Turhan Kayaoğlu
Ara 17 2017

Büyük Petro'dan Putin'e: Bir fikir olarak Rusya (1)

Bu ifadeyi ilk kez Dostoyevski kullanmış. Dev yazar, koyu dindar, milliyetçi, fanatik bir Batı düşmanı. Turgenyev karşı tarafta, batılılaşmadan yana ve Dosteyevski’yle sürekli çekişiyor. Onlardan önce Puşkin Batı yanlısı.

Peki, Rusya “bir fikir” olarak nasıl tanımlanabilir? Avrupa’nın önde gelen Rusya uzmanlarından İsveçli Bengt Jangfeldt geçtiğimiz ay çıkan “Biz ve Onlar” adlı kitabında Rus kimliğini, Rus halkının tarih içinde geçirdiği sosyolojik, kültürel ve ideolojik süreçleri ve politik dalgalanışları anlatıyor.

Jangfeldt’in ana tezine göre Batı ve batılı değerler Rusya’da Büyük Petro’dan (1672-1725) Putin’e kadar ülke  egemenlerini, düşünürleri ve halkı çağlar boyunca meşgul etmiş ve iki kutba ayırmıştır.

Ruslar kendilerini her zaman Batı Avrupa’dakinden daha üst düzeyde ve daha iyi bir uygarlığın temsilcisi olarak görmüşler. Bu görüşün, Ortodoks kilise öğretisine dayanan derin kökleri var. Rusya’nın tek çıkış yolunun Avrupalılaşmak olduğunu savunanlarla, “kendi yolunda” gitmesini savunanlar arasındaki çatışma ülke tarihine damgasını vuruyor.

Jangfeldt’e göre bu tartışmalarda Büyük Petro merkez bir rol oynuyor. Nedeni, Rusya tarihinde kapsamlı reformların ilk kez onun tarafından yapılmış olması.

Petro tahta çıktığında Avrupa’da Rönesans’tan itibaren görülen entelektüel gelişmenin Rusya’da esamesi okunmuyordu. 15 milyonluk nüfusun yalnızca yarım milyonu okur yazardı.

Ülkede kilisenin dışında eğitim kurumu yoktu. Bilim adamları, filozoflar, yazarlar yoktu (Shakespeare 100 yıl önce, Dante 400 yıl önce yaşamıştı). Sonuç olarak hiçbir entelektüel bir kıpırtı olmamıştı. Bunlara ek olarak endüstri, kültür, teknik, kamu yönetimi, düzenli ordu, ekonomik kurumlar da yoktu. Birkaç diplomatın dışında hiçbir yabancı Rusya’ya gelmemişti.

Ruslar ilkel koşullarda ve dünyadan izole bir biçimde yaşıyordu. Avrupa’yla ilk ilişkiler 1600’lerin başında kuruldu. Ordunun  düzenli hale getirilmesi ve modernizasyonu için uzmanlar getirtildi. Top, tüfek ve savaş gemileri ithal edildi.

Demir çelik işletmeciliği için mühendisler, yan sektörler için camcı, duvarcı gibi uzmanlaşmış işgücü getirildi. Bunları diğer meslek grupları ve sanatçılar izledi.

Bunların çoğu Hollandalı, İngiliz ve İskoçyalıydı. Rus toplumuna dini ve ideolojik hastalıklar yaymamaları için bu yabancılar Moskova’nın dışında kurulan “Nemetskaya sloboda” denilen semte yerleştirildiler.

Burası zamanla temiz yolları, havuzlu meydanları, Hollanda tarzı üç katlı ahşap evleri, bakımlı bahçeleri ile küçük ve güzel bir Batı Avrupa şehrine dönüştü. Nemetskaya’da dört kilise kuruldu, sokaklarda İngiltere ve Fransa’da yapılan faytonlar dolaşmaya başladı, konserler düzenlendi.

