Esra Yalazan
Şub 24 2018

Svetlana Aleksiyeviç: Savaşların ‘Çinko Çocukları'

Savaşın hakikati üzerine yazan gazetecilerin, edebiyatçıların, sosyal bilimcilerin tercih ettikleri dil, anlatım biçimi onların kimliğini de ele verir. 

Aslında bu hayatı kelimelerle oluşturan herkes için geçerlidir. Ancak savaş mağdurlarının acılarını, duygusal travmalarını, o korkunç parçalanmayı yazma kararı, bazen katı gerçeklikle mesafe koymayı da göze alabilen, sınırları, ırkları, milli kimlikleri  aşan bir “bağımsızlığa” ihtiyaç duyar. 

İnsanın kendi hakkındaki gerçeği olduğu gibi yazmasının imkansız olduğunu deneyen herkes az çok bilir. Siz onu kelimelerin iradesine teslim ettiğiniz anda usulca dönüşür, fark etmeden kendi gerçeliğinizden uzaklaşırsınız. Ben yazma sürecini belirleyen bilinç parçalanmasını bu anlamda “sihirli” bulurum.

 

savaşın çinko çocukları

Svetlana Aleksiyeviç

Aleksiyeviç’in ‘Çinko Çocuklar’ başlığıyla savaş çocukları ve aileleri hakkında yazdığı kitabın girişindeki tespiti okuduğumda, savaşın hayatı bir süreliğine durduran, hayal edildiğinde bile ürperten korkunç atmosferini düşündüm; “Savaşta insanı kurtaran şey bilincinin uzaklaşması, dağılmasıdır” diyordu.

Savaş mağdurlarını dinleyerek gerçeği aktaran yazar da, hayat hikayeleriyle ifadesi arasındaki uçurumun neden olduğu o “gölgeli boşluğa” sığınıyor sanırım. 

Savaş hakkında sarsılmaz bir inat ve dürüstlükle yazanların, haliyle tarihe not düşmek ama aynı zamanda yeryüzünü dilsiz bırakan o çıtırlı boşluğa tahammül etmek için de bunu yaptıklarını düşünüyorum.  

Aleksiyeviç’in sorusu bu anlamda karşılığını buluyor; “Tarih aynı anda hem yaşanıp hem de nasıl yazılır? Bu herhangi bir yaşam parçasını, tüm varoluş “çamurunu” yakasından tutup kitaba sokmak anlamına gelmiyor. Öylece tarihe nakşetmek anlamına gelmiyor. ‘Zamanı kırmak’ ve ruhunu yakalamak gerek”. 

Savaş tahribatının, kayıpların, kendi üstüne kapanan acının telafisi yok. Zaman kırılmalarındaki “anları”  hatırlatmak iyileştirmez belki ama hayattan çalınanlar yazıyla yaşamaya devam edebilir. Aleksiyeviç, savaş alanına gittiğinde onda iz bırakan anları resmediyordu; 

“Yukarıdan baktığımda aşağıda gelecekte kullanılmak üzere hazırlanıp dizilmiş, güneşte göz alıcı ve korkutucu bir şekilde parlayan yüzlerce çinko tabut gördüm”. 

 

savaşın çinko çocukları

 

Ve savaşı yaşayanlar konuşuyor; 

“Henüz kimse çinko tabutları görmemişti. Biz sonradan öğrendik ki, tabutları şehre gizlice getirip geceleyin mezarlığa gömüyorlar ve mezarın başına da “savaşta öldü” yerine “vefat etti” diye yazıyorlarmış. Ama hiç kimse şunu sormamış: Ne oldu da birdenbire ordudaki on dokuz yaşındaki gençler ölüvermeye başladılar?”
 
Çıldırmış olan asker evine götürülürken: “Kâbil’den beri eline ne geçerse onunla kazmaya çalışan çocuk: “Saklanmak lazım...Ben çukur kazıyorum...Çabucak kazıyorum. Biz onlara kardeş mezarları diyorduk. Ben herkes için kocaman bir çukur kazıyorum...” 

