Turhan Kayaoğlu
Ara 18 2017

Avrasyacılığın kökeni ve kapsamı -2-

Ancak onlara göre ayırım çizgisi Avrupa ile Rusya arasından değil, bir yandan Asya ve Avrupa, öte yandan da Avrasya arasından geçiyordu.

Eski dünya iki kıtadan değil, üç kıtadan oluşuyordu. Üçüncü ve en büyük kıta Avrasya idi ve “Rus Dünyası”ndan oluşuyordu. Bu dünya Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve bazılarına göre Kazakistan’ı içeriyordu.

Avrasyacılar, Slavistlerden farklı olarak Rus Dünyası’nın yalnızca Slav halklardan ibaret değil, ayrıca Moğollar, Türkler, Fin-Uygur ve Avrasya coğrafyasında Slavlarla tarihsel olarak kaynaşmış diğer başka halklardan da oluştuğunu ifade ediyordu.

Bu tarihsel sürecin bir sonucu olarak çokuluslu ama tek ve ortak milliyetçiliğe dayanan bir Rusya devleti ortaya çıktı. Avrasyacılar için Batı bireyciliği kabul edilemez.

Çünkü bireycilik, rekabete ve toplum ve devletin zayıflamasına yol açar. Bireyin özgürlüğü, kollektifin önüne geçemez. Kollektifin yaşaması için itaat bir ön koşuldur.

Yani bireyin ve kollektifin (toplum/devlet) çıkarları çakışmaktadır. İdeal devlet, ideokroti’dir, başka bir deyişle ide’ye-düşünceye- dayanır. Devletin “buyurucu düşüncesi” ise Rusya’yı asırlardır biçimlendiren ve temel ruhani değerleri yansıtan Ortodoksluğa dayanır. Burada yine Dostoyevski’nin sözüne dönelim, diyor Jangfeldt: “Rusya’nın bütün anlamı Ortodokslukta yatmaktadır”.

Gorbaçov, 1988’de Rusya’nın Hıristiyanlaşmasının bininci yılı kutlamalarında (daha önce düşünülmesi bile mümkün değildi) “Rusya Avrupa ile Hıristiyanlık aracılığıyla bütünleşmiştir. Rusya’nın tarihi, Avrupa’nın büyük tarihinin organik bir parçasıdır” demişti. 1991’de Sovyetler tarihe karıştığında Rusya yeniden sıfır noktasına dönmüştü. Yeltsin önderliğinde liberalizmde karar kılındı, kapitalizme ve Avrupalılaşmaya yönelindi.

Ancak bu süreç üç yıl bile sürmedi. 1993 seçimlerinde Batı düşmanları Duma’da çoğunluğu sağladı ve Yeltsin geri adım attı. Peki, Sovyetler’in çöküşünden sonra ortaya çıkan ideolojik vakum neyle doldurulacaktı?

Yeltsin 1996’da yeniden başkan seçilince bir “milli fikir”, bir “milli ideoloji” yaratmaları için uzmanları görevlendirdi. Rusya yeniden kültürel ve dini planda pozisyon alacaktı. Ancak uzmanlardan hiçbir zaman beklenen fikir gelmedi.

Aslında Efsane şair çift Anna Ahmatova ve Nikolay Gumilyov’un oğlu tarihçi ve antropolog Lev Gumilyov yıllar önce Avrasyacılığı yeniden gündeme getirmişti. Batı düşmanı, elitist ve antidemokratik söylemi özellikle Gorbaçov zamanındaki özgür ortamda büyük yankı yaratmıştı.

Ölüm yılı 1992’ye kadar yıllarca TV’de tezlerini anlatmıştı. Ölümünden sonra adı Kazakistan’ın başkenti Astana’daki Avrasya Milli Üniversitesi’ne verildi.

Yeltsin’in beklediği yanıt Aleksandr Dugin’in 1997’de yayımlanan Jeopolitiğin Temelleri adlı kitabında formüle ediliyordu. Dugin’in kitabı, Avrasyacılık için bir rönesans oldu ve Sovyetler’in çöküşünden sonra Rusya’daki ideolojik gelişmede en önemli rolü oynadı.

1993’te faşist ideolog Limanov ile “Milli Bolşevik Parti”yi kurdu. Anarşist, avangardist ve provokatif olarak tanıtılan bu partinin gerçekte çok net bir ideolojik çizgisi vardı: “Üçlü birlik ‘liberalizm-demokrasi-kapitalizm’den oluşan insanlık düşmanı sisteme karşı derin bir nefret!”

