Bihter Okutan
May 12 2018

16 Nisan referandumunun yaktığı umut ışığı: T A M A M ya da S I K I L D I K

Gezi’de güçlü bir itirazdı, sonrası karamsar bir bekleyiş, 2017’de ‘Hayır’ kampanyası ile hedefe çok yaklaşılan ve ‘daha ölmedik’ dedirten 16 Nisan referandumu ve 2018’de büyük bir karanlığa gömülen medya.

Ya şimdi?

Nihayet T A M A M ve S I K I L D I K ile geri dönen büyük bir meydan okuma. Bu 24 Haziran, belki de 100 yılın en sıcak yazı olacak. Ateşin harını yüzünde hisseden bir toplumun belki de yağmur olup yağması için en büyük ve en son bütünleşmesi.

Seçim sahiden de sosyal medya ortamında değil sandıkta kazanılıyor. Bu basit mantık örgüsüne bir çırpıda ulaşmak hiç de zor değil. Burası tam da gerçeğin kırılmaya uğradığı nokta.

Bilmenin ve doğru bilgiye ulaşmanın domino taşı etkisi yaratarak, sandıktan çıkacak sonucu bambaşka bir istikamete taşıyacağı hükmüne varmak için ilk akla gelen ve en basit önermenin bir adım ötesine geçmek yeter de artar bile.

Yoksa, AKP iktidarının Türkiye medyasına tam bir karartma uygulaması, gerçekliğin eksenini böylesine kaydırması başka türlü nasıl açıklanabilir ki? Otoriterleşme ile, kitlelerin bilgiye erişim oranı arasında tabiatları itibariyle kaçınılmaz bir zıtlık oluşmak zorunda.

Twitter Medya’yı kurduran ve böylesi değerli bir medya şirketi haline getiren şartlara bir göz atmakta fayda var.

Yıl 2013. Henüz 17 Aralık yolsuzluk soruşturması patlak vermemiş ve AKP ile cemaat, derinden derine sürdürdükleri iktidar mücadelesinde gömülü baltaları gün yüzüne çıkarmamış. Ortalığın kan gölüne dönmesine sayılı aylar var.

Kürtlerle masa da devrilmemiş. Ancak bir yandan, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, 7 Şubat 2012’de Oslo’da PKK ile yürütülen müzakereler nedeniyle ifade vermeye çağrılan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı koruma kalkanına almış ve cemaat ile yaklaşan güç mücadelesinde resti görmüş.

Yaklaşan fırtınanın tozu gözleri kısmaya yetmiş bile.

Bir yanda cemaat ile Fidan üzerinden derinleşen gerilim, bir yanda Abdullah Öcalan’ın iktidar ve HDP ile yaptığı görüşmelerin tutanaklarının Milliyet Gazetesin’de yayınlanmasının ardından, deneyimli gazeteci Hasan Cemal’in Mart 2013’ünde gazeteyle ilişiğinin kesilmesi gelecek kabusun da habercisi gibiydi.

Cemal’in, tutanakların yayınlanmasındaki haberciliği öven yazıları karşısında, Erdoğan’ın, “Batsın sizin gazeteciliğiniz” çıkışıyla, telefonda iki kez konuştuğu Demirören Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Demirören, Cemal’in işine son verilmesi yaklaşan karabasanın haberci değildi de neydi?

Milliyet ve Vatan, 2011 yılında Doğan Medya Grubu tarafından Demirören Holding’e satılmıştı. Medyadaki bu el değiştirmenin hayra alamet olmadığı zamanla anlaşılacaktı.

Ancak Cemal ile başlayan gazetecilerin çalıştıkları gazetelerden atılması furyası sadece bir başlangıçtı.‘Bunlar daha iyi günleriniz’ diye fısıldıyordu filmin kötü karakteri.

Henüz Gezi’ye iki ay vardı.

Erdoğan, 2010 referandumundan güçlenerek çıkmanın verdiği özgüvenle ‘demokrat gömleği’ni sırtından çıkarıp aslına rücu ettiğini onaylarcasına, toplumsal fay hatları üzerinde tepinirken; bu durum karşısında isyan bayrağını açan gazeteciler eşi benzeri görülmemiş bir hışmın hedefi oluyor, kapı önüne konuyordu.