“Esir alıyorlar. Kollarını bacaklarını kesiyorlar sonra da kan kaybından ölmemeleri için iple sıkıyorlar. Ardından öylece bırakıyorlar, bizimkiler ise kesilmiş kol ve bacakları topluyorlar. Sakatlananlar ölmek istiyor ama onları tedavi ediyorlar.” 

“İşitme duyumu kaybediyorum yavaştan. Önce yüksek sesle öten kuşların sesini işitmemeye başladım. Mesela kiraz kuşunun ötüşünü doğru düzgün işitemiyorum. Teybe kaydettim sesini ve sonuna kadar açarak dinliyorum artık”. 

“Erimiş metalin içinde yanmış kafatasları sırıtıyor, sanki birkaç saat önce orada ölürken haykırmak yerine kahkahayla gülmüşler gibi. İşte birdenbire her şey sana olağan görünmeye başlıyor… Basit… Arkadaşlarının ölüsünü gördüğünde keskin ve heyecan verici bir uyarılma yaşıyorsun: Öldürülen ben değilim!” 

“Mayına basıp parçalanıyorlardı. Onlardan geriye kalan ancak yarım kova et, kemik ve kan oluyordu. Biz ise ancak şöyle şeyler yazabiliyorduk: Araç kazasında öldü, uçuruma düştü, gıda zehirlenmesi. Ancak binlerce asker ölmeye başladığında, ancak o zaman, ölenlerin yakınlarına gerçeği söylememize izin verdiler. Ben cesetlere alışmıştım. Ama ölenlerin çok genç, çok küçük, çok bildik olmasına dayanamıyordum” 

Bu yanık sesler, bulanık resimler, ölüm düşüncesi ve korkusuyla kuşatılmış duygular, savaş sonrasındaki zamanı da derin yarıklarla ayırıyor. Ben de kaçınılmaz olarak yazar gibi edebiyatın buna benzer anları anlatmak için yetersiz kalabileceğini düşünüyorum. Kurgu her koşulda kendi gerçekliğini yaratıyor çünkü. 

Aleksiyeviç, 2015’de Nobel almasını sağlayan bütün kitaplarında olduğu gibi ‘Çinko Çocuklar’da da, bir tür sözlü tarih çalışması yaparak - ya da kendi deyişiyle ‘belgesel edebiyat’ - ama tam da ona hapsolmadan disiplinler arası müphem yolculuğuna devam ediyor; “Çıkarılacak kopyalar ve aktarılacak olgular sadece gözlerinle şahit oldukların vasıtasıyla ifade edilebilir, hem olup biten hakkında titizce hazırlanmış bir rapor kime lazım ki? Başka bir şeyler lazım. Saptanarak, tespit edilerek yaşamdan koparılmış anlar”. 

Adil bir “kazananı” olmayan savaşlarda, tetiğe ilk basanın hayatta kaldığı yasası hiç unutulmasın istenir. Düşünmemeliler, emirlere itaat etmeliler, göğüslere takılan nişanlarla sonradan “kahramanlık” konuşmaları yapmalılar.

Arkadaşlarının ölü bedenlerini sırtlarında kilometrelerce taşırken yaşama ihtimalini düşünmemeliler. Hatırlamamalılar. Katledilmiş hayvanlarla katledilmiş insanların aynı kan deryasında yattıklarını unutmalılar. Öldüğü halde dudaklarındaki sigarası hala tüten gencin suratını hafızalarına kazımamalılar. 

Çatışma sırasında “toprak yarılsın beni içine alsın” diyen yakarışları, mayın arama köpeklerinin acı ulumaları tarihin soğuk yüzünde yankılanmamalı. Evlerinden binlerce kilometre uzakta küçük, çirkin bir et parçası olarak kalacaklarını düşünüp korkmamalılar. Kırık bir oyuncak misali yerde yatan ölü çocuk yüzlerine bakmak zorunda kalan “savaşçı” gençlerin, suçluluk duyguları da büsbütün silinmeli. Ölmeden evvel “annecim” diye haykıran, sessizce dua eden çocukların tiz çığlıkları da gömülmeli!”