Bu sistemin küllerinden ruhani hayatiyete, sosyal ve milli adalete dayalı, geleneksel bir hiyerarşik toplum yaratılacaktı. Dış politika hedefi olarak Viladivostok’tan Cebelitarık’a kadar Rus uygarlığına dayanan bir imparatorluğu öngörülüyordu.

Nato ve BM çevresinde birleşmiş olan ABD ve Avrupalı globalistler en büyük düşmandı. Batı’yla olan bütün anlaşmalar yırtılacaktı. Buna karşılık Doğu’ya Çin, İran ve Hindistan’a yönelinecekti. İçeride yeni Ruslar (bürokrasi) ve kozmopolit intelijensiya (Yahudiler) temizlenecekti.

İnsan hakları milli menfaatlerden sonra gelecekti. Komünizmi terk etmiş ve kapitalizmi seçip Batı’ya ideolojik olarak yaklaşmış bu yeni Rusya’da kurmay subayların kafası karışıktı.

Dugin askeri akademide verdiği derslerde dünyadaki askeri ve ekonomik egemenliğiyle en büyük düşmanın hâlâ ABD olduğunu anlatıyordu. Buna karşı çıkmak için eski Sovyet sınırlarını yeniden oluşturmak ve liberal ekonomiden uzaklaşmak gerekiyordu.

Bunun için savaş dışında her yol mübahtı. Rusya siyasi istikrarsızlık yaratmak için ABD iç politikasına jeopolitik planda kaos tohumları ekecekti. Her türlü ayrılıkçılığı, etnik, sosyal ve ırkçı çatışmaları teşvik edecekti.

Muhalif hareketleri, ekstremist, ırkçı ve sekterist grupları aktif olarak destekleyecekti. Doğal gaz ve petrol de silah olarak kullanılacaktı. Rusya’ya yarayacağı için ABD’deki izolasyonist eğilimler de desteklenecekti.

Avrupa için stratejik hedef ise Avrupa ülkelerini ABD ve Nato’nun pençelerinden çekip almaktı. Bunun için Rusya dostu bir “Birleşik Avrupa” kurulması teşvik edilecekti. Dugin’e göre Avrasya’nın kurulmasının önündeki en önemli sorun Ukrayna idi.

Bu ülke Rusya’yı Karadeniz’den ayırdığı için bağımsız bir Ukrayna, bütün Avrasya açısıdan hayati bir tehlike oluşturuyordu. Karadeniz’in kuzey kıyıları kesinlikle Avrasya’ya ait olmalıydı ve özellikle de Moskova tarafından kontrol edilmeliydi. Bu sorun çözülmezse silahlı bir çatışma kaçınılmazdı.

Jangfeldt’e göre Dugin’in İncil’i çağrıştıran “bin yıllık Rus İmparatorluğu” analizleri ve düşleri absürtlükten de öteye deliliğin sınırında gibi görünüyor.

Teorileri önceden gizli polis ve askerler arasında ilgi uyandırmıştı ama Jeopolitiğin Temelleri kitabı ile politikanın en üst düzeyinden de destek geldi ona. 2000 sonbaharında o yıl devlet başkanı seçilen Putin’le tanıştırıldı.

Putin’in Avrasyacılıkla ilgili ne ölçüde bilgisi olduğu bilinmiyor ama o yıl açıkladığı dış politika çizgisinde “ABD’nin ekonomik ve askeri egemenliği altında tek kutuplu bir dünya kurma eğilimini” kınadı ve Rusya’nın gücünün “en büyük Avrasya devleti olarak jeopolitik konumundan” kaynaklandığını belirtti.

Putin Kazakistan’a yaptığı bir ziyarette, başkent Astana’daki Avrasya Milli Üniversitesi’nde Gumilyov’a atıfta bulunarak “Rusya’nın kendisini her zaman bir Avrasya ülkesi olarak hissettiğini” söyledi. Böylece Rusya aniden devletçe desteklenen bir ideolojiye sahip olmuştu.

Putin’in iktidardaki 17 yılı, serbest piyasadan devlet kapitalizmine, yeşermeye çalışan batılı anlamda bir demokrasiden göstermelik bir demokrasiye, çoğulcu bir medyadan devlet kontrolünde bir medyaya, kısacası Avrupalılaşmak ve liberalleşmekten tutuculuğa ve milliyetçiliğe doğru sürekli bir gelişme içinde olmuştur.

Sovyetler’in çökmesinden sonra Kafkasya’da Çeçenistan’la başlayan ayaklanma, Nato’nun Baltık ve Balkanlar’da yayılması, ABD’nin buralarda askeri üsler kurma  girişimi, uluslararası Robotlardan Arındırma Sözleşmesi’ni iptal etmesi, BM’in onayını almadan Irak’ı işgali, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’daki “renk devrimlerine” açıkça arka çıkması ve Rusya’nın kırmızı çizgileri olan Ukrayna ve Gürcistan’ı Nato’ya alma girişimi Rusya’nın sert tepkileriyle karşılaştı.

