Hale Akay
Tem 07 2018

Erdoğan neden kazanıyor?

24 Haziran seçimlerine giderken kendi kendime bir görev biçip, Recep Tayyip Erdoğan’ın her konuşmasını dinledim, onunla da yetinmeyip AKP il ve ilçe teşkilatlarının, milletvekili adaylarının sosyal medya hesaplarını takip ettim.

Biraz ülkeden ayrı kalmak yüzünden, çünkü seçimleri sokakta hissetmeye alışmış bir bünye, bir süre sonra uzaktan olan biteni anlamadığını düşünmeye başlıyor. Bazen anlamıyor da. Diğer bir nedeni de kişisel, AKP’nin içinden çıktığı ve büyüdüğü bir mahalleden gelen biri olarak, hem parti hem lideri her zaman ilgimi çekti. Bir tarihimiz var. Üçüncü nedenim de umutlar yükselirken gerçeklikten tamamen kopmamaktı, burada başarılı olamadım.

Bu seçimlerin havası dağılırken, bir sürü insanı sinir edecek şu tespiti yapmak istiyorum. Erdoğan korkarım ki seçimler adaletsiz bir ortamda yapılmasaydı da, medyayı kontrol etmeseydi de, hatta iddia edildiği gibi seçimde birtakım işler dönmeseydi de kazanırdı.

Tabii bu sefer farklı, daha mütevazı bir şekilde kazanır, iktidarını da daha makul insanlarla paylaşmaya razı bir halde kazandı. Tüm bu diğerleri, artık iktidar obezi olmuş Erdoğan’ın tüm kontrol bende olsun ihtirası ile alakalı. Onun 2023’de ülkenin yeni kurucusu olarak tarihe geçme, dünya lideri olma hevesiyle alakalı.

Öncelikle şunu söyleyeyim, AKP’nin mevcut konjonktürde yüzde 43’e yakın oy alması ciddi bir başarıdır,; oy kaybettiler diye avunmanın hiç alemi yok. Hadi bunu yüzde 3’ü yüzde 5’i haksız yere gelmiş oy olsun. Durum yine aynı. Yaklaştığı belli, herkesin cebinde hissettiği bir ekonomik kriz ortamında seçmenin ilk kez hesabı kesmediği parti, benim bildiğim kadarıyla AKP’dir. Bu yüzden, AKP’nin kendisine körü körüne oy veren seçmenin olduğu gibi açıklamalardan kaçınıp, neyi başarabildiklerini de teslim etmek lazım bana göre.

Geçmişe, Refah Partisi zamanlarına gidersek, herkesin çokça söylediği gibi İslamcı hareket yerelden örgütlenerek bu noktaya gelmiştir. AKP döneminde ise bu ruh hiç kaybedilmemiş, aksine kurumsallaşmıştır. Burada AKP’yi ve hatta başka sağ partileri diğerlerinden ayıran bir şey var. Kendi seçmen kitlesi için AKP aynı zamanda bir sosyalleşme alanı, ileriki dönemlerde bunun içine başka çıkarlar elbette ki girdi, ama AKP yerelde bir sosyal klüp. İçinde çalışan o sayede toplumsal kimlik kazanıyor, parti de tabanına sürekli sosyalleşme olanağı sunuyor, haliyle bunda da en çok dar gelirli seçmen yararlanıyor.

O yüzden seçimin Ramazan’a denk gelmesi AKP için bir kazançtı. AKP’li belediyeler, il ve ilçe teşkilatları zaten Ramazan’a özel, kendi kemik tabanına da daha gerçek seçmenine de hitap edecek bir sürü etkinlik tasarlarlar. Bunlar sadece basına yansıyan iftarlar değildir, camii gezisi de vardır, boğaz gezisi de. Tüm bunlar haliyle seçim çalışmasını kolaylaştırdı.

Eğer dönüp ilçe teşkilatlarının sosyal medya hesaplarına bakarsanız, özellikle büyük şehirlerdekilerin her gün değişik kanallardan etkinliklerini yayınladıklarını görürsünüz. Milletvekili adaylarına bakarsanız, her birinin günde ortalama üç defa esnaf gezisi, aile ziyareti, değişik gruplarla toplantı fotoğraflarını koyduklarını da görürsünüz. Bir de takip halindeki izleyici kitlesi var ki, ben hayatımda ilk kez şu ilçe teşkilatı bugün hiç yayın yapmadı diye eleştiren, kimin ne yaptığını böyle takip eden bir kitle gördüm. Bu da biraz sonuçların belirsiz olduğu korkusundan olsa gerek.

Sonuç olarak, sokakta değildim, lakin benim dünyaya açılan penceremden görebildiğim, AKP arı gibi, yüksünmeden çalıştı. Ama belki şu örnek durumu anlatmam açısından daha da yardımcı olur.

Seçimlerden hemen sonraydı, AKP’nin demir leydisi Hilal Kaplan şöyle bir tweet attı:

“Sadece Ak Parti destekçileri cevaplasın lütfen: Ak Parti’ye dair eleştirileriniz, değişmesini istedikleriniz ve yerel seçimdeki beklentileriniz nelerdir?”

Kendisinin söylediğine göre bu tweete yedi binin üzerinde yanıt gelmiş, AKP bu yanıtları raporlaştıracakmış. Yanıtlara bakarsanız göreceğiniz, AKP’nin yanlışlarını hiç görmeden körü körüne oy vermeye hazır seçmen söyleminin bir efsaneden ibaret olduğudur.