Nemetskaya Sloboda
Nemetskaya Sloboda

Rusya tarihinde ilk tiyatro eseri 1672’de burada sahnelendi. Bu küçük şehir zamanla Batı kültürünün ve batılı düşüncelerin merkezi oldu.

Bu atmosferin cazibesine katılanların başında genç çar Büyük Petro da vardı. Petro burada Rus sarayındaki entelektüel kuraklık ve dinsel dogmatizmden geceyle gündüz gibi zıt bir dünyayla karşılaştı.

Özgür düşünce, açıklığa dayalı adetler ve tartışma geleneğinden sarsıcı bir biçimde etkilendi. Rus toplumunun ilkelliği ve reformların zorunluluğunu gördü. Kolları sıvadı ve ardı ardına toplumu ve devlet yapısını Avrupalılaştıracak ve uygar dünyayanın düzeyine ulaştıracak reformları eşi görülmemiş ve nerdeyse fanatik bir biçimde uygulamaya başladı.

Devlet kurumları, hukuk sistemi yenilendi, takvim, alfabe değiştirildi, liseler ve üniversiteler açıldı, kilise devlet denetimine alındı, yabancılarla evlilik serbest bırakıldı, donanma kuruldu. 1712’de bunların hepsinden önemli sonuçlar yaratacak olan yeni bir başşehir kuruldu: St Petersburg.

Hem Rusya’nın hem de dünyanın tarihini değiştirecek bir gelişmeydi bu. Rusya şimdi denizlere açılarak askeri ve ekonomik alanda büyük olanaklara kavuşacaktı.

Yeni başşehir Puşkin’in ifadesiyle Rusya’nın Batı’ya açılan penceresi oldu ama asırlık geleneklere sahip Moskova’yı geri plana itti. Tutucu soylular ve kilise Petro’ya kafir damgasını vurdu. Başşehrin taşınmasının Moskova’nın üçüncü Roma olduğu (ikincisi Konstantinopel idi) tezine karşı hain bir saldırı olarak kabul edildi. Moskova Ortodoksluğun kalbiydi ve Rus kimliğinin ta kendisiydi.

Bengt Janfeldt’e göre Rus aydınlanmasının tohumları atılmıştı ama bu süreç bugüne kadar hep kesintilere uğrayacaktı.

Büyük Petro’dan sonra Rus aydınlanmasının en önemli temsilcisi Alman asıllı çariçe II. Katarina (1762-1796) oldu. Katarina edebiyat düşkünüydü. 12 ciltte toplanan kitaplarının yanı sıra, piyesler ve operalar da yazdı, çeviriler yaptı (örneğin Plutarkos’tan). Voltaire, d’Alembert, Didero ve Grimm ile yazıştı. Ülkede köleliği kaldırmak, eşitlik ve adalet sağlamak üzere kapsamlı bir yasal düzenleme yapıldı.

Moskova’da Bolşoy tiyatrosu ve S:t Petersburg’da Eremitage tiyatrosu açıldı. Kızların okuması için Rusya tarihinde ilk kez Smolna Enstitüsü açıldı. Batı’dan birçok edebiyat ve felsefe kitapları ithal edildi.

 S:t Petersburg Eremitage
S:t Petersburg Eremitage

Ancak Katarina’nın bu reform coşkusu, 1768’de Osmanlı’ya açılan savaşla sona erdi. Bunu 1773-74’deki Kazak isyanı ve 1789 Büyük Fransız Devrimi izledi. Kutsal Rusya’yı savunmak ve çarlık otoritesini korumak onun için de her şeyin önünde geliyordu. Osmanlılar’dan Kırım alındı ve Balkanlar’daki Ortodoks-Slav halkların hamiliği üstlenildi.

Katarina’nın büyük rüyası Konstantinopel’i alarak Bizans- Hıristiyan dünyasını yeniden kurmaktı. St Petersburg’un yakınında bunu sembolize eden küçük bir Ayasofya inşa ettirdi.

Katarina’nın torunu I. Aleksandr (1801-1825) da babaennesinin izinde Rusya’yı Avrupalılaştırmaya çalıştı. Kendisinden önce yasaklanmış kitapların ithaline ve özel matbaaların açılmasına yeniden izin verdi, genel af çıkardı.