Rusya’nın yaşayabilmesi için bir süper güç olması gerektiği biçimindeki eski anlayış yeniden canlanmıştı. 2012’de Duma seçimlerine hile karıştırıldığı gerekçesiyle başta Moskova ve Petersburg olmak üzere bütün Rusya’da Putin’e karşı gösteriler düzenlendi.

Ateş püsküren Putin, bunun Hillary Clinton tarafından yapılmış bir komplo olduğunu söyledi. Birkaç ay sonra Moskova’da Putin’i destekleyen ekstrem milliyetçiler bir manifestasyon gerçekleştirdi. Baş rolde Dugin vardı.

Putin artık politik tercihini yapmıştı: Rus milliyetçiliği. 2013 sonbaharında yaptığı ülkenin politik çizgisini anlatan konuşmasında şöyle diyordu: “21. Yüzyılda büyük değişimler olacak. Finansal, ekonomik, kültürel, uygarlık ve askeri politikayı kapsayan muazzam jeopolitik zonlar oluşacaktır.

Bu yüzden bizim kesin önceliğimiz komşularımızla yoğun biçimde entegre olmaktır. Bu Avrasya Birliği, Avrupa ve Asya’nın dış mahallesi olmak yerine, bütün postsovyet teritoryumunun global gelişiminin bağımsız bir merkezi olma şansını doğurmaktadır”.

Çok geçmeden, 2014 martında Kırım Rusya topraklarına katıldı. Bir ay sonra Putin TV’deki yıllık programında Rusların “eşsiz kuvvetli genetik kodu”nun “Rusya dünyası”ndaki halkları birleştirdiğinden söz ediyordu.

Böylece Rusya’nın tarihi ve kültürel “başkalığını” vurguluyor ve ülkenin dış tehditllere karşı harekete geçmesi gerektiğini söylüyordu.

Bengt Jangfeldt’in sürekleyici bir üslupla yazdığı ve edebi anekdotlarla süslediği bu dört dörtlük bilgilendirici kitabı, Rusların kendilerine bakışlarını ve Batı’yla olan sorunlu ilişkilerinin tarih boyunca gösterdiği gelişimi anlatıyor.

Putin Rusyası’nın Batı’daki ırkçı-faşist partilerle neden o kadar içli-dışlı olduğu, Jangfeldt’in geliştirdiği perspektiften bakınca kolayca anlaşılıyor:

Avrupa’daki bu milliyetçi ve sağ popülist partilerin Rusya ile ilişkisinin temelinde ABD’ye ve AB’ye karşı oluşları ve ulusal kimlik sorunu yatmaktadır.

Ortak hedefleri kabul görme ve meşrulaşma, güçlü bir milli devlete inanç, küreselleşme karşıtlığı ve bir jeopolitik yeniden yapılanma umududur. Milli egemenlik ile globalizm arasındaki gerilim, çokulusluluk, hbtq politikası gibi tehditler altında bulunan bir Avrupa’da Putin “geleneksel değerlerin” ve “Hıristiyan geleneklerin” savunucusu olarak görülmektedir.

Marin Le Pen, 2014 yılında Rusya’dan aldığı 9 milyon euroluk borçla partisini kurtardı ve derhal Moskova’ya olan sadakatini açıkladı. 2017 seçimlerinde oyların %26’sını alan Avusturya’daki Özgürlük Partisi, Putin’in Birleşik Rusya Partisi’yle işbirliği sözleşmesi yaptı.

İtalya’daki Lega Nord da Putin’in partisiyle benzeri bir sözleşme yaptı ve 2014’de İtalyan parlamentosunda “Putin’in Dostları” fraksiyonunu kurdu. Marin Le Pen’e göre Putin “Avrupa uygarlığının Hıristiyan mirasının savunucusu”.

UKIP’in önceki lideri Nigel Farage’a göre “hayranlık verici ve parlak bir stratej”. Lega Nord’un lideri Matteo Salvini’ye göre ise “küreselcilerin çıkarlarına hizmet etmeyen, tersine dünya teknotratlarının ve Brüksel’in diktasına karşı halkını savunan bir devlet adamı”dır.

Evet, Putin’in dediği gibi 21. Yüzyılda büyük değişimler olacak. Umalım ki, insanlığı daha ileriye götürücü, refahın herkes için arttığı barışçıl bir değişim olur bu.