Efe Kerem Sözeri
Mar 20 2018

III. Abdülhamid döneminde sansür

Karl Marx, III. Napolyon’un darbeyle bir diktatöre dönüşmesini anlatırken, tarihsel olaylar ve kişiler iki kez ortaya çıkar, ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak demişti.

Osmanlı’nın çöküş dönemi trajedisi de bizzat bugün, bir saray komedisi olarak tekerrür ediyor.

İki dönemin de ana meselesi iktidarın meşru denetimi, başrolde ise her türlü eleştiriyi susturan tek adamlar var.

II. Abdülhamid, Osmanlı’nın sadece toprak kaybettiği değil, toprak kaybetme korkusuyla hakların askıya alındığı bir dönemin de yöneticisiydi.

Milliyetçiliğin parçaladığı imparatorluğu kurtarmak isteyen Yeni Osmanlıcı aydınlar, çağın modern yönetim sistemi olan anayasal monarşiyi önerdikleri için “Batı’nın komplosu”na iştirak etmekle suçlandılar. “Hürriyet” ve “Adalet” yazmak yasaklandı. Dünyayı tanıyan, dil bilen eğitimli elit kesim ya inzivaya çekildi, ya da kendilerini Paris’te sürgünde buldular.

Recep Tayyip Erdoğan ise istikrar bahanesiyle hakların askıya alındığı bir dönemin yöneticisi. Artık devir toprak devri değil, bunun yerine en iyi beyinlerini kaybediyor Türkiye.

Avrupa Birliği yolunda demokratikleşme paketleri çıkarırken Erdoğan’ı öven liberal aydınların bir kısmı yine Batı başkentlerinde sürgünde. “Barış” ve “Demokrasi” istemek yasak, bunu yazanlar terörist, Yeni Türkiye’nin modern hapislerinde tutsak.

 

[Sultan II. Abdülhamid Jön Türk devrimiyle yeniden ilan etmek zorunda kaldığı Kanun-i Esasi (Anayasa) kutlamalarına giderken. Temmuz 1908.]

 

Hem II. Abdülhamid, hem de Erdoğan için sansür bir yönetim aracı, ikisinin de hedefi ülke sorunları hakkında halkı bilgilendirmek isteyen basın.

Birinde Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sıkıyönetime, diğerinde 15 Temmuz 2016 darbe girişimi OHAL’e bahane edildi. İlkinde, “devletin menfaatine zararlı şekilde neşriyat yapan gazeteleri geçici veya müddetsiz olarak idareten kapatmak yetkisini” veren Âli Kararname’lerin yerinde bugün Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) var.

Mart 2018 itibariyle KHK’lerle kapatılan yayınların sayısı 191’i buldu: 68 gazete, 33 televizyon kanalı, 33 radyo istasyonu, 28 matbaa, 21 dergi, altı haber ajansı ve iki internet sitesi.

Aynı bugünkü gazete kapatmaların ve haber sansürlerinin Anayasa’nın 28. maddesindeki “Basın hürdür, sansür edilemez” ilkesine aykırı olması gibi, II. Abdülhamid döneminde de kağıt üstünde “Matbuat kanun dairesinde serbest”, fakat uygulama tam tersi.

İroni ayyuka çıkarken, sansürün ilk kurbanları hep mizahçılar olmuştur.

II. Abdülhamid tahttaki ilk yılı dolmadan açtırdığı bir dava ile, Kanun-i Esasi’nin basın özgürlüğü maddesini eleştiren çizer Teodor Kasap’ı 3 yıl hapse mahkum ettirmişti.

[kaynak: Cevdet Kudret, Abdülhamit Döneminde Sansür, Milliyet Yayınları, 1977.]

 

Erdoğan Ağustos 2014’te saraya çıkarken aşağıdaki karikatürü çizen Bahadır Baruter ve Özer Aydoğan da bir muhbir vatandaşın Başbakanlık’a resmi şikayeti üzerine 14 ay hapis cezası almıştı (karar sonradan para cezasına çevrildi).

 

Penguen Dergisi

[kaynak: Penguen, 21 Ağustos 2014.]

II. Abdülhamid öncesinde matbaaları düzenlemek için kurulan Matbuat Müdürlüğü, sadık memurların atanmasıyla bir sansür heyetine dönüştü. Hürriyet ve adalet gibi onlarca kelimenin yanında, başka ülkelerdeki anayasa ve meclislerle ilgili gelişmeler, yahut devlet başkanlarının suikasta uğraması Osmanlı gazetelerinde haber yapılamayacak konulardı.

II. Abdülhamid’in boyalı sakalı da, uzun burnu da saraydan çok saraycı sansürcülerin makasına takıldı. Hüseyin Cahit, Piere Loti'nin İzlanda Balıkçısı kitabını çevirirken “burun” yerine “karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri” demek zorunda kalmıştı. Sadece sakıncalı kelimeler değil, matbaadaki dizgide oluşan yazım hataları yüzünden bile gazetelerin kapatıldığını aktarır tarihçi Cevdet Kudret.

Türkiye’deki internet servis sağlayıcılara lisans vermekle yükümlü Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu da 2008’den beri 100 binden fazla internet sitesini engelleten bir sansür makinesine dönüştü.

