Henri Barkey
Haz 27 2018

Erdoğan Devleti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Pazar günü seçimlerde elde ettiği zafer modern Türkiye için bir dönüm noktası anlamına geliyor. Bu dönüşüm demokratik bir parlamenter sisteme veya diktatörlüğe doğru değil, kişiselleştirilmiş bir baskı rejimine doğru bir dönüşüm. 

Yeni anayasal düzen altında, tüm güçler Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda toplanmakla kalmıyor, aynı zamanda hem devletin başında hem de parti lideri olan Cumhurbaşkanı daha önce benzeri görülmemiş bir role sahip oluyor. Her şeyden önce, elindeki güçleri denetleyebilecek bir kuvvetler ayrılığı yok ve meclis sadece önüne gelen tüm önergeleri onaylamaktan öteye gidemeyecek bir araç, zira AKP ve MHP mecliste de çoğunluğu sağladı.

Gene de ne yapması gerekirse gereksin sadece kararname yayınlayarak amacına ulaşabilecek. İkinci olarak, devlet araçlarının tamamı ona borçlu olacak çünkü tüm devlet yetkililerini atama görevi de Cumhurbaşkanı’na ait. Bunların arasında yargıçlar, subaylar, rektörler ve sivil topluma dair tüm kurumların başındakiler de bulunuyor.

Cumhurbaşkanı daha önce de bu güçlerin bir kısmına sahipti fakat artık atamalarını istediği derecede siyasete bağlı yaparak toplumsal dengeleri bozabilecek.

Üçüncüsü, Erdoğan AKP üzerinde tamamen kontrole sahip çünkü kendine rakip olacak fikirlere sahip kimse kalmadı. Partiyi birlikte kurduğu tüm siyasetçileri ya görevden aldı ya da kendileri istifa ettiler. Şu anda onun fikirlerine meydan okumayı bile geçelim, en ufak bir eleştiri bile yapamayacak danışmanlarla çevrilmiş durumda. 

1930’lu yıllarda değiliz artık; Türkiye sofistike bir ekonomiye sahip önemli bir ülke. Bu ülkeyi yönetmek sayısız zorlu soruna karmaşık çözümler üretmeyi gerektiriyor. Örneğin Erdoğan tüm ekonomistlerin görüşlerine zıt olarak yüksek faiz oranlarının enflasyona yol açtığına inanıyor.

Şu ana kadar Türkiye Merkez Bankası ekonomik kurallara bağlı kalabilmek için elinden geleni yaptı. Şimdi daha da cesurlaşmış bir Erdoğan Merkez Bankası’nın yönetimine karışabilecek mi? 

Seçim kampanyası Cumhurbaşkanı’nın sahip olduğu güçlerin bir aynasıydı. Erdoğan tüm yayınlara çıkarken muhalefet partileri hem özel hem de devlet kanallarından dışlandı ve sadece Erdoğan’ın kampanyası yayınlandı. Ekonomik açıdan da Erdoğan kendine yakın şirketlerden yerel birimlere kadar dağıttığı paranın tamamını yönetiyor.

Bu ilişkiler ülkenin geleceğinde sadece kuvvetlenmeye devam edecek. İnsanların partiyle iyi ilişkiler kurmak haricinde çok fazla seçeneği olmayacak. Bu nedenle muhalefetin işi iyice zorlaşıyor çünkü Erdoğan ile yarışabilmek için gerekli kaynakların hiçbirine sahip değiller. 

Öte yandan AKP’nin Aşil Tendonu - zayıf noktası kurumsal bir yapıya sahip olmaması ve her şeyin Erdoğan’a bağlı olması; partinin var olma sebebi Erdoğan.

Erdoğan’ın önünde bir seçim var; zaferinden sonra asil ve cömert davranabilir veya toplum üzerindeki baskısını arttırabilir. Asalet toplumu tekrardan bir araya getirmek ve onlarca masum insanın boş iddialarla hapse atılmasına neden olan baskıcı önlemleri azaltmayı gerektirir.

Bu sadece ismi bilinen kişileri serbest bırakmak anlamına gelmiyor, sonradan iddianamelere giren bankalarda hesap açtıkları için hapiste olan çok sayıda vatandaşı da kapsıyor. Tüm bunlara ek olarak Kürt sorununun artık var olmadığını iddia etse de, 2015 yılında vazgeçtiği barış sürecini tekrar başlatabilir.

Bunlara alternatif olarak, kendine muhalefet edenlerden intikam alma isteği de kendinden başka kimseye sadakat duymayan çevresindeki danışmanlar tarafından teşvik edilebilir. Gerçek şu ki, elindeki gücün sınırı yok. Kürt sorunu açısından Erdoğan’ın önünde yapısal bir sorun var; meclisteki çoğunluğu sağlamasına yardımcı olan MHP, Kürtlerle yapılacak herhangi bir anlaşmaya şiddetle karşı çıkıyor.

MHP seçimlerde çok daha düşük oy oranları alacağı tahmin edilirken sürpriz yaparak %11 ile barajı tek başına geçmeyi başardı. Olayları daha da karıştıran durum ise, muhalefetle ittifak içine giren dördüncü en büyük parti İYİ Parti’nin de Kürt isteklerine karşı çıkan milliyetçi bir oluşum olması.

MHP ve İYİ Parti oylarını topladığımızda %20 civarına geliyor ve iki taraf önümüzdeki aylarda aralarındaki sorunları gidererek uzlaşma yoluna gidebilir. 

Gelecekte en belirleyici faktör ekonominin gidişatı olacak. Yabancı para akışı ihtiyacı yüzünden Erdoğan ılımlı ve uzlaşmacı bir tutum takınmak zorunda kalabilir çünkü yabancı yatırımcılar ülkedeki kutuplaşmanın sona ermesini istiyor.