Yayıncıların trajik komedyası: Kürtfobya

Son zamanlarda Kürtleri anlatan metinler sansür, otosansür ve tahrifatlarla yine gündemde. Paulo Coelho’nun On Bir Dakika, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Bernard Lewis’in Haşhaşiler’i veya V For Vendetta gibi yapıtlarda geçen Kürdistan ifadesi Türkçeleştirilerek Ortadoğu, Kürt Diyarı gibi kavramlarla ifade edildi.

Konuyu gündeme getiren okurların tepkileri karşısında Can, Yapı Kredi, Evrensel Basın gibi yayınevleri çeşitli açıklamalar yapmak zorunda kaldılar.

Peki, neden Kürtler ve Kürdistan kavramları yerine başka kavramlar kullanılıyor? Çevirmen, editör ya da yayınevinin bunu yapma hakkı var mı? Kanunda bunun cezası var mı? Konuyu Hüseyin Siyabend, Perihan Mağden, Abdullah Keskin ve Ali Duran Topuz Ahval için değerlendirdi.

Tahrifat isimli kitabında konuyu kaynaklarıyla tartışan ve tahrif edilen metinlerin orijinalini ortaya çıkardığı için birçok davası olan Hîvda Yayınları’nın sahibi Hüseyin Siyabend, Kürtlerin güzel özelliklerinin hep başka milletlere atfedildiğini ancak “vahşi, bedevi” kavramların ise Kürtlerin tarif edilmesine bırakıldığını söylüyor. 

Siyabend “Tahrifat dediğimizde birkaç noktaya dikkat çekeyim; metinleri değiştirme, çıkarma ve ilave etme şeklinde uygulamalar. Şimdi burada üzerinde durmamız gereken nokta Ortadoğu üzerindeki devletlerin, Kürdistan üzerinde hak iddia etmenin en meşru yolu, tarihi satın almak ve kendi devletlerini meşrulaştırmak için olmazsa olmaz bir öncelik söz konusudur. Ortadoğu’da bağımsız bir devlete sahip olan milletler, kendi tarih çalışmalarını devlet tarafından finanse ederek, devlet destekli akademiler kurarak üniversiteleri de bu çalışmalara dâhil ederek geniş sanatsal departmanlarına burs tahsis edilerek planlayıp yaygınlaştırır. Kürtler ise bir devlet aygıtından ve finansmanından yoksun. Biz bu noktada devletsiz Kürdün tarihini ve tarihinden belirgin olan ilmi, sanatsal veya fiziksel kanıtlara yönelik tutuma dair uygulamaları dile getiriyoruz” diyor. 

Tahrifatın bir “mevki spekülasyonu” olduğunu kaydeden Siyabend, “Kürdistan’da yapılan tüm gümüşçülük işleri Yahudilere, tüm güzel halılar Farslara, tüm taşçılık işleri Asurîlere, tüm mimari eserler Ermenilere, Kürt kökenli eserleri de Türklere atfeden pek çok makale, kitap ve alınan tutum bizi şaşırtmamıştır. Kürtlere ‘soylu vahşi’ dışında başka bir tarihsel miras bırakmak istemeyen, Kürtlerin tarihine ve mirasına yönelik şaşırtıcı bir biçimde umursamaz yaklaşım, Kürtlerin insanlığa, İslam’a ve kendilik bilgisine dair olan katkılarını önemsizleştirerek bir kenara itilmesi ve hala bugün dahi devam ettiren bu ‘söylemsel rejim’ ile hesaplaşmak gerekmektedir. Evet, altını çiziyorum tahrifat bir ‘söylemsel bir rejimdir’” diyerek yapılan işin bilinçli şekilde ilerletildiğini söylüyor. 