Kanunsuzluğu önlemek için yeni bir yasalar bütünü oluşturmaya çalıştı. Hazırlanan taslağa göre zengin toprak sahibi Kulakların köle olarak kullandığı köylülere özgürlük sağlanacaktı.

Reform çabaları sürerken tutucu soylulardan gelen şiddetli muhalefet, Rus düalizminin o zamana kadar olan en net göstergesiydi. Tarihçi Karamzin şöyle diyordu:

“Dünya vatandaşları olduk, ama bir biçimde Rus olmaktan çıktık... Devletin sağlam temellere oturması için insanlara baskı yapmak onlara özgürlük vermekten daha iyidir...

Rusya kurumlar ve anayasalarla yönetilemez, tersine egemen bir çar tarafından, onun anavatanın yansıması olan kutsal kişiliğiyle yönetilir. Monark yaşayan yasadır, iyileri korur, kötüleri cezalandırır”.

Ancak reform çabaları bu kez de savaş nedeniyle durdu. I. Aleksandr, Napolyon’a karşı kurulan koalisyona (1805-1807) katıldı. 1812’de Rusya’ya saldıran Napolyon’u hezimete uğrattı. Bundan sonra dindar ve tam bir tiran oldu.
Despot I.Nikola zamanında (1825-1855) artık önemli bir aydın gençlik ortaya çıkmıştı. Bunlar soylu ailelerden gelen ve savaşlar nedeniyle Avrupa ülkelerinde bulunmuş genç subaylardı.

Toplumsal sorunları ve felsefi konuları yoğun bir biçimde tartışıyorlardı.

Rusya’nın ilk büyük yazarlarını yine bu dönemde görüyoruz: Puşkin, Lermontov, Gogol (Tolstoy, Dostoyevski ve Turgenyev de ilk eserlerini bu dönemde vermişlerdi, ancak büyük eserleri 1860-1870’lerde geldi).

1830’da Polonya’daki bağımsızlık ayaklanmasıyla 1848 Fransız Devrimi Nikola’ya korkutuyordu. Onun yönetiminde Rusya ilk kez bir yabancı ülkeyi (Polonya’yı) işgal etti, 1849’da Macarların bağımsızlık ayaklanmasını da 200 bin asker göndererek bastırdı. Böylece ikinci kez başka bir ülkenin kaderine müdahale ediyordu. Üniversitelerde siyasal bilgiler ve felsefe bölümleri kapatıldı, yüzlerce öğrenci Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Edebiyat dergileri yasaklandı, bütün yayınlara ağır bir sansür uygulandı. Puşkin 1837’de düelloda öldüğünde Nikola huzursuzluk çıkmaması için onu gizlilik içinde gömdürdü.

Piyotr Çadayev (1794-1856) Rusya’nın ilk filozofu olarak kabul edilir. Sekiz felsefe mektubundan ilki 1836’da Teleskop dergisinde yayımlandı.

Ona göre Rusya büyük acılar, büyük duygular, büyük eylemlerle dolu yıllar geçirmiş halklardan farklı olarak geçmişi ve geleceği olmayan sığ bir “şimdi” de ve tam bir durağanlık içinde yaşıyordu.

“Biz insanlığın büyük ailelerinden hiç birine ait olmadık, ne Batı’da ne Doğu’da. Bunların geleneklerinden yoksunuz. Sanki zamanın dışında var olmuşuz, sanki insanlığın evrensel gelişmesinden etkilenmemişiz. Kültürümüz dışarıdan almaya ve taklide dayalı. Bizde içten gelen bir gelişme yok, doğal bir ileri yöneliş yok... Ortodoksluk, Rusya’nın tarihin dışında kalmasının en büyük suçlusudur”.

