Savaşın kazananı halk değildir!

Savaş denilince aklıma ilk gelen “Savaş Üzerine” adlı kitaptır. Kitabın yazarı 1780–1831 yılları arasında yaşamış Prusyalı general ve entelektüel Carl Philipp Gottlieb von Clausewitz’dır. Ordunun her kademesinde görev almış olan Clausewitz, Harp Okulu Komutanlığı yaptığı dönemde yazdığı bu kitabın, teknolojik gelişmelere ve değişen savaş koşullarına rağmen hala önemini koruduğu ve askeri okullarda okutulduğunu hatırlatmak isterim.

Kitabın öneminden söz ederken, yazarın sadece yaşadığı dönemde ve Prusya için değil, birçok savaş ve lider için de rehberlik yaptığını belirtmem gerekir.  Lenin'in Bolşevik devriminde söz konusu kitaptan yararlandığı, Hitler’in de generalleriyle savaş strateji üzerine yaptığı bir tartışma sırasında "ben Clausewitz'i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok" dediği ifade edilmektedir.

Savaşı, “karşıt iradelerin çatıştığı karşılıklı şiddet eylemi” gören Clausewitz, “hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet eylemi” olarak tanımlar. Gerçekten de genel olarak savaşların arka planında; egemenlik kurmak, hükümranlık alanını genişletmek, zenginleşmek gibi çıkar, derin ve karanlık ilişkilerin olması hiç de şaşırtıcı değildir.

En masum savaşların siyasi amaçlara hizmet ettiği bilinir. Ancak Clausewitz’in “savaşın, siyasin bir aracı olduğu” fikrine günümüzdeki savaş koşullarını gerekçe göstererek eleştirenlerin olduğunu da ifade etmek gerekir.

Bu anlayışa göre; “savaşın dinamizmi ve şiddetin yarattığı kargaşa siyaseti bir kenara itebilir. Hatta aşırı şiddet savaşın askeri amacı bile olabilir.” Afganistan, Libya ve Ortadoğu savaşlarına baktığımızda, bu tezin gerçekliğini de görürüz.

ABD ikiz kulelerinin vurulmasından sonra işgallere meşruiyet kazandırmak için “Terörizmle savaş” tanımı dikkate alındığında, 21. Yüzyıl savaşlarına yeni bir tanım ve biçim getirildiği açıktır. Buna göre haklı-haksız ayırımı yapılmadan kurulu devlet düzenlerine savaş açanlar “Terörist” olarak tanımlanırken, ABD ve müttefiklerine karşı savaş açan devletler de “Terör” kapsamına dâhil edilmiştir.

Tam bu noktada Peter Üstünov'un (1921-2004) şu sözünü hatırlatmakta yarar görüyorum: ‘‘Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’ Bugün özellikle coğrafyamızda yaşananları “savaş-terör” kapsamında değerlendirdiğimizde Peter Üstünov'un ne demek istediğini ve buralarda neler olup bittiğini daha iyi anlıyoruz.

Gerçekten de etnik, ideolojik ve dinsel savaşların giderek yaygınlaştığı bir süreç yaşanmaktadır. Emperyal işgal ve arzular yanında, etnik ve dinsel savaşların en yoğun yaşandığı coğrafya Ortadoğu’dur. İran, Suriye, Türkiye ve Irak ortak coğrafyasında yaşanan savaşları başka türlü tanımlamak mümkün müdür?

Yağma, talan, hırsızlık, kadın ve çocuk ticareti, tarihi eser, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı gibi insan onuruyla bağdaşmayan faaliyetleri kazanım olarak görenlerin dışında, bu savaşların kazananı var mıdır?

Savaş ile nelerin kazanıldığını 2002’den itibaren BOP eş başkanlığını yürütün Türkiye’nin, bu süre içerisinde Ortadoğu politikasına bakmanın, her şeyi yeteri kadar anlatacağını düşünüyorum. Türkiye, insanlık ve itibar adına ne kazanmıştır?

Bölge devletleri ve örgütlerden bir kısmı ABD ve Suudi Arabistan himayesinde, diğerleri de Rusya ve İran himayesinde birbirleriyle savaşmaktadırlar. Terör ve savaş tanımı da taraflara göre değişmektedir.

Tarafların “Müslümanlık” iddiasıyla yürüttükleri kirli savaşın ortaya çıkardığı vahşet ve insanlık dışı uygulamalar da bu ayrışmanın sonuçlarıdır. Peki, haksız yere kan dökmenin, insan öldürmemin kutsallığı var mıdır?

Allah’ın, kendisi için “dileyen inanır, dileyen de inanmaz” (Kehf/18:29) açık hükmü ortadayken, uydurulmuş dinlerine itiraz edenleri “kâfir-mürted” sayarak kadın ve kızlarını “cariye”, mallarını da “ganimet” olarak paylaşacak kadar utanç verici ilkel bir savaş modeli ortaya çıkmıştır.

Yine “terör” tanımı üzerinden devlet ve iktidara itiraz edenlerin “hain” ve “terörist” suçlamalarına maruz kalmaları ayrı bir utanç tablosudur. Türkiye örneğinde olduğu gibi, siyasal iktidarı veya cumhurbaşkanını eleştirdiği için KHK (Kanun Hükmünde Kararname” ile on binlerce insan terör kapsamına alınmış, ağır mahkûmiyet cezalarına çarptırılmış, mal ve mülklerine el konulmuş, görevlerinden uzaklaştırılmış ve mağdur edilmişlerdir.

Halkın seçtiği Belediye başkanları “terör” suçlamasıyla görevden hukuksuz olarak alınmış, yerlerine kayılar tayin edilmiş, seçimle gelen milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılarak haksız yere tutuklanmışlardır. Neredeyse muhaliflerin tamamı aynı suçlamaların muhatabı olmaktadır.

Bölgenin tamamında durum neredeyse aynıdır. Medeniyetler beşiği Mezopotamya dinsel, mezhepsel ve etnik savaşların merkezi haline getirilmiştir. Bu özel coğrafyada sömürü, talan, yağma, yıkım, katliam ve vahşet dışında medeniyetin tek bir ilkesini görmek mümkün mü?

Çeşitliliğin, renkliliğin, etnik, dinsel ve kültürel çoğulculuğun örnek bir coğrafyası olan Anadolu ve Mezopotamya coğrafyalarında ayırımcılık, tekçilik, ırkçılık, zorbalık, dinbazlık ve savaş dışında bir çeşitlilikten söz edilebilir mi?

Kimileri bir dinleri var diye kendilerini “Müslüman”, kimileri de bir devletleri var diye kendilerini özgür bir “millet” sanıyor. Oysa din adamlarının kölesi olmakla “Müslüman”, devletin kölesi olmakla da “millet” olunmaz!.

Bu nedenle kanaatimi açıkça ifade etmeliyim ki; gerek devletler ve gerekse örgütler olsun, dini veya La dini hiçbirisinin savaşı, şiddet ve terörü bölge halklarının ve biz Müslümanların savaşı değildir.

Gandhi, “Şiddetin kökleri: çalışmadan elde edilen zenginlik, ahlaktan yoksun ticaret, insanlıktan yoksun bilim, özveriden yoksun tapınma, ilkeden yoksun politikadır” der. Bu ifadelerin tezahürü neden coğrafyamızda olsun?


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.