‘Hesaplaşmak’ için adres arayan ‘tek adam’ için Taksim en eski yaraları kaşımanın sembolü olabilirdi. Oldu da.

‘Topçu kışlası’ ‘yayalaştırma projesi’ hem Erdoğan hem de AKP tarafından, ‘demokrasi makyajıyla’ kandırıldığını anlayan ve buna itiraz eden kitleleri şaşırtıcı bir hızla sosyal medyada örgütleyip sokaklara döktü.

Ana akım gazeteler ve televizyonlar ‘temkini’ elden bırakmazken, Twitter bir anda örgütlü gösterilerin organize edildiği yegane adrese dönüştü.

Ahmet Saymadı’nın attığı bu tweet beklenen işareti vermişti bile.

Sonrası malum.

2013 Mayıs ayı sonunda patlak veren Gezi Parkı protestolarını çalıştıkları gazetelerin sütunlarına taşıyan, iktidara ‘kulak ver bu isyana’ tavsiyesi veren gazeteciler, Cemal’in akıbetini paylaşmakta gecikmeyecekti.

Ağustos ayının hemen başında, üç haftadır yazıları yayınlanmayan Can Dündar’ın Milliyet’teki işine son verildi.

Demirören ailesinin yönetimindeki Milliyet’te, AKP iktidarının demokrasiden sapan politikalarına dikkat çeken, özetle gazetecilik yapan isimler bir bir gazeteden uzaklaştırılmaya başlandı.

İstanbul merkezli isyan dalga dalga yayılırken, o zamanlar henüz Doğan Medya sahipliğindeki CNN Türk’ün Penguen belgeseli yayınlaması, AKP’nin medyadaki susturucu etkisinin tahminlerin çok ötesinde olduğunu ortaya koydu.

Mecburi istikamet olmuştu sosyal medya.

En güçlü, en bağımsız, en genç mecraydı Twitter. Kimler yoktu ki orada. Gazeteciler, sanatçılar, aktivistler. En önemlisi de demokrasi isteyen milyonlar. Gençler, susturulan, dizginleri sıkılanan gazete ve televizyonlara mahkum olmayı reddetmişti.

Yazar Elif Şafak o günlerde bu tweeti paylaşmıştı:

Medyanın suskunluğu, iktidarın gücünün korkunçluğunun ip uçlarını verirken, medyanın her şeye rağmen hala ‘iyi günleri’ni yaşadığını kim bilebilirdi ki!

Tarihler nihayet 17 Aralık 2013’ü gösterdiğinde, artık iktidarın yüzüne takacağı maskeler tükenmişti.

Cemaate yakınlığı ile bilinen savcıların, AKP’nin kilit isimlerine ve Erdoğan’ın aile üyelerine yönelik soruşturma başlatması, yönünü kaybeden AKP’yi artık önüne geleni biçen bir kıyma makinesine dönüştürmüştü.

Artık gazetecilerin kovulması için bir takım dolaylı yöntemlere ayıracak zaman yoktu!

İlk kovulanlardan biri, Erdoğan’ı eleştiren Nazlı Ilıcak oldu. Sabah’taki işine ansızın son verildi.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından tutuklanarak cezaevine gönderilen Nazlı Ilıcak, Şubat ayında müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Meliha Okur, Nur Batur, akademisyen Deniz Ülke Arıboğan, Alper Görmüş, Hidayet Şefkatli Tuksal, Fikri Akyüz, Osman Özsoy, ya istifa etti ya da görevden el çektirildi.

Cemaatin yayın organları Zaman, Today’s Zaman, Bugün TV, Samanyolu TV ve çalışanlarına yönelik baskılar, 2016 yılının Mart ayında, iktidarın kayyum atamasıyla yepyeni bir boyut kazandı.

Bundan sadece iki ay önce, Habertürk’te yazan Fehmi Koru’nun işine son verildi.

Sonrası malum. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi. Sanki darbeyi medya yapmışçasına, iktidar tüm gücünü medyayı haber veremez hale getirmek için kullandı. Felçli medya...