Siyabend olayın sadece tercüman inisiyatifinde olmadığını bir devlet politikası olduğunu belirtiyor. Tahrifatın tarihin devletleşmesinin resmi versiyonu olduğunu anlatan Siyabend, Türklerin varlığının başlangıcının yazınsal, dilbilimsel, etnografya ve coğrafya alanını hedeflediğini kaydederek devletin, bugün tahrif edilen metinler üzerine kurulduğunu ve Kürtlerin olmadığı bir dünya üzerine kurgulandığını ifade ediyor. 

Siyabend, Kürdi değerlerin görünmez kılınmaya çalışıldığını söyleyerek, “ Kürtlerin varlığı, Kürtçe dili ve Kürdistan ile ilgili binlerce tez var ama Kürt, Kürtçe ve Kürdistan sözcüklerini kullanmamak için titizlikle çalışılmış. Bu konuda örnekleri, orijinal nüshaları ile verdim. Hatta mütercim uyarıldığı halde kitabın yeni baskısı hala Tahrifatlı basılmaya devam ediyor.  Mesela Kürdistan Gemisi ile ilgili yapılan tahrifatı dile getirdiğim için ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçundan mahkemem devam ediyor. Tahrifatı yapan profesör, entelektüel ile kurum ve kuruluşlar hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarına devam ediyorlar” cümleleriyle bu tahrifatların müzik, sinema, edebiyat gibi tüm alanlarda olduğunu vurguluyor.

 

 

Tahrifatlar karşısında Kürtlerin neler yapabileceğini anlatan Siyabend, Kürtlerin devletsel ve akademik anlamda bir statü sahibi olmaları, entelektüellere ahlaki pozisyonu hatırlatmaları ve Türkçe çeviri okurken dikkatli olmaları gerektiğini belirtiyor. 

Yıllarca yazdıklarından dolayı DGM’lerle uğraşan, halen birçok davası devam eden yazar Perihan Mağden ise inkârla hiçbir şeyin çözülmeyeceğini belirtiyor. Kendi üslubuyla sorularımızı yanıtlayan Mağden, “Konfüçyus'un çok sevdiğim bir lafı var: ‘İsimleri düzeltin!’ diye. Hatta 'Doğrusunu söyleyin'- diye de çevirebiliriz. Çeviri zor zanaat. Zor zanaat de; mesele çevirinin sorunları değil yalnızca. Türkler yalana sığındıkça, yalandan beslendikçe, Hakikat Düşmanlığında ikamet ettikçe-Arsızlığın Yurduna yerleşiyorlar giderek. Yolsuzluğun Kampından da vahim bir vaziyet. Son zamanlarda 200/ 250 kelimecikle gündelik hayat toplarını çevirdikleri dillerini dahi yitirebilirler yakında. Öylesine bir inkar siyasetini içselleştirmece! Öylesine vahim bir geriye kaçış…” diyerek durumu eleştiriyor. 

Halen bir arpa boyu yolun alınmadığını kaydeden Mağden, “Nasıl soykırım yoksa, 'sözde' ise, 'o zaman savaşıyorduk'sa, 'ilk onlar bize saldırdı'; hatta hatta hatta 'nefsi müdafaa' ise- Kürtler de yok edilemiyorlar madem- Dağ Türkleridir, 'kart kurt sesleri çıkararak karda yürüyenlerdir'den- Arpa boyu yol gelememişiz. Feci vaziyetimiz. Hala 'Kürdistan' sansür ve çeşitlerinin en acınasısı olan otosansürle yok edildikçe, yok sayıldıkça- Çocuklarımıza beyaz birer sayfa verelim. Üstüne 500 kere Kürdistan vardır! Yazsınlar. Kürdistan vardır. Bin yıldır vardır. Var olacaktır” diyerek tahrifatın acınası bir durum olduğunu belirtiyor. 

Kürdistan kelimesi geçtiği için yayınladıkları onlarca kitaptan dolayı davalık olan Avesta Yayınları editörü Abdullah Keskin ise bu tahrifatların hepsinin aynı kategoriye sokulmaması gerektiğini söylüyor.

