Haz 07 2018

Süper mikroplar bizi diri diri yiyecek

Çoğumuz boğaz ağrısı ya da burun tıkanıklığı gibi nispeten zararsız hastalıkları tedavi etmek için penisilin gibi antibiyotikleri kullanmışızdır. Ama bunun tüm dünyayı daha güvensiz bir yer haline getirdiğini pek azımız bilir.

Bakteriler, Darvin’in  en güçlü olanın hayatta kalması ilkesini doğrulayacak şekilde, doğal bir evrim süreci geçirerek antibiyotiklere karşı direnç geliştirebiliyorlar. Doktorlar kötü bakterilerle mücadele etmek için ilaç kullanırken, bakteriler de kendilerine savaş açmış hekimlerin tüm çabalarına rağmen hayatta kalmanın yollarını buluyorlar.

Bu şekilde hayatta kalan kötü bakteriler hızla çoğalarak, zaman içinde daha kalıcı hale geliyor, yayılıyor ve başkalarına bulaşıyorlar. Doktorlar buna daha güçlü ilaçlarla cevap verdiklerinde (ya da hastalar kendi başlarına bu yola saptıklarında) daha çok bakteri evrim geçiriyor, ve antibiyotik veya antimikrobiyal direnç yayılmayı sürdürüyor.

Süper mikropların giderek artan ölçüde bir tehdit oluşturduğuna ilişkin haberler haberler son yıllarda dalgalar halinde gelmeye başladı. BM geçtiğimiz yıl antimikrobiyal direnci “görmezden gelemeyeceğimiz bir kriz” olarak nitelendirdi.

Dünya Sağlık Örgütü bir “kritik öncelikli”  patojenler listesi hazırladı ve İngiliz Hükümeti tarafından sipariş edilen O’Neill raporu, antimikrobiyal direncin, enfeksiyonları ve hastalıkları tedavi edilemez kılması ve ilaç sanayinin de yeni antibiyotikleri yeterince hızlı bir şekilde geliştirememesi halinde, 2050 yılında, yılda 10 Milyon ölüme yol açabileceğini belirtti.

Antimikrobiyal direnç, çoğumuzun hiç önemsemediği, sıradan kesiklerin ve enfeksiyonların tedavisini risk altına sokmaya başladı bile. Eğer bakteriler, doktorların kullandığı antibiyotiklerden daha güçlü hale gelirlerse, modern tıbbın, kalça ameliyatları gibi sıradan işlemleri bile çok yakında yapılamayabilir.

Çocukların streptokok boğaz ağrısını tedavi etmek güçleşir, kalp ameliyatları ya da sezeryan doğumlar bir kaç yıl içinde çok riskli operasyonlar kategorisine girebilir. Bu da tıp aleminin antibiyotikler öncesi ilkel döneme geri dönmesi anlamına gelir.

Antibiyotik direncinin son dönemde kırılma noktasına ulaşmasını anlamanın en iyi yolu, ekonomi terimleriyle düşünmek. Talep tarafında antibiyotiklerin kullanımı katlanarak arttı. Gelirlerin artması ve sağlık hizmetlerine erişimin gelişmesi, antibiyotiklerin sadece batı ülkelerinde değil, gelişmekte olan ülkelerde de çok daha yaygın bir şekilde kullanılmasına yol açtı.

Ne yazık ki antibiyotiklerin modern kullanım yöntemlerinden bazıları gereksiz, bazıları da aşırı. Kaldı ki, antibiyotik direncinin bizatihi kendisi de, antibiyotik talebinin artmasına yol açıyor.

Arz tarafında ise iki temel problem var. İlk olarak bakteriler varolan antibiyotiklere direnç geliştirdikçe, tipik bir hastanenin cephaneliğindeki etkili ilaç sayısı azalıyor. Penisilin gibi sıradan antibiyotikler, artık, eskiden kolaylıkla tedavi edebildikleri zatürre, tüberküloz, dizantiri gibi hastalıklara karşı etkili olamıyorlar.

İkincisi, yeni antibiyotiklerin geliştirilme hızı giderek düştü. İlaç şirketlerinin bir çoğu kaynaklarının çoğunu kanserle ve genellikle zengin dünyadaki insanların muzdarip olduğu diğer kronik rahatsızlıklarla mücadeleye tahsis ettiler. En son yeni antibiyotik sınıfı 1980’lerde geliştirilmişti.

İyi haber, akılcı politika yapıcıların ve tıp camiasının harekete geçmiş olması. Örneğin Avrupa Birliği antibiyotiklerin gereksiz kullanımını engellemek amacıyla 2006 yılında, antibiyotiklerin hayvan yemlerinde büyümeyi hızlandırmak amacıyla kullanılmasını yasakladı. Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi FDA de 2017 yılında aynı yola girdi.

Bir çok ülke de antibiyotiklerin zaten etki etmedikleri virütik hastalıklarda kullanılmasına yönelik daha katı yönergeler çıkarttı.

Antibiyotik direnci problemi, Küresel iklim değişikliği, gibi küresel eşgüdüm gerektiriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin veya AB’nin tek başına antibiyotik kullanımını kısıtlamaları yeterli olmayacaktır.

İnsanın Şanghay veya Bombay’dan New York’a 15 saatte gidilebildiği ve giderken yanında bakterileri de taşıyabildiği bir dünyada, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin de bu mücadeleye katılması gerekiyor.