Cengiz Aktar
Haz 10 2019

‘Ekrem gelecek dertler bitecek’

İmamoğlu rüzgârının rejimden had safhada bunalmış muhalif cenahların üzerindeki ölü toprağını savurduğu, dillerini çözdüğü aşikâr. Bir kısım yorumcu gibi bu rüzgârın, değişimin başlangıcı olabileceğini söylemek de mümkün. Ancak sultası altında yaşadığımız rejimin elindeki gücün ne olduğunu, mucize ve masal bağımlısı ahalinin demokrasiden ne anladığını ve Ekrem İmamoğlu’nun ne olabileceğini unutmadan.

Rejimden ve elindeki güçten başlayalım.

Rejimin reisi 17/25 sendromuna girmiş gözüküyor. Önce Gezi, aynı yılın sonunda 17/25 ifşaatıyla, güle oynaya işlediği devasa anayasal ve yasal suçların hesaplarını verme korkusundan gözü dönmüştü. O günden beri daha fazla suç işliyor. 31 Mart seçim sonuçları ve tekrarlanacak İstanbul seçiminin muhtemel sonucu, kimyasını altüst edecek nitelikte olduğu ölçüde, vereceği tepkinin tahribatını öngörmek gerekiyor.

İlkin, 31 Mart ve 23 Haziran’a bakarak erken genel seçim bekleyen nevzuhur Fuat Avnilerin halkı fuzulî yere gaza getirmekten vazgeçmeleri halkın akıl sağlığı açısından isabetli olur. Totaliter bir rejimin sultası altındaki Türkiye’nin önündeki alternatif, genel seçimden ziyade Mısırvarî bir darbeye benziyor. Dışpolitika ve ekonomi fiyaskoları sonucunda çökecek rejimin ikamesi seçim yoluyla değil kansız bir saray darbesiyle olabilir. Bu olasılığa başka bir yazıda değineceğim.

Ama bu aşamaya gelmeden, askeriye, emniyet teşkilâtı, hassa ordusu, gönüllü kefenliler, mafya, bilumum lumpen sürüsünü kontrol eden rejim ve reisini belediye seçimi sonuçlarına bakarak küçümsemek, bugünden siyasetin çöp tenekesine göndermek büyük hatadır. Korkan rejim ve reisin gazabını dikkate almamak ölümcül olabilir.

İmamoğlu’nun son tahlilde kazandığını farz ettiğimizdeyse, yeni başkanın ne ulusal ne de yerel siyasette elinin güçlü olamayacağını bilmek gerekiyor.

İmamoğlu’nun seçim vaadlerinin, bulunduğumuz siyasî, mülkî, idarî ve malî koşullarda uygulanma olasılığı yoktur. İdarî gelenekte ve şimdi memleketin başına çöreklenmiş olan rejimde yerel yönetimlerin özerk siyaset alanı mendil boyutundadır.   

Dolayısıyla, örneğin Kanal İstanbul’un iptalini veya yerelden merkeze akan vergilerin yerelde harcanmasını bekleyenlerin hüsrana gark olacaklarını öngörmek için müneccim olmaya gerek yok.

23 Haziran seçimini Erdoğan için “evet-hayır” oyu olarak kâbul edip rejim hakkında plebisite dönüştürenlerin de hevesleri kursaklarında kalabilir. İmamoğlu’nun İstanbul üzerinden ulusal politika yapması ne rejim, ne de Erdoğan karşıtlığından başka ortak politikası olmayan muhalefet açısından olası görünüyor. O mucize dünyasının en veciz ve bir o kadar da trajik   beklentisini sanırım bugünlerde Pervin Buldan dile getirdi: “23 Haziran’da kazanırsak bu ülkeye barış, demokrasi ve özgürlük gelecek”!

Buradan gidelim mucize ve masal bağımlısı ahalinin demokrasiden ne anladığına.

Başlıktaki “gelecek-dertler bitecek” sloganı Türkiye siyasetinin demirbaşlarındandır. Vaktinde Adalet Partisinin sembolü kırat için, Refah ve Saadet Partileri için, ya da doğrudan liderler için tepe tepe kullanılmış, asla eskimemiştir. 23 Haziran için daha kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama sadece İstanbullu muhalefetin değil bütün muhalif mahallelerin ruh hâli külliyen bu slogana yansımış vaziyette.

“Başkanlık” her yurdum insanının gönlünde yatan aslandır. Bilinen hikâyedir, havaalanında “başkan” diye seslendiğinde kırk kişi birden döner. Küçük olsun başkanlık olsun yeterdir. En çok arzu edileni devletin başkanlığı olsa da başkanlığın her çeşidi ahalinin sevk ve idaresi için olmazsa olmazdır. Başkanın her türlüsü, devlet gibi, pek sevilir. Aklen ve kalben…

Bu sloganı siyasetin yakın tarihinde “seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla reddeden yegâne siyasetçi Selâhattin Demirtaş’tı. Hapiste olmasının nedenlerinden biri de bu cesur çıkışıdır. Demirtaş bu lafla sade Erdoğan’ı değil memleketin siyasî kültürünü ve siyaset esnafını da karşısına almıştır.

Neyse ki Ekrem İmamoğlu ile fabrika ayarlarına dönülmüş bulunuyor. “Başkancılık” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığın neden ve sonuçları zihnî tembellik, sorumluluktan kaçma, çareyi daima başkandan bekleme, demokrasiyi seçimde oy kullanmaktan ibaret sanmadır.      

Aynı şekilde, 23 Haziran coşkusunun ana sloganı olan “her şey çok güzel olacak” Ekrem İmamoğlu seçildiğinde memleketin sorunlarının sihirli değnek darbesiyle iyileşmeye başlayacağını imâ ediyor.  