Bazı çevirmenlerin korkudan sansürlediğini, bazılarının ise Kürdistan karşıtlığı üzerinden bunu yaptığını ifade eden Keskin, “Kimi korkudan, kimi de devletle hemfikir olduğu için bunu yapıyor. Kürdistan’ın var olmadığını ispatlamak için kitap yazanlar bile var. Çevirmenler çevirmek istemiyorlar. Mevzuata göre çevirmen sorumlu tutulamaz. Genelde yayınevi ve editör sorumlu tutulur. Bunu anlatmamıza rağmen bir kısmı çekiniyordu. Bir kısmı bunu doğrudan söyleyemediği için astronomik paralar istiyordu. Bir kısmı böyle düşünmediğini söyleyip, yapmak istemiyordu. Ama biz hiçbir şekilde taviz vermedik. Yani 100 yıl önceki bir çalışma Kürdistan dediyse, ne dediyse, biz ona sadık kalmaya çalıştık. Belki okurumuzun hoşuna gitmeyecek bir sürü şey de var. Onlara da aynı şekilde yaklaştık. Çünkü gerçeği saklamak okuru kandırmaktır. Kürdoloji metinleri yayınlıyoruz. Bizim gözümüzde çok sorunlu ifadeler var. Ama biz onları önemlerine binaen yayınlamaktayız. Asla değiştirmiyoruz. Bundan dolayı, sırf isminden dolayı birçok kitap yasaklandı” şeklinde konuşuyor.

 

 

Eski metinlerin çevirisinde Kürt geçen yerlere Türk gibi ifadelerin yerleştirilmesini değerlendiren Keskin, “Gerçeğe karşı ciddi saygısızlık var. İbnü'l-Esîr’in kitabında “Ekrad” olarak geçen yerlerin hepsini “Etrak” yapmışlar. Böylece İbnü'l-Esîr’i değiştirmiş olmayacaksınız, gerçek er ya da geç ortaya çıkacak ve amaçladığınız şeye zarar verecek. Biz bunu mahkemelerde de savunduk. Mevzunun ifade özgürlüğünden ibaret olmadığını, bunun tarihsel bir gerçek olduğunu, Kürtlerin buranın yerli halkı olduğunu, yüzyıllardır burada yaşadığını, Batılı seyyahlardan Orhan Kemal’lere Yaşar Kemal’lere kadar buraya Kürdistan dediklerini anlattık. Bu ismi ilk kullanan 800 yıl önce Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer’dir. Sansürle, şuyla buyla burada gidilecek yol yok. 1920’lerdeki uygulamalara, 60’lardaki, 90’lara kadar süren uygulamalara baktığınız zaman, işi yarasaydı o zamanlar yarardı. Gerçeğin en zayıf olduğu dönemde bile ortaya çıkmak gibi bir huyu var” diyerek bu tahrifatları yapanların rezil rüsva olduğunu söylüyor. 

DuvaR gazetesi yayın yönetmeni Ali Duran Topuz ise tahrifatın, “inkar-imha-asimilasyon” üçlüsünün özeti olduğunu kaydediyor. Bu tahrifatları yapanların ceza almadığını belirten Topuz, “Kürtfobya” kavramıyla durumu özetleyerek şöyle diyor:

“Bunun sebebi basit: Kürtlere ilişkin temel siyasi karar, hukuki/cezai bir boyut işin içinde olsun ya da olmasın, her yerde uygulanıyor. Temel siyasi karar, şimdilerde bitti denilen ‘inkar-imha-asimilasyon’ üçlüsüyle özetlenen karar. Bu üçlü negatif sistem, bir yok etme sistemi esasen. Bu ister eski Türkçe metinleri latinize ederken olsun, ister çeviride olsun, ‘Kürt’ü inkar siyasetinin kültürel alandaki tezahürü.

Kimse Evliya Çelebi’deki Kürt ya da Kürdistan terimini latinize etti diye ceza almaz, ya da Coelho çevirisinde aslına sadık kaldı diye ceza almaz. Yani bu ‘inkar’ sadece ceza korkusundan kaynaklanmıyor, üç negatifli siyasetin kültürel-ideolojik boyutta ne kadar derine işlediğini, yer ettiğini gösteriyor. O zaman şöyle özetleyebiliriz: Kürtlerin inkar-imha-asimile edilmesine dair siyaset, bugün için artık bir ‘Kürtfobya’ halini almış durumda. Görünce rahatsız oluyor, hoşlanmıyor, gizlemek istiyor, değiştirmek istiyor.  Siyasi yok etme arzusuna, bireysel-kültürel katkı sağlıyor.”

Topuz’a bu tahrifatlar karşısında kaynakları orijinalinden veya Kürt yayın organlarından okumak bir çare olabilir mi diye soruyorum. Ru û Kûr’un yazarı şöyle yanıtlıyor:

“Yine iş Kürtlere düştü değil mi? Doğrusu, elbette üçlü negatif sistemin sürekli teşhiri, işlemesini engellemenin, engellenemese bile etkisini azaltmanın yollarından biri. Bu hep yapılmalı. Fakat meselenin sadece Kürt yayın organlarında tartışılması, görülmesi, çok işe yarar mı emin değilim. Bence, elbette sadece Kürtler de değil demokrasi ve ortak yaşam inancına sahip herkesin, bu işe sahip çıkması el atması gerekli. Bu el atma da ‘Türk yayın organları’nda tartışmayı sürdürme yoluyla daha etkili olabilir.

Mesele sadece Kürtlere reva görülen kötülükten ibaret değil, ahlaken de karşısında durulması gereken, yani sadece Kürtleri değil ahlaki kaygıları olan herkesi ilgilendiren bir mesele. Düşünsenize, Evliya Çelebi’yi bile doğru okuyamıyorsunuz, böyle bir kültüre razı gelinebilir mi? Hâsılı, tartışma da, teşhir de, protesto da, eleştiri de, ulaşılabilen bütün platform ve yayın organlarında dile getirilmeli, bunun yolları aranmalı.”

Ancak sadece yayın dünyasında değil Kürdistan kavramı mahkemelerde de ironi olmaya devam ediyor. Batman Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bir davada sanık savunma yaparken Kürdistan kelimesini kullandığı için duruşma savcısı örgüt üyeliği suçundan ve üst sınırdan cezalandırılmasını talep etti.

Müvekkilinin sırf kullandığı Kürdistan kelimesi nedeniyle üst sınırdan ceza verilmesi talep edilen savcı mütalaasına karşı avukat Şirin Şen, Kürdistan kelimesinin bir örgütü işaret etmediğini, Kürdistan adında bir coğrafyanın olduğunu ve bunu bu şekilde kabul etmemiz gerektiğini ifade etti.

 

 

Mahkeme bunu sebep göstererek Şen hakkında da suç duyurusunda bulundu. Yapılan suç duyurusu üzerine Batman Cumhuriyet Başsavcılığı avukat Şen hakkında işlem başlattı. Savcılık avukat Şen’den savunma istedi.

Kürdistan kelimesi için hakkında dava açılan gazeteci Mehmet Sanrı ise beraat etti. Hakkındaki gerekçeli karardaysa “üst düzey yöneticiler tarafından da kullanıldığını” yazıldı.  Sanrı da kararı “Yani Binali Bey de Kürdistan demeseydi, bize cezayı keseceklerdi... Bana öyle geldi” ifadelerini kullanarak değerlendirdi. Bu kararın diğer davaları ve yayıncıları nasıl etkileyeceğiniyse önümüzdeki günlerde göreceğiz. 


© Ahval Türkçe

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar