Tiny Url
http://tinyurl.com/yxqxkgns
Guldem Atabay
May 09 2019

Seçimlerin iptali ve bunun Türkiye için ekonomik sonuçları 1: Enflasyon dalgası

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), tüm dünyanın duyduğu üzere, beklenenin aksine, CHP’nin yükselen yeni yıldızı Ekrem İmamoğlu’nun düşük fakat kesin bir marjla kazandığı büyük İstanbul yerel seçimlerini iptal etti.

AKP'nin politika hataları, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın zorlayıcı yönetme tarzı, Türkiye'nin çarpık başkanlık sistemi ve AKP'nin geçtiğimiz birkaç yıl boyunca yaptığı tüm kötü seçimlerin ürünü olan ve uzun süredir devam eden bir ekonomik daralma, büyük kentlerin muhalefet partisi CHP’ye hediye edilmesini getirdi.

İstanbul seçimlerini feshetmeye ilişkin hukuka aykırı yasal kararın, şüphesiz Türkiye’nin siyasetinde kritik bulaşıcı etkileri olacaktır. Ancak, ekonomik durgunlukla mücadele ederken, Türkiye ekonomisinin yüzde 45'ini temsil eden ve neredeyse 4,0 Milyar dolarlık bir bütçesi olan İstanbul'u kaybetmeme çabası içinde bu tür bir siyasi kargaşa yaratılması, Türkiye ekonomisi için daha fazla maliyet anlamına gelecektir.

Kesin belirsizlik hâli göz önüne alındığında, haber akışı ağır olsa da, Türkiye ekonomisinin beklentileri hakkında konuşurken spotların, piyasadaki gözlemlere dayanan “söylentilere” çevrilmesi gerekiyor.

Bildirildiğine göre, TL’nin değer kaybetmesini önlemek amacıyla kamu bankaları, devam eden takas işlemleri ile 8 Mayıs’ta 1,0 milyar USD sattılar. Bu, TCMB FX rezervlerinin daha da aşağı çekilmesi anlamına geliyor.

2019'un başlangıcından bu yana devam eden bu tür işlemler şimdi net FX rezervlerini kırmızı alarm bölgesinin çok çok altına indirdi. Merkez Bankasının FX rezervlerini daha fazla eritmeyi göze alamayacağını, sadece 23 Haziran'daki seçime kadar durumu idare etmeye çalışacağını varsayarsak; piyasa durumun farkında olduğu için TL kayıplarına devam edecektir; Merkez Bankası yaptığı işlemleri açıklamadığı için de piyasa her hafta açıklanan TCMB FX rezervlerine odaklanmış durumda.

Rus, S-400 füze sistemlerinin Türkiye’ye teslim edilmesinin yaklaşması, ABD’nin YSK’nin İstanbul seçimlerini iptal etme kararının ardından Türkiye’deki demokrasinin niteliği ile ilgili uyarıları, Suriye’deki ve İran’daki gelişmeler Türkiye-ABD ilişkilerinde zaten var olan gerginliği daha da yükseltecek faktörlerin başında geliyor.

Türkiye’nin kurumsal olarak zayıflamasının yanında, güçlü bir diplomatik desteğinin olmaması durumunda, Türk lirası, sadece politik gerileme nedeniyle düşüş yaşayacak gibi görünüyor.

 

 

Türk Lirası, 2018’de yüzde 28 geriledi ve bu yıl içinde yüzde 15 daha kaybetti. Merkez Bankası’nın gizli kapaklı FX müdahalesinden anlaşılacağı gibi, TL’nin değerini korumak büyük önem taşıyor. Geçtiğimiz yılın ağustos ayındaki döviz krizi, ekim ayında Türkiye’nin tüketici fiyat enflasyonunu (TÜFE) yüzde 25’e yükseltmişti ve o zamandan bu yana TÜFE yaklaşık yüzde 20 civarında seyretti. Gıda fiyatları enflasyonu daha da kötü, yüzde 31'de, AKP’nin seçmen tabanının doğrudan ve sert bir şekilde canını yakıyor.