Bu çocukça slogan üzerine epey konuşuldu. Muhalif mahallelerin mehteri hâline geldiği kuşkusuz.

İki husus: İlkin, memlekette hoşa gitmeyen şeyleri değiştirmek için neden İ.S. 23 Haziran 2019’u beklemek gerekir ki? Neden gayrimemnunlar, enva-i çeşit şiddetsiz eylem yoluyla, yalnız veya başkalarıyla birlikte hayatlarını zehir edenlere şimdiden itiraz etmez, direnmez ve uygulamaları lehe çevirmeye yeltenmez? Yapan, yapmaya çalışan elbet var ama “her şey çok güzel olacak” yollu sloganlar ayaktaki topu daima taca atmıyor mu?

Keza, tutun ki 23 Haziran beklentisi gerçekleşmedi, yeni slogan ne olacak? Haziran 2023?

İkincisi, bir ben-i âdemden ilâhî edimler bekleme hâli. Pek kimsenin görmek istemediği, ama oluşmasında pek çoğumuzun ciddî katkı payı olan devasa enkazı kaldırma görevini bir kişinin sırtına vurmak!

Her devlette bulunan temel kurumlar Adliye, Askeriye, Hariciye, İlmiye, Maliye ve Mülkiye’nin yerle bir edilerek dev bir enkaza dönmesinden bahsediyoruz. Bunu tek bir adamcağız nasıl sırtlar, nasıl beklendiği gibi hemencecik yoluna koyar?  

Ve gelelim mucize adamın kendisine.  

Davranış ve üslûp pek çok bakımdan bir anti-Erdoğan’a işaret ediyor. Bu anlamda rakibi, kapıkulu Binali Yıldırım değil, reis. Nitekim birdenbire memleketin kurtarıcısı mertebesine çıkarılması kendisini de bu vazifeye inanır kıldı. Buradan itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin değil Türkiye’nin başkanlığına aday oldu.

Karadeniz ve yapılacağı söylenen Diyarbekir mitingleri sadece İstanbul’un Karadenizli ve Kürdistanlı seçmenine hitap etmiyor, Türkiye’ye hitap ediyor. Özgüven hızla, tehlike içeren “aşırı özgüvene” dönüşmüş durumda. Vaşington Post gazetesine yazdığı makalenin başlığı: “İstanbul Belediye Başkanlığı Yarışını Nasıl Kazandım - Ve Nasıl Yeniden Kazanacağım”!

Bu stratejiye değindik. İmamoğlu’nun önünde böyle bir yol olsa da bunun yakın zamanda belirginleşmesi hiç kolay değil. 23 Haziran plebisitini Erdoğan’a kaybettirse de.

Stratejinin mahzuru ise az buz değil. Belediye seçimini genel seçim ve plebisite dönüştürdükçe kırılganlık ve hata yapma payı artıyor. Zira rakiple arasında çok boyutlu bir asimetri var. Herhalde bunu bu haftadan itibaren İstanbul seçim kampanyasında göreceğiz.

Geriye kalıyor şu genel kucaklama hâli. 31 Mart kampanyasında ve sonrasında herkes, her farklı devamlı kucaklanıyor. Erdoğan ve gürûhunun bölücü dilinden sonra kulağa pek hoş geliyor elbet.

Gelgelelim bunun, şimdilik pek üstünde durulmayan kalın millî kırmızı çizgileri var ve çizgiler Gayrimüslimler ile dış politika konularında faş oluyor. Üç misal. Karadeniz’de Pontus meselesi daha önce Kıbrıs’ta serdettikleri ve şu sırada cereyan eden millî maçlar etrafında dönenlere verdiği tepki.

Rum, Pontus sözcüklerinin küfür, millî katil Topal Osman’ın da millî kahraman olduğu bir ülkede kaş yaparken göz çıkarmak çok kolaydır. Her ne kadar kucaklamaya devam etse de İmamoğlu saf tutmak zorunda kaldı.

Kıbrıs’ta ise adanın bölünmesinin başmimarlarından Rauf Denktaş kabri ve Kıbrıs Şehitleri ziyaretlerinde defterlere yazılanlar, devlet duruşuydu. Şu da cabası: “Kıbrıs'ta iki eşit ülke ülküsü üzerinden verilen bir mücadeleye her zaman bir nefer olarak eşlik edeceğimi duyurmak isterim”. Buyurun derin Türkiye’ye!

İmamoğlu geçen gün millî takımı, kazandığı maç sonrasında tebrik eden bir tvit paylaştı. Akabinde İzlanda maçına giden takıma Rejkyavik Havaalanında yapıldığı iddia edilen muameleyi teyid beklemeden kınadı. Üstelik Fransa maçında Konya’da seyircinin dünyanın gözü önünde Frenk millî marşını ıslıklamasını kınayan tviti bir türlü atamamış iken.   

Sözün özü, herkesi kucaklarız, gavuru hariç, ya da kucaklarız ama bizim belirlediğimiz şartlarda. Muhtemelen Kürdler için de öyle; göreceğiz. Oysa Kürdü, Ermeniyi, Rumu ve tüm farklıları seçim meydanında kucaklamak başka, o kucaklaşmayı politika hâline dönüştürmek başka.    

Türkiye enkazı, artık “kötünün iyisi” tercihini mümkün kılmıyor. Bir an evvel üzerlerine düşünmeye başlamamız gereken, başta Kürd sorunu olmak üzere derin, kadim ve vahim siyasî, ahlakî, tarihî, hukukî ve çevresel sorunlarımız var. İmamoğlu’nun bu devasa sorunlarla yüzleşme konusunda donanımlı ve hazır olduğunu söylemek mümkün değil. Kaldı ki işi de bu değil.

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe