Ahval
Haz 23 2019

'Erdoğan bezginliği': Sandıktan sille ve tokat çıkmıştır

Erdoğan ve başkanı olduğu AKP'nin elinden Türkiye'nin en büyük belediyelerini alan 31 Mart seçimleri ardından, 6 Mayıs'ta Yüksek Seçim Kurulu'nun Istanbul seçimini hiçbir yasal dayanağa dayanmayan iptal kararı açıklandığında, 'tekrar seçim'in bir referandum niteliği kazandığı anlaşılmıştı.

Türkiye nüfusunun yaklaşık beşte birini sınırları içinde barındıran, ülke Gayrısafi Milli Hasılasının üçte birini üreten, pek çok bakımdan Türkiye'nin 'ikinci başkenti' sayılan bu devasa kentte bir kez daha yüzde 84 üzerinde katılım oranıyla sandığa giden seçmen, oyunu kuşkusuz Erdoğan'ı düşünerek kullandı.

Bu, son çeyrek yüzyıl içinde yükselerek diktatörlük düzenini eşiğine gelen bir liderin yönetim vizyonu, tarzı, yöntemi ve niyetleriyle ilgili bir referandumdu. Sonuç onun açısından bir 'sandık tekmesi' oldu.

İstanbul eğer Türkiye'nin mikrokozmos'u ise, tüm ülkeyi sembolize eden ve yönünü çizen bu seçim sonucu Erdoğan'ın iktidarı kendi kişiliği etrafında toplama ve ülkeyi aşırı merkeziyetçi ve eziyete dayalı bir modelle yönetme girişimlerine çok sert bir el freni çekmiştir.

31 Mart'ta iki aday arasında 15 bin civarında kalan oy farkının yaklaşık 57 puan artışla muhalefetin karizmatik adayı Ekrem İmamoğlu'da toplanması, cumhurbaşkanını bir 'topal ördeğe' dönüştürmüştür.

Bir boyutta, söz konusu olan, 'Erdoğan yorgunluğu'dur. Tek başına muazzam bir siyaset ve toplum mühendisliğine soyunan ve bu alanda epey mesafe kazanan, sosyal dokuya kutuplaşma ve zulüm zehirini zerketmeyi başaran Erdoğan'ın, zirvede yalnızlaştıkça hatalı karar verme katsayısı artmıştı.

Çelişkili görünse de çıkmaza girişini hızlandıran, 16 Nisan 2017 referandumu ile, kendisine 'süper yetkiler' tanıyan başkanlık sistemi olmuştu.

Çevresine topladığı kadrolar onun kararlarını sorgulamak yerine dalkavukluğu, koşulsuz sadakati tercih ettiği ölçüde, liderlerini zayıflattılar, gerçeklikle son kalan bağlarını kopardılar. Yasama, yargı ve medyayı kişiselleşmiş bir güce bağlayan yeni sistemde iyice belirginleşen güç suiistimali ve keyfiyet, 2018 başlarından itibaren, 'hezimetin başlangıcı'nı su yüzüne vurmaya başladı.

Ürkek kitlelerin 'Erdoğan yorgunluğu'nu açıkça dile getirmesinin ve bunu sandığa yansıtmasının arka planında, derinlerde, 'Türkiye'nin yönetilemez hale gelmekte olduğu' duygusu belirleyici olmuştur.

Istanbul'da Erdoğan'ın yüzüne tokat gibi vuran sonucun derinliklerinde elbette, ülkeyi sarmalayan ve çıkışı zor görünen ekonomik krizin hanelere vuran etkileri var. Ve elbette ki bu dip dalganın üzerinde tetikleyici olan, 6 Mayıs'ta YSK'nin İmamoğlu'nun, hakkı olan belediye başkanlığını iptal eden kararıydı.

Bu karar Erdoğan'ın elinde biriktirdiği gücü bir kez daha aşırı biçimde zorlamasını ifade ediyordu, ama ekonomik krizin yurttaş üzerindeki basıncı altında ters tepti. Erdoğan belki de ilk kez halkın nabzını tutmaktan uzaklaştı.

Şimdi hak yerini bulmuştur, hem de tartışılamaz, sorgulanamaz bir biçimde. Istanbul Belediye Başkanı Imamoğlu'dur. Oylarını yüzde 50 artırmış ve yeni bir siyasi arayışın üzerine ışık yakarken, Erdoğan'ın dikta heveslerinin önüne bir set çekmiştir.

Şimdi ne olacak?

İki aday arasında 10 puana çıkan oy farkı, büyük bir siyasi depremin habercisidir. Tetikleyicisi de olabilir.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Evet, Erdoğan bundan daha düşük dozda bir silleyi 7 Haziran 2015 seçimlerinde yemişti, ama zulüm makinesini çalıştırarak toparlamıştı.

Şartlar da lehine işliyordu: Ekonomi henüz cep yakmıyordu o sıralarda.

Şimdi ise derinleşmiş sistem krizinin hemen her şeyi kilitlediği bir ortam var.

Bugüne kadar pragmatist ruhla hemen her türlü ittifakı denedi ve tüketti Erdoğan. Siyasi cephanesi bitti. Geriye mutsuz, huzursuz, korku içinde, birbirine düşmüş, çıkar kavgalarıyla didişen, çıkış alternatifi arayan, çürük zihniyetli bir AKP kaldı. Ve onların ötesinde, Erdoğan'ın bencil tercihleri nedeniyle siyaset sahnesinde alan ve güç kazanan bir MHP, ayrıca kilit noktalara yerleşmiş aşırı milliyetçi çevreler hareket halinde.

23 Haziran depremi sonrası tırmanacak gelişmelerin öznesi elbette Erdoğan'ın kendisi olacak. Gidişatı belirleyecek olan, onun tercihleridir.

Önünde iki şık var: Partisini yeniden kuruluş ruhuna geri döndürmek için AKP'deki eski yol arkadaşlarıyla diyalog yolunu doğrudan veya dolaylı olarak açarak öbür yandan CHP ile büyük uzlaşma yollarını açmak, veya MHP ve karanlık güçler ile mevcut zorba ittifakı devam ettirerek siyasi kumarda el artırmak. Buna paralel olarak, ABD ile S-400 krizinde bir U dönüşüne yönelmek veya Rusya ile ilişkileri derinleştirerek şansını denemek.

Bu tercihler arasında Kürtler de ayrı bir yer ve öneme sahip. Ülkenin en önemli meselesinin elbette Erdoğan da bilincinde. Eğer bir ara muazzam bir yanılsamaya sürüklendi ise de, kibir ve özgüveni onu yan yollara sürükledi ise de, Erdoğan Kürt meselesinin çözümünü yarı yolda bırakmanın acı tecrübesini bilse de bilmese de bugün yaşıyor.

Bu sonuç ardından yeniden Kürtlere göz kırpar mı? Artık çok geç olabilir.

Yanlış kararları nedeniyle öyle bir konjonktür üretti ki, artık ona - dış dünyada olduğu gibi - kimse güvenmiyor. İktidarının çevresine topladığı Kürt düşmanı güçler, bu seçim sonucu ardından onun sert dönüşler yapmasını hoş karşılamayacaklardır. Israr ederse, sonuçları da sert olabilir.

Erdoğan'ı içine kendisini attığı çıkmazda çok güç günler bekliyor. O bu sonucu hak etti. Ülkedeki yıkım tablosunun tek olmasa da, baş sorumlusu odur. Öyle olmakla birlikte, elinde hala maceraya devam etmesini sağlayacak bir devlet gücü de var. Umulur ki, ülkenin kırılgan sosyal dokusu daha fazla zorlanmaz.

Son olarak, İmamoğlu'yu kutluyoruz, başarılar diliyoruz. Hak yerini bulmuştur.

© Ahval Türkçe