Mesele şarbondan çok daha fazlası

Türkiye, Kurban Bayramı’nın hemen ertesinde ardı ardına gelen şarbon vakalarıyla teyakkuza geçti. İlk haber Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde özel bir çiftlikten gelirken bunu İstanbul, Kocaeli, Sivas, Trabzon, Yozgat ve Bitlis’den gelen haberler izledi. Hükümet yetkililerinin “korkulacak bir şey yok, telaş yapmayın” söylemlerine rağmen gelen yeni haberlerle ise vatandaşın tedirginliği devam ediyor.

Şu ana kadar resmi rakamlar açıklanmadıysa da hastalık teşhisiyle pek çok kişinin hastanelerde tedavi altına alındığı biliniyor. Geçtiğimiz hafta Ankara’nın Mamak ilçesinde şarbon şüphesiyle 50’den fazla kişiden alınan örneklerin Halk Sağlığı Kurumu’na gönderildiği öğrenilmişti.

Ankara Valiliği ise iddiaları yalanlamıştı. En son haber ise geçtiğimiz Cuma günü Diyarbakır’dan geldi. Basın toplantısı yapan Diyarbakır’daki sağlık örgütleri Bitlis Güroymak ilçesinden gelen 10 yaşındaki bir çocuğun bağırsak şarbonundan hayatını kaybettiğini ve kendilerine ulaşan bilgilerin ise endişe verici olduğunu açıkladı.

Peki, bayram ertesinde ithal etle gündeme gelen şarbon gıda güvenliği konusunda karşımıza çıkan tek sorun mu? Türkiye’de olduğu uzun süredir bilinen şarbon ne oldu da birden hortladı? Yoksa şarbon işin görünen yüzü mü?

İşte bu ve benzer soruların cevaplarını uzmanlar, tarım ve hayvancılık politikalarındaki yanlış politikalar, ithalatçı rejim anlayışı, koruyucu sağlık hizmetlerinden vazgeçme ve denetimsizlik olarak yanıtlıyor.  Bunlarla birlikte gıda güvenliğini riske atan politika ve uygulamaların daha büyük sorunlara yol açabileceğini söyleyen uzmanlar, ciddi boyutlarda halk sağlığı sorunuyla karşı karşıya olduğumuza dikkat çekiyor.

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, yaşanan şarbon vakasının hükümetlerin yanlış politikalarının sonucu olduğunu söylerken sorunun kaynağının ülkenin son 16 yılda ihracattan ithalata dönmesi olduğunu vurguluyor.

Çözümün planlı ve ulusal tarım ve hayvancılık politikaları yerine ithalatta arandığını bunun da felaketleri beraberinde getirdiğini söyleyen Güngör, son 16 yılda ithalata 185 milyar dolar ödendiğini hatırlatıyor. Hükümetin, sanayicilerinin istek ve önerileri doğrultusunda hareket ettiğini söyleyen Güngör,“Bugün gıda güvenliği konusunda yaşadığımız her sorun ithalattan kaynaklanmaktadır. İktidar sermaye ile sürekli toplantı halinde ve bütün ithalat işlemleri yandaş sermayeye veriliyor” diye konuşuyor.

“Hükümet yerli üretimi artırmak yerine yandaş sermayeyi güçlendirme eğiliminde” diyen Güngör, birkaç ürün dışında ülkenin bitkisel ve hayvansal bütün ihtiyaçlarını ithal ettiğini, üreticinin ise yıllardır darboğazda olduğunu, bankalara borçlarından dolayı hareket edemediğini ve üretmekten vazgeçtiğini sözlerine ekliyor.

Güngör, “Ülkede tarım ve hayvancılık desteklenmiyor. Üzerine anormal derecede yükselen maliyetler üreticiyi zorda bırakıyor. Tohum, ilaç, gübre, sulama, işçilik, enerji ama en önemlisi mazot maliyetleri üreticiyi darboğaza soktu. Darboğaza giren üretici de hayvanlarını ve tarlalarını sattı. Üretmekten vazgeçti” diye durumu özetliyor.  

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2017 istatistikleri de Güngör’ün sözlerini doğruluyor. Çiftçi Kayıt Sistemi'nin uygulanmaya başlandığı 2002 yılından 2017’ye kadar kayıtlı çiftçi sayısı 2 milyon 588 bin 666 kişiden 2 milyon 132 bin kişiye düşerken, yaklaşık 500 bin insanın üretimden çekilmesi ise 164 milyon 960 bin dekarlık tarım alanının 148 milyon 792 bin dekara gerilemesi olarak kendisini gösteriyor.