Peki savaşta gerçekten ne olup bittiğini, uzaktan soğuk bir kurşun gibi vızırdayan eylemleri kuşatan duygu ve düşünce parçacıklarını, hafızada kalan o çamursu tortuyu kim aktaracak. Aleksiyeviç’in bütün kitaplarında yaptığı bu; “yaşamdan koparılmış anları” hayata kelimelerin gücüyle iade etmek. 

Kitapta yine askerlerden birisi anlatıyordu; "Konuşma yapmamız için okullara davet ediyorlar. Ne konuşacağız, ne anlatacağız? Askeri harekâtları mı? İlk öldürdüğüm insanı mı? Nasıl esir aldığımızı ama sonra nasıl karargâha getirmediğimizi mi? Kurutulmuş insan kulağı koleksiyonunu mu anlatayım? Topçu ateşinden sonra yerleşim yerine değil de sürülmüş toprağa benzeyen köyleri mi anlatayım? Okullarımızda bunları mı duymak istiyorlar? Hayır, onlara kahramanlar gerek. Ben ise bizim nasıl yıktığımızı, öldürdüğümüzü ve de aynı zamanda inşa ettiğimizi, hediyeler dağıttığımızı hatırlıyorum. Tüm bunlar öylesine iç içeydi ki, hâlâ birbirinden ayırmak mümkün değil. Hatırladıklarımdan korkuyorum. Unutmaya çalışıyorum”. 

1979 yılı Aralık ayında Sovyet yönetimi Afganistan’a asker göndermeye karar verdi. Savaş 1979 ile 1989 yılları arasında dokuz yıl sürdü. Bu süre boyunca burada bulunan Sovyet ordu birliklerinde yarım milyondan fazla asker görev yapmış. Sovyet Silahlı Kuvvetleri’nin kaybı 15.051.  417 asker ve subay kaybolmuş veya esir düşmüş. 2000 yılında hâlâ esaretten dönmeyen ve bulunamayanların sayısı 287. 


Çocuklardan birinin şu cümleleri bütün savaşların kısa, acımasız özetidir aslında; “Kutsal dava için gidin, vatan sizleri unutmayacak!” dediler. Şimdiyse gözlerini kaçırıyorlar, o savaşı unutmaya çalışıyorlar. Hepsi! Hem de ilk başta bizi oraya gönderenler”. 

Aleksiyeviç, savaşın 7. yılında yazmış günlüğüne; “Ama bizler savaş hakkında kahramanlıkların anlatıldığı televizyon röportajları dışında hiçbir şey bilmiyorduk. 
Uzaklardan yollanan çinko tabutlar sarsılmamıza neden oluyordu. Cenaze törenleri düzenlendikten sonra tekrar bir sessizlik sarıyordu ortalığı. Sarsılmaz, destansı bir düşünce şeklimiz vardı: Bizler adil ve yüce insanlardık. Ve her zaman haklıydık. Dünya devrimi ateşinin son yalımları parlamaktaydı. Aslında hiç kimse o yangının kendi evimizde çıkmış olduğunun farkında değildi. Evimiz tutuşmuş, yanıyordu. Gorbaçov’un “Perestroykası” başlamıştı. Yeni yaşama doğru koşuyorduk. Gelecekte bizleri bekleyen neydi?”

“Çinko Çocuklar” yayımlandıktan sonra rejimin baskısıyla Aleksiyeviç’e dava açılmış. Hayatını Afganistan’da savaşırken kaybeden bir grup Enternasyonalist asker anneleri kitap için önce gerçekleri anlattıkları halde sonradan yazarı mahkemeye vermişler. (1993) Kitabın sonunda dava notları, mahkeme tutanakları, yazarlar derneklerinin, barış üyelerinin, onu savaş karşıtı olmakla suçlayanların tanık ifadeleri de yer alıyor. Okur gerçeği bütün çıplaklığıyla görebilsin diye olduğu gibi sansürsüz yayınlamış.

Mahkemede kendi savunmasından; 
“Ben annelerle konuşmak için geldim buraya. Hâlâ kitabımdakilerle aynı olan sorularım var: Biz kimiz? Neden bize mümkün olan her şey yapılabiliyor? Bir anneye oğlunu çinko bir tabutun içinde vereceksiniz ve sonra da nasıl son bir kez oğlunu öpemediğini, onu otlarla yıkayamadığını, sadece çinko tabutu okşayabildiğini yazan yazarı mahkemeye vermesi için onu ikna edeceksiniz. Biz kimiz Allah aşkına? 
…Ben savaştan ve bir insanın başka bir insanın hayatına son verme hakkı olduğu düşüncesinden nefret ediyorum. Çernobil’den, Afganistan’dan ve Beyaz Ev’deki olaylardan sonra başımıza gelenleri tam olarak anlamadığımızı düşünüyorum. Kendi geçmişimizi eleştirmediğimiz, herkesi her zaman kurban olarak kabul ettiğimiz için geliyor belki de bütün bunlar başımıza. 
Çinko Çocuklar kitabımdaki annelerin ibadet edercesine anlattıkları, en hazin sayfalardır. Anneler hayatını kaybetmiş oğulları için dua ediyorlardı. Peki, neden şimdi, bu mahkeme salonunda karşı karşıya, oturuyoruz? Bu süre zarfında ne oldu? 

Bu süre zarfında o insanları ölmek ve öldürmek üzere ya- bancı topraklara gönderen o ülke, komünist imparatorluk dünya haritasından silindi. Artık öyle bir ülke yok. Önce, çekingence savaşın siyasi bir hata olduğu, sonra ise bir cürüm olduğu belirtildi. Herkes Afganistan’ı unutmak istiyor. Bu anneleri ve sakatlanmış gençleri unutmak. Unutmak da yalanın başka bir şekli. 
Anneler evlatlarının mezarlarıyla baş başa, yalnız kaldılar. Çocuklarının ölümünün anlamsız olmadığı şeklinde bir tesellileri bile yok. Bugün ne kadar çok hakaret ve küfür işitmiş olursam olayım bu annelerin önünde saygıyla eğildiğimi söyledim, bir kez daha tekrar ediyorum”. 

Aleksiyeviç, anlar henüz tarihe mal olmadan, onlar henüz birilerinin acısı, birilerinin çığlığı, korkusu, birilerinin işlediği suçken yazıyor ve gelecekteki kaderlerini de kaydediyor. O suçlunun kim olduğunu kendine, bütün mağdurlara, savaş emrini verenlere sorabilme, suçun ortak olduğunu kabullenme cesaretine sahip bir yazar. 

Hayatı sadece yaşadığı andan ibaret sanan muktedirler hep aynı tuzağa düşüyor. Bu kitabı okuyanlar bir kez daha hatırlayacak; Her şey olup bittikten sonra geriye telafisi mümkün olmayan derin acılar, karşılığı olamayan “kahramanlık” hikayeleri, yaşamanın kutsal bir insanlık hakkı olduğunu savunanlar ve bunun için mücadele edenlerin sözcükleri kalacak. 

Aleksiyeviç, bu belge-romanları yazdıktan çeyrek asır sonra 2015’de Nobel edebiyat ödülünü aldı. Ödül konuşmasına, “Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler, ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır, dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim” diyerek başlıyor ve soruyordu; “Çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor. Beyhude mi gerçekten bu acı?”. 

Sahiden beyhude mi? Kitaplarıyla milyonlarca insana dokunarak hayatlarını değiştiren yazarlar gibi mücadeleye devam etmek gerekiyor. Faşizm toplumu acıya, ölüme alıştırarak mücadele gücünü kırmayı hedefler çünkü. 
Ama yazı da çok uçlu bir bıçaktır. Bıçağı nerede, nasıl kullanacağını bilmek dünyayı değiştirebilir. 

* Svetlana Aleksiyeviç - Çinko Çocuklar / KAFKA Kitap