[kaynak: EngelliWeb.com arşivi ve Prof. Yaman Akdeniz]

Türkiye’de sansürlenen internet içeriğinin yüzde 93’ü BTK tarafından, idari kararla sansürleniyor. Hükümet, istemediği içeriği anında sansürlemeleri için, internet şirketlerini BTK’nin yönettiği bir kara listeyi sistemlerinde doğrudan uygulamaya mecbur tutuyor.

Erdoğan hükümetlerinin Suriye’deki cihatçı gruplara gönderdiği TIR dolusu silahlar dışında, yolsuzluk ve rüşvet haberleriyle Uludere Katliamı gibi olaylar Türkiye’de haber yapılamayacak konular arasında.

Türkiye’nin baskısına boyun eğen Facebook gibi uluslararası sosyal medya şirketleri Türkiyeli alternatif haber kolektiflerinin sayfalarını “PKK” hakkında haber yaptıkları için kapattıklarında, editörler “KKP” yazarak sansürü deliyor. TRT muhabirleri canlı yayın sırasında “PKK” yerine “TSK” dediği için görevden alınıyor. İşgüzar jurnalciler birbirini, “Saray bundan rahatsız olur”, diyerek kovdurmaya çalışıyor.

II. Abdülhamid’in istibdadı sansürcü ve muhbir ağıyla yurt içindeki muhalefeti sustursa da, yurt dışındaki basını ancak tren garlarında ve limanlarda el koyduğu yabancı gazetelerin nüshaları kadar engelleyebiliyordu.

Türkiye’nin Suriye iç savaşındaki rolünü kaynaklarıyla yazdığı için Wikipedia’nın Türkiye sınırları içinde erişime engellenmesi, 130 yıl arayla iki baskıcı yönetimi aynı kafada buluşturmuş oluyor. Bu arada dünyanın geri kalanı Türkiye hakkındaki eleştirel haberleri okurken, bunların Türkiye’de sansürlendiğini de okuyor.

II. Abdülhamid, Osmanlı aleyhinde Avrupa gazetelerinde çıkan eleştirileri cevaplamak için Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü de kurmuş, elçilerin önemli bir vazifesi bu yayınlara karşı çare aramak olmuştu.

Bugün de saraydan beslenen propaganda ağının önemli bir görevi, Türkiye hakkındaki eleştirel haberleri kendince yalanlamak, mazur göstermeye çabalamak.

Bu komedinin en gülünç kısmı, aynı saray ekibinin Erdoğan ile II. Abdülhamid karşılaştırması yaparken içinde bulundukları ironiyi görememesi.

 

[Fransız Le Petit Journal dergisinde Bosna krizine dair bir karikatür. Bulgaristan bağımsızlığını ilan edip Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilirken II. Abdülhamid çaresiz. 18 Ekim 1908.]

 

Marx’ın tarih okuması daha çok yazının başında yer verdiğim alıntısıyla bilinse de, I. Napolyon ile III. Napolyon’u karşılaştırması, aslında tarihsel aktörlerin gücünün sınırlarını anlatır.

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullar içinde değil, geçmişten kalan koşullar içinde.”

II. Abdülhamid’in trajedisi, halkların millet bilincine vardığı, eşitlik ve bağımsızlık talep ettiği bir dönemde çok milletli bir imparatorluğu İslam tutkalıyla bağlayabileceğini sanmasındandı. Geride bıraktığı iz, bir imparatorluğu şeklen modernleştiren demiryolları, hastaneler ve okullar değil, fikren gerileten baskı ve katliamları oldu. Sansürlettiği kelimeler, hürriyet, adalet, cumhuriyet ve millet, sonunda onun yerine gelecek sistemin ana prensipleri oldu.

Erdoğan’ın komedisi, çözümüne başlayıp yarıda bıraktığı siyasi sorunların bugün onu kovalıyor olmasında. AKP’yi iktidara getiren 2001 krizinin, kılık kıyafet dayatan siyasilerin, insan haklarını yok sayan politikaların acısı unutuldu; AB yolunda girişilen reformlar geri alındı. Son beş yıldır yolsuzluk, hukuk devleti, siyasi haklar ve basın özgürlüğü alanında tepetaklak yuvarlanıyoruz. Erdoğan köprüler, tüneller ve havalimanlarıyla hatırlanmak istiyor olabilir; ancak ardından gelecek rejim onun sansürlediği kavramların, özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasinin üzerine kurulacak.

 

[Osmanlı İmparatorluğu'nda 1908'deki Jön Türk devrimini ve anayasal düzenin yeniden ilân edilmesini kutlayan bir Yunan taş baskısı. Sotirios Christidis, 1908.]

Bu yazının Ahval’de yayımlanması, ve Ahval’in Türkiye’de 28 Şubat günü sansürlenmiş olması II. Abdülhamid ve III. Abdülhamid karşılaştırmasına bir tebessüm katıyor.

1860’da kurulan Osmanlı’nın ilk bağımsız özel Türkçe gazetesi Tercüman-ı Ahval, aynı zamanda basın sansürünün de ilk örneği: Eğitim sistemini eleştiren bir yazı yüzünden gazete Mayıs 1861’de iki hafta boyunca kapatılmış, sonunda kurucuları Agah Efendi ve Şinasi Paris’e kaçmak zorunda kalmıştı.

Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde yaşanan bu ilk sansür ve sürgün, Meşrutiyet’i ilan ettirecek olan fikir akımının ilk filizlerindendir. İstibdat dönemlerinde yabancı basının rolü ve sürgünde Türkçe gazetecilik basın tarihimizin bir parçası olmalı.