Bugün TÜİK ve Tarım Orman Bakanlığı’nın verilerine göre toplam 38 milyon 380 bin hektar tarım alanı var. Bunun 14 milyon 617 bin hektarı ise meralara ait. Ancak Güngör, bu rakamların gerçekçi olmadığını belirtiyor. “Tarım ve mera alanları kayıt altına alınıp, izlenmediği gibi devlet bu alanları kullanım amacı dışına çıkardı. Ülkedeki tarım ve mera alanları TOKİ evlerine, maden ocaklarına, termik santrallere, yollara teslim edildi” derken mera alanlarındaki kaybın 6 milyon hektardan fazla olduğunu söylüyor.

“2002’den 2018’e kadar TÜİK rakamlarına bakacak olursak mera alanlarımız 14.617 milyon diye geçiyor. Bu hiç değişmiyor. Çünkü bununla ilgili bir kayıt yok. Oysa mera alanlarımız tahrip oldu. Ama Bakanlık yetkilileri son birkaç aydır mera alanlarının azaldığını, 12.5 milyon hektar alana düştüğünü söylemeye başladılar.  Biz, Ziraat Mühendisleri Odası olarak kayıtlara baktığımızda bunun 10.5 milyon hektar alana düştüğünü görüyoruz. Yurtdışı kayıtları bize daha gerçek rakamları veriyor.”
 

Mera alanlarının kaybına ek olarak, hayvanlara verilen kaba yem açığının da ithalatla karşılandığını hatırlatan Güngör, ürünlerin ise GDO’lu olduğunu hatırlatıyor.

“Bugün hayvanlara verdiğimiz soyanın sadece 180 bin tonunu kendimiz üretiyoruz.  Oysa 2 milyar 800 bin ton soyaya ihtiyaç var. Üretemediğimizi ithal ediyoruz ama bu soya yüzde yüz GDO’lu. Yine her sene 1- 1.5 milyon ton mısır ithal ediyoruz. Mısırın da yüzde yüzü GDO’lu. Tarım alanlarını ve mera alanlarını amacı dışına çıkarırsan, ithalata sürekli kapıları açarsan tarımın ve hayvancılığın bu noktaya gelmesi de hastalıklar da kaçınılmaz olur.”

Türkiye; Brezilya ve Uruguay başta olmak üzere 20 farklı ülkeden et ithal ediyor.  Türkiye gündemine şarbonla giren ithal hayvanların sayısı ise her yıl artıyor. 2017'de 280 bin koyun, 896 bin sığır ithal edilirken, 2018’in ilk altı ayında ise 245 bin koyun, 706 bin sığır ithal edildi.

Türkiye’de canlı hayvan ithalatı 2010 yılında başlarken, deli dana, koyun vebası, sığır pasteurellozu gibi hastalıklar ise ithal edilen hayvanlarda görülen hastalıklardan sadece birkaç tanesi. Güngör, ardı ardına gelen şarbon vakalarının olayın görünen yüzü olduğunu vurgularken, ithalattaki veteriner kontrolünün kalmasıyla birlikte ileride bu hastalıkların artacağını söylüyor.

Gıda ve Tarım Bakanlığındaki teşkilat yapılanmasının da sorunları tetiklediğini, tarım ve hayvancılıkla ilgilisi olmayan kişilerin görevde olmasından kaynaklı sorunların çözülemediği aktaran Güngör, veteriner ve tekniker sayısının da yetersiz olduğunu belirtiyor.

“Personel sayısındaki azlık beraberinde denetim eksikliği getiriyor. Veteriner kontrolleri ise iyice azaldı” diyen Güngör, koruyucu hekimlik faaliyetlerinin yetersiz olduğunu ve aşılamaların aksadığını söylüyor.

Türk Veteriner Hekimleri Birliği Başkanı Talat Gözet de “Halk sağlığı açısından gerekli olan veterinerlerin sayısı her yerde azaltıldı. Tarım Bakanlığı’nda veterinerlerin sözü geçmiyor. Artık yetkili veteriner hekim otoritesi yok” derken Tarım Bakanlığı’nda hayvan hastalıklarıyla mücadele yürütecek kurumsal bir yapının olmadığını söylüyor ve şöyle konuşuyor:

“Bu yaşananlar Bakanlığın eseridir. Öncesinde hayvanların aşılaması takip edilirdi.  Yetkili veteriner hekim sorumlu olduğu alandaki hayvanları izler, aşılamalarını takip eder aksaklık varsa bildirirdi. Şimdi bunu takip edecek ne kurum ne de kişi var. Bu yapı bozuldu. Dolayısıyla hayvan hastalıkları çoğaldı.”

Gözet’in verdiği bilgiye göre Tarım Bakanlığı’ndaki mevcut veteriner sayısı 7800. Sağlık Bakanlığı’nda ise bu sayı 50’yi geçmiyor.