Ortodoks kilisesinda ayinler Batı Avrupa’yı Antik Dönem’e bağlayan latince ve Yunanca ile değil, eski Slavca ile yapılıyordu. Batılı kiliselerin tersine itaat, sofuluk, kanaatkârlık ve dünya nimetlerine sırt çevirme vaaz ediliyordu. Bunlar, elbetteki bağımsız düşünceyi kesinlikle teşvik etmeyen özelliklerdi.

Nikola toplumu “Avrupa virüsünden” korumak için Antik Çağ uzmanı Sergey Uvarov’u eğitim bakanı yaptı ve eğitim sisteminini yeniden Ruslaştırmayı öngördü.

Uvarov’un hazırladığı program toplumu “üç taşıyıcı direğe” oturtuyordu: Ortodoksluk, otokrasi, halk. Bu üçlü, Fransız Devrimi’nin parolası özgürlük-eşitlik-kardeşlik üçlüsünü çürütmeyi hedefliyordu.

Uvarov üçlüsünü şöyle açıklıyordu:

“Avrupa’daki dini ve insani kurumların çürümüşlüğüne, yıkıcı düşüncelerin yayılmasına ve bizi her taraftan kuşatan zararlı olaylara karşı anavatanımızı, halkın mutluluğunun, gücünün ve hayatının dayandığı sağlam temellere oturtmak şart olmuştur. Rusya’yı Rusya yapan ve onu her şeyden ayıran prensipleri bulmamız gerekmektedir”.

Ortodoksluğun ilk sırada yer alması tesadüf değildi. Rus Ortodoks kilisesi Tanrı ve politik iktidar karşısında tam bir itaati, kişinin kendi kimliğinden vazgeçmesini buyurur.

Rus halkı, egemen çarlık yönetiminin tanrısal bir kökeni olduğuna inanmaktadır. Otokrat ise tanrının yeryüzündeki temsilcisidir. Rus halkının biricikliğini Ortodoksluk ve egemen çar yönetimiyle bütünleşmiş olması sağlar.

Rus Slavistlerinin temel görüşü buydu. Rusya her zaman “Biz”, Batı ise her zaman “Onlar” dı ve “Onlar” dünyadaki bütün günahların sorumlusuydu.

Rusya bin yıllık bir ülkeydi ama tayin edici bir noktada Batı Avrupa ülkelerinden ayrılıyordu: Antik Dünya ile hiç bir bağı olmamıştı. Çadayev’e göre Batı, Roma uygarlığından rasyonelliği ve yasallığı devralmıştı.

Bu pür ve çıplak akıl ve  sağduyunun zaferi demekti. Ama Rusya’da durum tersineydi. Rus Slavistlerin temel tezine göre ise bu olumlu bir şeydi. Slavistlerin anahtar kelimeleri birliktelik ve aidiyet idi.

Bu erdemler Ortodoks kilisesinin cemaat kavramıyla özdeşti. Cemaat özgür ruhların birliğini yansıtıyordu.

Bu yüzden Rusya’nın görevi insanlığa gerçek kardeşlik ve birlikteliğin yolunu göstermektir. Slavistlerin ideal toplum anlayışı da buradan kaynaklanıyordu. Kökleri Ortaçağ’a dayanan, köylülerin toprağı ortaklaşa kullandığı ve karşılıklı güven ve sorumluluğun oluşturduğu “köy komünü” bu toplumun temeliydi. Batılı mülkiyet hakkı prensibi Rusya’ya yabancıydı. Köy birlikteliği, egoizmi ve bireyciliği terk etmiş insanların birliği ve uyumluluğun ifadesiydi.

Bu birliktelik ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiğinin de bir göstergesiydi: İnanç, toprak ve geleneklerle bütünleşmiş, çarın önderliğinde bir halk birliği.

Slavistlere göre Ruslara özgü bu aidiyet duygusu, Rus insanının özgürleşmesine destek oluyordu. Avrupalılar yasalar, kurallar ve aklın diktatörlüğü tarafından zincire vurulmuştu. Özgürlük politikadan ve politik sorumluluktan uzak durmaktı. Slavistlerin “Biz ve Onlar” teorisine göre Petro, Rus tarihine karşı en büyük suçu işlemişti.