Yıl içinde, TL’nin ABD doları karşısında şu anda bulunduğu 6,20 seviyelerinden 7,0 seviyesine doğru değer kaybedeceği öngörülüyor. Dolar enflasyonunun Türkiye enflasyonundan düşüldüğü ve TL’deki değer düşüklüğünün hesaplanmasında esas alınmasında matematik oldukça net. Güvenilir veya herhangi bir ekonomik programın bulunmaması, Türk şirketlerinin dış borç ödemelerinin baskısı ve artan risk primi, TL’nin değer kaybına artan bir ivme kazandırıyor.

 

Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi, TL'deki değer düşüklüğü, ihracatın yaklaşık yüzde 70'inin büyük bir kısmına sahip ithalat ile Türkiye'de üretim maliyetlerini neredeyse doğrudan etkiliyor. Bu nedenle, TÜFE TL’nin kaderinden direkt olarak etkilenecektir. Yılsonuna kadar Türk Lirası’nda yüzde 10-12 oranında ekstra değer kaybı bekleniyor, 2019 için enflasyon oranını ise yüzde 18'in altına çekmek olası görünmüyor.

Bu bizi yine Merkez Bankası konusuna getiriyor.

Geçtiğimiz beş yıl içinde yapılan yedi seçimle, banka, faiz oranlarını düşük tutmak ve büyümeyi desteklemek için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibinin ağır baskısı altındaydı. Bu, para politikasında, ağır mali harcamalarla birlikte Türkiye'nin enflasyonu üzerinde yıkıcı etkileri olan en temel hataydı.

 

Geçen yılki döviz krizinde, Merkez Bankası politika faiz oranını yüzde 24'e yükselttiğinde “yapmak zorunda olduğunu yapmak zorundaydı”. Ancak 31 Mart seçimlerinin geri sayımı sırasında, banka, kendi kredibilitesi pahasına, devlet bankaları aracılığıyla, TL’yi hedef fiyat anlamında desteklemek zorunda kaldı.

Politika oranını mevcut yüzde 24'ün üzerine çıkarma baskısı, AKP hükümeti tarafından aksi yönde yaptığı baskılarla karşılandı ve nisan para politikası kurulunda, MB sürpriz bir şekilde, faiz oranını sıkılaştırma söyleminden vazgeçerek gelecek aylar için faiz indirimleri işaret etmişti.

YSK'nin kararının ardından TL’nin değer kaybı hızlandığı ve yabancı yatırımcılar ülkeden kaçtıkları için banka bu oran indirimlerini büyük ihtimalle yapmayacaktır. Yine de, yüksek enflasyonun momentumunun yeniden artması ve seçimlerin iki ay içerisinde yapılacak olması nedeniyle bankanın TL’yi kontrol etmek için çok atak hamleler yapması biraz zor olacaktır.

Kısacası, Merkez Bankası’nın kredibilitesi iyileşene kadar, Türk varlıklarına yatırımı destekleyen herhangi bir temel argüman bulunmamaktadır. Enflasyonun yüzde 18-20 civarında yüksek kalması ve en azından mevcut seviyelerde yüksek seyretmesi beklenmektedir.

Elbette bu iyileşme, Merkez Bankası’nın AKP hükümetinden bağımsız hareket etme kabiliyetine, FX müdahalelerinde şeffaflığa ve enflasyonla somut mücadele belirtileri göstermesine bağlı.


Bir sonraki yazım, “Seçimlerin iptali ve bunun Türkiye için ekonomik sonuçları 2” başlığıyla, son siyasi kaosun ortasında Türkiye'nin kötüye giden ekonomik temellerine odaklanma, şirketlerin yüksek dış borç yükümlülükleri, yavaşlayan doğrudan yabancı yatırımları ve siyasi belirsizlikler sabit hale gelirken zorlu ekonomik ortamda şirketlerin ayakta kalma kapasiteleri hakkında olacak.

C:\Users\GULDEM\Downloads\turkey-5-years-cds.jpeg

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.