Sorunların politika, bütçe ve altyapı eksikliklerinden kaynaklandığını anlatan Gözet, hayvan hastalıklarıyla mücadele yürüten veteriner hekimlerin güçlendirilmesi gerektiğini ve veteriner hekimlerin sağlık sınıfı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor:

“En son torba yasada sağlık çalışanlarının özlük haklarında iyileştirme ve yıpranma paylarına ilişkin düzenleme yapıldı. Bu düzenlemede sağlık grubunda yer alan veteriner hekimler yer almadı. Şimdi bunun yansıması bana kalırsa sahadaki arkadaşların işi yeterince önemsememesi olarak geri dönüyor.

Çünkü bu kadar vakanın kadar patlak vermemesi lazım. Anlaşılan o ki hayvan aşılaması istendiği gibi gitmiyor. Demek ki bu işi yapacak kişilerin moral ve motivasyonu bozuk. Eskiden ev ev dolaşan ve hayvanları aşılayan teknisyenler eskisi gibi çalışmıyor.”

Türkiye’deki hayvanlarda şarbon dışında brusella, sığır tüberkülozu gibi pek çok hastalığın görüldüğü bilgisini veren Gözet, şarbon olayında yanlış bilgilendirmenin olduğunu ifade ediyor.

“Şarbon bu ülkede hep vardı. Her sene çeşitli sayılarda şarbon vakası ile karşılaşıyoruz” derken şarbonun ülkeye ithal etlerle gelmediğini söylüyor.  Şarbon dışında hayvanlardan insanlara geçen 200’ün üzerinde zoonoz hastalık olduğunu anlatan Gözet, Türkiye’de görülmeyen bazı hastalıkların ise ithalat sonucunda geldiğini belirtiyor.

Altı ay öncesine kadar ithal edilecek hayvanlar ihracatçı ülkede Bakanlık çalışanı veteriner hekimlerin kontrolünden geçerken ilgili yönetmelikte yapılan değişiklik sonrasında Bakanlık veteriner hekim kontrolünü kaldırdı. Gözet, bu değişikliğin ithalatçı firmaların isteğiyle gerçekleştiğini belirtiyor.

“Veteriner hekimlerin görevlendirilmemesini ithalatçı firmalar istedi. Çünkü veterinerlerin yol giderlerini, harcırah ücretlerini ödemek istemediler. Bu firmaların iyi bir lobisi var ve onların talepleriyle bu uygulama kaldırıldı.”

Ankara Tabipler Odası (ATO) Başkanı Vedat Bulut da yerli hayvancılığın ithalatçı rejime teslim edildiğini ve sorunların da bilinçli olarak yok sayıldığını vurguluyor.  Bulut, “Türkiye’ye ithal hayvan getiren firmalara sıfır vergi uygulanıyor. Burada çok ciddi karlardan bahsediyoruz. Yurt içinde vergi varken yurt dışına sıfır vergi uygulanıyor. Burada amaç et fiyatını ucuzlatmak olarak sunuluyor. Halbuki bu yöntemle firmalar zenginleşirken on binlerce çiftçi ve hayvan besleyicisi ise mağdur ediliyor.” derken hükümetin yerli üreticiden ürün almak yerine akraba ya da yandaş iki-üç firmaya komisyonculuk yapmayı tercih ettiğini söylüyor.

“Şarbon sorunun bir nedeni yerli hayvancılığı ithalatçı rejime kurban etmekse, diğeri koruyucu hekimliği ve sağlık memurlarını sahadan çekmiş olmamız” diyen Bulut, sağlıkta dönüşümün sadece tıp hekimlerini değil aynı zamanda veteriner hekimleri de sahadan çektiğini vurguluyor.

2005 yılına göre Gıda ve Tarım Bakanlığında çalışan veteriner, gıda mühendisi, ziraat mühendisi sayısının üçte iki azaldığını söyleyen Bulut, “Veterinerler, zooteknistler, gıda mühendisleri, ziraat mühendisleri iş bekliyor. Ama Tarım Bakanlığı istihdam yaratmıyor. Bunun altında üretimi denetimsiz kılma çalışması var” diye konuşuyor.

Şarbon bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer alıyor. Ancak Halk Sağlığı Kurumu şu ana kadar bir bilgi paylaşmadı.  “Şu ana kadar 60’ın üzerinde vaka var. Ancak kesin bilgiye sahip değiliz. Çünkü kesin bilginin Halk Sağlığı Kurumu tarafından verilmesi lazım” diyen Bulut, kriz dönemlerinde günlük olarak bilgi verilmesi gerektiğini vurguluyor. Ankara’da Mamak’ta şarbon riskiyle örnek alınan 50 kişilere dair de bilgi verilmediğini anlatan ve “Son dönemlerde şeffaflık değil sorunların üzerini örme tavrı var. Bu yanlış” diyen Bulut, halk sağlığını tehdit eden problemeler için acil önlem alınması gerektiğini ifade ediyor.