Avrupa yanlılarının ve Rus sosyalistlerinin önde gelen ismi Aleksandr Herzen (1812-1870) sürgündeki ilk Rus dergisi olan Kolokol’ü –Çan- 1857-1867 yıllarında Londra’da çıkardı. Turgenyev’in Herzen ile yakın ilişkisi vardı. Jangfeldt’in anlattığına göre Herzen, Dosteyeveski kendisini ziyaret ettikten bir gün sonra bir dostuna şöyle yazacaktı:

“Naif birisi, kafası tam net değil ama çok sempatik, Rus halkına coşkulu bir inancı var”.

Jangfeldt bu derginin yarattığı entelektüel birikimin bugün dahi Rus toplumunda etkisini sürdürdüğünü belirtiyor. Burada dikkati çeken en önemli nokta, Rus sosyalistlerinin de milliyetçi Slavistler gibi Rus köylüsünün ortaklaşa yaşam tarzını tezlerinin merkezine oturtmalarıdır.

Herzen’e göre kolektivizm ve kolektif mülkiyet Rus halkı için doğal bir şeydi. Ancak uyku halinde ve tutucu olan Rus köylü yığınlarındaki doğuştan gelen bu özellik toplumsal dönüşümü sağlayamazdı. Bunun için dışarıdan teşvik ve yönlendirme gerekiyordu.

Bunu yapacak olan uzun zamandır ağır bedeller ödeyen entelektüellerdi. Buna karşılık, Herzen’in politik söylemlerinde Ortodoksluk ve Slav halklarının uluslararası birliği paradoksal olarak Dostoyevksi’nin görüşüyle örtüşüyordu.

Konstantinopel ele geçirilecek ve Ortodoks ve Slav dünyanın merkezi haline getirilecekti. Rus halkı bu sayede insanlığı kurtaracaktı.

Jangfeldt, 1890’lı yıllarda Rusya’da bütün sanayi alanlarında büyük ilerlemeler sağlandığını, Trans Sibirya demiryolunun yapıldığını anlatıyor. Hızı ve yoğunluğu bakımından ABD’deki gelişmeyi anımsatıyordu bu sanayileşme.

Tek farkla: Rusya’daki itici güç devletti. Ne ki, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’da en hızlı gelişen ekonomi, Rus ekonomisiydi. Savaş Rusya için hiç de iyi gitmedi ve 1917’de halk ayaklanmasıyla Şubat Devrimi yaşandı.

Ülkeye politik özgürlük, ifade ve basın özgürlüğü geldi. Bir bakıma “Avrupalı” bir devrim gerçekleşmişti. İktidar boşluğunu iyi değerlendiren Bolşevikler aynı yıl Ekim Devrimi’yle yönetimi ele geçirdi. Şimdi burjuva, maddeci, bireyci, çürümüş Batı Avrupa ile Rusya arasında uzlaşmaz bir ideolojik çelişki de doğmuştu artık: sosyalizm/kaptalizm.

1917 Ekim Devrimi, Rus toplumunun kimliği ve tarihsel gelişiminde yeni bir dönem başlattı.

Daha önce Herzen’in öngördüğü gibi Bolşevikler de ülkede gerçekleşmemiş olan burjuvaziye dayalı tarihsel süreci atlayarak sosyalizmin kurulacağına inanıyorlardı. İç savaşın sona erdiği 1920 yılında Bulgaristan’a göçmüş olan dilbilimci ve etnolog Trubetskov Avrupa ve İnsanlık adlı bir kitapçık yayımladı.

Bu kitap Avrasyacılık olarak tanımlanan politik ve felsefi bir hareketin başlangıcı oldu. Avrasyacılar, Slavistlerin Rusya’nın kendine özgü bir ülke olduğu ve Batı’nın kötü etkileri altında kaldığı görüşünü paylaşıyordu.

---Devam edecek---