerleme sağlanabilmesi için yüzleşme süreci gerektiğinin altını çiziyor:

“Bu direnç yalnızca Hükümet ve Meclis düzeyinde değil aynı zamanda toplum düzeyinde de geçerli. Eşit yurttaşlık ve temel hak ve özgürlükler anlayışının hâlâ kurumsallaşamadığını görüyoruz. 

‘Hoşgörülüyüz’ söyleminin ardına sığınarak sistematik ayrımcılık ve ötekileştirme süreçleri yeniden üretiliyor. Azınlıkları hedef alan nefret suçlarının failleri kamunun cezasızlık kültürü kalkanı ardında korunuyor, kollanıyor.

“Türkiye'de eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü alanında ilerleme sağlamak için öncelikle toplumsal bir yüzleşme ve özeleştiri süreci gerekiyor. 

Ne yazık ki bu da otoriter İslamcı bir rejim altında mümkün değil. Hükumet yetkililerinin ve medyasının ülkedeki kin ve nefretin itici güçlerinden biri olduğu bir ortamda toplumun geniş kesimlerine düşen de gönüllü suç ortaklığı oluyor.”    

İnanç Özgürlüğü Girişimi’nden Mine Yıldırım da Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmeleri hatırlatarak  Türkiye’nin hem Lozan hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğini belirtti:

“İnsan hakları hukuku açısından bakacak olursak, asıl mesele bir grup inananın inançlarını öğretim yoluyla açıklama hakkının kısıtlanması. 

Lozan Antlaşması’nın azınlık topluluklarının kendi kurumlarını yaşatma hakkını güvence altına almış olması bir yanda, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS- 9. Madde) gerekse Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (BM MSHS – 18. Madde) bireylerin, tek başlarına veya birlikte, din veya inançlarını ibadet, uygulama, öğretim veya ayin yoluyla açıklaması hakkını koruyor. 

Türkiye de bu sözleşmelere taraf, dolayısıyla bu hakkı etkili bir şekilde koruma yükümlülüğüne sahip.

Öte yandan, Türkiye’de inancını öğretim yoluyla, örneğin, bir diploma verecek şekilde bir dini eğitim kurumu açmak suretiyle açıklama hakkı inanç özgürlüğünün en çok kısıtlanan yönü demek yanlış olmayacaktır. 

Bu konuda devlet tam bir tekel konumunda.  Din eğitim veya öğretimi verecek bir vakıf üniversitesi kurmak oldukça meşakkatli ve Yüksek Öğretim Kurumu ve Bakanlar Kurulu’nun dahil olduğu kararlar gerektiriyor. 

Fakat bazı istisnalar var. Bunun örneklerinden biri Aleviler için kurulması amacıyla Dost Eli Yardımlaşma Eğitim ve Kültür Vakfı’nın desteğiyle üç sene önce temeli atılan özel statülü Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Lisesi. O da henüz açılamadı.”

Yıldırım, Türkiye’nin meseleye siyasi gelişmelere bağlı yaklaşımının da yükümlülükleriyle uyumlu olmadığını vurguladı.

“Ruhban Okulu, gereklilik bir yana, bir hakkın kullanılması olarak mümkün olmalı. Bunun için bir yol açılmalı, özel statü veya genel olarak bu konuda mevzuat oluşturarak. 

Ruhban Okulu vakfının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurması halinde, Türkiye’nin, demokratik bir toplumda bu okulun kapalı olmasının gerekliliğini, objektif kriterlerle açıklayamaması halinde AİHS’nin 9. Maddesi ile ilgili bir ihlal kararı çıkması şaşırtıcı olmaz. 

Hiç kuşkusuz AİHM için ölçülülük da önemli bir değerlendirme aracı olur. Demokratik bir toplumda özgürlüklerinin sınırlanmasının hukuka uygun olabilmesi için sınırlama ve izlenen amaç arasında ölçülü bir oranın olması gerekir. 

Ruhban Okulu’nun durumunda din görevlisi, din öğretimi ve liderleri yetiştirememeleri gibi ağır bir durum ortaya çıkarıyor. Burada ölçülülük ilkesi açısından sorunlu bir durum var.”