Çocuklara yönelik istismardan, Gülen hareketi ile mücadelede adaletsizliğe, liyakata önemden, Tarım bakanının tarım bilmesi gerektiğine kadar bir sürü şikayet iletilmiş.

Bu tweet aldı yürüdü, muhalif seçmenler de “bakın sorunları bile bile oy veriyorlar” diyerek epey yaygınlaştırdı. Burada bizimle, AKP’ye oy veren seçmen arasında ciddi bir algı farklılığı olduğunu düşünmeye başladım artık. Belki de bunlara ‘rağmen’ oy veriyorlar ve bize bakıp “seçim gecesi bir oy takip sistemini çalıştıramayanlara mı oy vereyim?” diyorlar.

Yıllardır farklı bir karakter olduğu için izlediğim ama seçim günü takıştığım biri var. Seçimlerden bir iki gün önce şu minvalde bir şey yazmıştı: “Muhalefetin Erdoğan’dan şikayetçi olmasını anlıyorum. Ama yerine gelecek olan daha iyisini yapar demesini anlamıyorum”. Korkarım otoriter veya sulandırılmış otoriter bir rejimin devamı için de bu kadarı yeterli oluyor.

Erdoğan’a gelince… Seçim dönemi gaflarıyla, tuhaf hikayeleriyle, geçmişi eğip bükmeleriyle ve muhalefete sürekli koz vermesiyle bizi mutlu etse de, muhalefetin Erdoğan algısıyla, seçmeninin Erdoğan algısı arasında cidden büyük farklılık var.

Mesela, muhalefet Erdoğan’ın kendinde değilmiş hallerini metal yorgunluğuna yorarken, onlar bir sürü badire atlatmış, ülke yönetiminin ağırlığını sırtında taşıyan bir liderin kaçınılmaz yorgunluğu olduğunu düşünüyorlar. Bize korkunç gelen, onlara saygıya değer geliyor.

Muhalefet Erdoğan’ın İstanbul’da kendi teşkilatına yaptığı sahur konuşmasından kırk sonuç çıkarırken, kendi seçmeni bu yoğunlukta hala kendi partisini zinde tutmaya çalışan bir lider görüyor.

Muhalefet Erdoğan’ın artık zihni sinir düzeyine gelmiş projeleri ile dalga geçerken, onlar hala kendilerine somut öneri sunan birini görüyorlar.

Erdoğan’ın bu seçimde kendisi ile ilgili yaratmak istediği algının da epey başarılı olduğunu düşünüyorum. Muhalefet neden az miting yapıyor diye düşünürken, Erdoğan ‘büyük usta’, ‘devlet adamı’, ‘dünya lideri’ algısına oynayıp, zaten kampanyanın büyük bölümünü yurt dışı gezileriyle geçirdi.

Sonrasında da seçmenine “onlar biz ne yaptıysak yıkacaklar” mesajı vermesi yetti. Çünkü muhalefet somut olarak ne yapacağı konusunda pek fikir vermedi ve o noktada “neden yıkalım ki?

biz de aynısını yaparız. o köprü yaptıysa, biz de dördüncüyü yaparız” savunmasına geçti. Haliyle AKP seçmeni zaten köprü yapanı neden değiştirsin?

Erdoğan seçmenine 24 Haziran’a kadar her defasında zıplayacak yeni bir tepe gösterdi. 24 Haziran’da bu sefer nereye zıplanacağı konusunda kafalarını karıştırmış olabilir, ama zıplamaya devam dedi.

Burada muhalefet çok kötüydü, AKP  ve Erdoğan muhteşemdi gibi bir iddiada değilim. Haliyle seçim adil koşullarda gelmiş gibi bir illüzyonla da yazmıyorum. Ama oturup onların performansı ile muhalefetin performansını objektif bir şekilde değerlendirmek gerektiği kanısındayım.

Çünkü siyaseten haklılık ve hatta konjonktür ve hatta hatta gayet ortadaki bir sürü sorun ve politika başarısızlığı, seçim kazanmaya yetmiyor. AKP’ye karşı iktidar iddiası için, partinin teşkilatı kadar çalışkan olmak lazım. Erdoğan karşısında iktidarda iddia sahibi olmak için somut önerilerle ortaya çıkmak lazım.

Muhalefet partilerinin somut bir vizyonu var mıydı derseniz, bence aralarında en fazla çalışmış olan İyi Parti idi, ama kendini anlatmaya fırsatı olmadı. CHP adayı İnce elbette başarılı bir kampanya yürüttü, ama yıllardır ülke yönetiminde söz sahibi olmamış bir partinin adayı olarak daha fazlası gerekiyordu. Erdoğan’ın ortaya artık bir ekip koymasına gerek yok, ama onu alt edecek partinin bir ekiple yola çıkması ve o ekibin yeterliliğine halkı ikna etmesi şart. Millet ittifakı içindeki üç partinin çok daha güçlü bir şekilde birlikte görünüp, güven vermeleri gerekiyordu. Bu da olamadı. Neden olamadı bilmiyorum.

Önümüzde yerel seçimler var. Hatta Kasım’da olacak diyorlar. Artık olmaz diyorum ama yeni bir seçim hareketliliğine, umut yükselmelerine geçilebilir. Tam o havaya girmeden şu küçük notlarımı paylaşayım istedim.