Ertuğrul Günay
Ara 29 2017

18'e Doğru

"Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;
Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!
Kanun diye topraklarda sürtündü cebinler;
Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi.."

 

İttihatçılar, 1908'de iktidara ortak olduklarında İstanbul halkı bu olayı "Hürriyetin İlanı" olarak kutlamıştı. Ülke yeniden bir anayasaya kavuşacak, her sınıftan Osmanlı tebası, diline, dinine bakılmaksızın eşit olacak, yönetim keyfilikten kurtulacak, halk, hukuk ve yasa ile yönetilmeye başlayacaktı.

Çoğu yurtsever, coşkulu, ama devlet yönetiminde deneyim ve birikimi yeterli olmayan İttihatçıların yarattığı bu umut uzun sürmedi.

İmparatorluğun cephelerde yaşadığı kayıplar ve içerideki iktidar kavgaları yönetimin sertleşmesine, 'hürriyet' vaadi ile gelmiş bu yeni hareketin kısa sürede otoriter bir yapıya dönüşmesine yol açtı.

Nihayet 1912'nin sonunda Bab-ı Ali'yi basarak, yönetimde etkisi ve ağırlığı olan bir siyasi hareket olmanın ötesinde, karşıtlarını silahla susturan ve idareye kaba kuvvetle el koyan bir cuntaya dönüştüler.

Abdülhamid'in istibdatına karşı, her görüşten aydınlar gibi hürriyet umudunu destekleyenlerden biri olan eğitimci-şair Tevfik Fikret, yaşadığı hayal kırıklığı içinde yukarıdaki satırları o zaman yazdı.

Yönetime bütünüyle el koyduktan sonra ülkeyi Cihan Savaşı'na sürükleyen bu atak, heyecanlı, ihtiraslı kadro, Allahu Ekber Dağlarından Galiçya'ya, oradan Arap çöllerine kadar birçok cephede yüzbinlerce vatan evladının canını yitirmesinden ve içeride sürgünler, kıtlıklar, kırımlar yaşanmasından sonra, 1918'de koca bir imparatorluğun yıkımına neden olmanın sorumluluğuyla ülkeyi terk ettiler.

Son yıllarda Türkiye, -elbette birebir aynı olmasa da (ki, Allah korusun!)- yüzyıl önceyi sanki yeniden yaşıyor. İttihatçılar 1902'de çıktıkları tarih sahnesini, mutlaka yurtsever ve heyecanlı, ama deneyimsiz ve fazla ihtiraslı tutumlarıyla 1918'de, bireysel ve tarihsel talihsizliklerle dolu olarak terkettiler.

Adalet ve Kalkınma Partisi de, 2002'den 2018'e gittikçe kaygı verici bir serüven yaşıyor. 2002'de çıktıkları siyaset sahnesinde, ilk dönemde AB'den müzakere kararı almış, özgürlükçü, çoğulculuğa doğru adımlar atan, muhafazakarlığı demokratlıkla çağdaşlaştırma umudu veren bir hareket görünümündeydiler.

Seçim kazandıkça iktidarı sevdiler. İlk kez iktidar erkiyle tanışan bazı yandaşları, erk kullanmayı daha da sevdi. Her iktidarın çevresine üşüşmeyi karakter haline getirmiş menfaat grupları da bu kalıcı iktidarın sağladığı maddi imkanları sevdi. Böylece hep birlikte, iktidarda kalmak için gerektiğinde kuralları çiğnemeye, kurumları aşındırmaya başladılar.

Siyaset biliminde çok tekrarlanan bir söz vardır:

"İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır."

Bu söz hükmünü Türkiye'de de yürüttü. Bir halk hareketi olacağı umuduyla iktidara gelen ve bu umudun desteğiyle ayakta kalanlar, iktidarlarını tahkim etmek için zamanla tek parti döneminden örnekler vermeye, ona öykünen düzenlemeler yapmaya başladılar. Halktan uzaklaştılar, zırhlar, zırhlılar, korumalar arkasında devletleştiler.

İttihatçıların parlak dönemi, 1913'te artık yeni bir istibdata dönen olaylarla sona ermişti. Yeni iktidarın parlak günleri de, -tam yüzyıl sonra- benzer bir tarihte, 2013'te sona erdi.

2002'de 'Yasaklara, Yolsuzluğa, Yoksulluğa Karşı' iktidara gelmişlerdi. 2013 baharında 'yasakçı', aynı yılın sonunda da 'yolsuzluk' iddialarına muhatap oldular.

Yola çıkarken şiar edindikleri üç Y'den sadece 'yoksulluk' hala  yerinde, kitleselleşiyor, lumpenleşiyor, derinleşiyor.

1917 Yılı, 1915'le 1918 arasında kötüye gidişin sayısız olayıyla dolu talihsiz yıllardan biriydi. 100 Yıl sonra 2017 de, büyük talihsizliklerle başladı, öyle de devam etti.

2016'nın son ayı büyük acılarla dolu bitti. 2017'nin ilk gününe de öyle başladık. Bu acılar bizi kenetleyeceği yerde, siyasal çekişmeler ve taraflılıklarla bölündükçe bölündük. Ülkenin içerde ve dışarda bunca sorunu varken, milletin hakkını, hukukunu, ümidini, istikbalini arayacağı, soracağı, sığınacağı bir melce, makam, kişi, kurum yok.

Fikret'le aynı dünya görüşünü paylaşmamakta birlikte, aynı tepkileri, umutları, umut kırıklıklarını yaşamış olan bir başka büyük şair, Mehmed Akif "Tarih, tekerrürden ibaret, diyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?" der.

Önümüzde 2018 yılı var.

İçerde artan ekonomik sorunlarımız, çöken tarım, duran sanayi, çoğalan işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, öfkeli, hırçın, birbirine karşı tahammülsüz, insani değerleri giderek azalan ve sayısı hızla çoğalan bir toplum; dışarda Amerika'dan Arap devletlerine kadar hasımlaşan bir dünya var.

Sorun çözmeden uzaklaşan, sanki bir bilinmeze doğru sürüklenen görünümdeyiz. 15 Temmuz ihanetinden bu yana yasayı sopa gibi kullanarak, toplumu zapt-u rapta sokmaya çalışıyoruz. Ülke, sonu belirsiz bir OHAL tünelinin karanlığında ilerlemeye çalışıyor. "KHK diye, KHK diye kanun tepeleniyor!"

Vaziyet ve manzara-i umumi bu, durum vahim!

2018'in, Allah korusun! 1918'e benzememesi bizim elimizde.

Aklımızda, belleğimizde, bilgimizde, idrakimizde, birikimimizde.

Eski yanlışları tekrar edersek benzer felaketler -başka biçim ve boyutlarla da olsa- kapımızda bekliyor. Eski yanlışlardan ibret alırsak, 2018 yeni, aydınlık, adaletli, özgür, esenlikli günlerin başlangıcı olabilir.

Dileyelim öyle olsun! 2018, Uyanmaya, ibret almaya vesile olsun. Adalet, özgürlük, dayanışma, barış ve esenlik dolu olsun.

*devr-i şeamet :    uğursuzluk devri
*ümmid-i bülend : yüce umutlar
*cebin                 : alın