Özgür Gündem başta olmak üzere, yerel Kürt gazeteleri de bu zulümden payına düşeni aldı. Sokağa çıkma yasakları ile üzerlerinden buldozerle geçilen Kürtlerin haberle bağı neredeyse koparıldı.

Darbe girişiminden sonra, işten atılan gazetecilerin istatistiğini tutma ‘lüksü’ yerini, müebbet hapis cezaları ile yargılanan gazetecilerin davalarını takip edip, sosyal medyada duyurmaya çalışma mesailerine dönüştü.

Gazetecileri ‘darbe girişimi’ ile ilintilendirmeye çalışan garabet iddianamelerin manasızlığı etrafında şekillenen diyaloglar, yerini ‘sıra kimde acaba’ tahminlerine bıraktı.

Buraya kadar anlatılanlar, Türkiye’de medyanın darağacına adım adım götürülüşünün arka planıydı.

Gezi’de, Twitter üzerinden örgütlenerek kendi medyasını yaratan kitleler, 2017 referandumu yaklaşana kadar görece sabit bir çizgide ilerleyen haberleşme çabasını, ‘Hayır’ kampanyası ile yeni bir ‘kalkışma’ya dönüştürmeyi başardı.

Susturulan medya, gazetecileri şarkılar yapıp Twitter’da paylaşmaya bile itti:

Ne muhalif siyasetçiler ne de ‘Hayır’ oyu kullanacakların artık kendilerini ifade edecek bir mecrası kalmamıştı.

Bir de sandığa sahip çıkma kaygısı çıkmıştı. Artık iktidarın hiçbir şeyine güvenilmiyordu. İktidarı kaybetmeme kavgası sandığa yansıyan iradenin reddi ihtimalini bile getirebilirdi.

Polisin göstericilere dar ettiği sokakların yeni adı Twitter’ın hashtag koridorlarıydı.

2013’de boğazına çökülen ve artık nefesi kesilen medyaya son büyük darbe, muhalif ya da bağımsız olarak tanımlanma cömertliğinin esirgenmesi yerinde olan Doğan Medya Grubu’nun Mart 2018’de Demirören Holding’e satışı oldu.

Böylece havuzda boğulan son kurbanla birlikte, Türkiye’nin muhalifleri tası tarağı toplayıp Twitter medyasındaki serüvenini olgunlaştırmaya ya da amacına ulaştırmaya mecbur kaldı.

Bu kez Erdoğan’ın, “Milletim tamam derse kenara çekilirim’ sözleri, Gezi’nin üçüncü kez Twitter’da doğmasını da beraberinde getirdi. 

16 Nisan referandumunda, kazandığından neredeyse emin olan ‘Hayır’ cephesi, ‘sanal kahramanlık’ eleştirilerini bir kenara bırakıp, ortak mutsuzluk sebebinden kurtulmak isterken sesi kısılan milyonları bir anda tek bir halkada birleştiriverdi.

Orada yanan umut ateşi şimdi kartopu oldu ve bu kez T A M A M  ile S I K I L D I K olup çok daha fazla insanı ortak paydada birleştirdi.

Hem artık ana akım medya da yoktu. 2018’de fişi tümüyle çekilerek karanlığa gömülürken başka seçenek de kalmamıştı.

24 Haziran seçimleri öncesinde, yıllar içinde olgunlaşan Twitter Medya bu kez iftiharla T A M A M ve S I K I L D I K’ı sunmaya başladı.

‘Hayır’ kampanyası ile ikinci Gezi’ye imza atan milyonlar üçüncü bir girişimle AKP iktidarının gölgesini Türkiye’nin üzerinden kaldırmaya çabalıyor.

16 yılda adım adım ülkenin başına örülen çoraptan kurtulmaya çalışan milyonlar, bu kez bu iki sihirli kelimenin etrafında toplaştı.

Söndürülmediği taktirde tüm ülkeyi yakacak ateşe belki de son bir çabayla yağmur olmak için gitti eller klavyelere.

Bilginin ileticisi işlevi gören o eller, aslında sandığın ta kendisi.