Gökhan Bacık
Tem 02 2018

Seçimlerin sosyolojik kökeni: Anadolu sahnede

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı zaman Türkiye Cumhuriyeti kabaca üç büyük sosyolojik grup üzerine kurulmuştu: Balkanlardan 19. Yüzyıldan beri gelen nüfusu da içerecek şekilde Batı Anadolu, Anadolu ve Kürtler.

Burada anahtar grup Batı Anadolu’ydu çünkü Osmanlı Devleti’nin bürokratik, ekonomik, kültürel ve entelektüel kaymak tabakasını barındırıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu içinde zaman zaman Hicaz yahut Mısır gibi Arap toprakları bulunmuş olsa bile devletin göz bebeği Batı Anadolu ve Balkanlardı. Osmanlı Devleti zaten Batı Anadolu’da kurulmuştu.

Nitekim, İmparatorluktan Cumhuriyeti geçişi sağlayan kadrolar bu bölgeden çıkmıştır. Devleti Selanik’te doğan Mustafa Kemal kurmuş, ülkenin milli marşını babası Arnavutluk’tan gelen Mehmet Akif yazmıştır.

Bir bakıma Cumhuriyet Osmanlı’nın çekirdek sosyolojik grubunun üzerine yani Osmanlı’nın gözbebeği olan demografinin külleri üzerine elbette ideolojik olarak farklılaşarak inşa edilmişti.

Bu yapıda Anadolu kenarda kalmıştı. Kemalist proje, Anadolu’nun uzun vadeli dönüştürülmesi için stratejiler geliştirmişti. Anadolu’dan bakınca ise bu model “Anadolu çocuklarına fırsat verilmeyen” baskıcı bir düzene benziyordu.

Üçüncü grupta bulunan Kürtlerle ise Milli Mücadele döneminde kurulan ittifak bozuldu ve Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere karşı son derece sert bir siyaseti mizaç haline getirdi.

Kemalist model sosyolojik olarak kendini hala Balkanların etkisindeki Batı Anadolu demografisinin üstüne kurarken Anadolu’nun diğer kısmını zaman zaman sert askeri tedbirler de içeren bir kültürel hegemonya altına almak istedi.

Kemalist politik ve kültürel hegemonya ordu ve bürokrasinin özünü meydana getirdiği barajlarla devam etti ve bu barajlar Batı’da ve bir ölçüde şehir merkezlerinde denenen modernleşme sürecini Anadolu’nun etkisinden korudular.

Kürt bölgesi için reçete ise her zaman daha sert olmuştur. Kürtlerin, Türkleşmeyeceğini bir şekilde kabullenen devlet geleneği, onlara askeri yöntemlerin esas olduğu bir anlayışla yaklaştı.

Burada amaç Kürtleri dönüştürmekten ziyade Kürt siyasi hareketinin belirli bir risk çizgisini aşmayacak şekilde tutulmasıydı. Kısacası Türkiye’nin Kürt siyaseti genel olarak “düşük yoğunluklu savaş” olarak devam etmiştir.

Yukarıdaki tablo esasen Cumhuriyet’in her ne kadar bir ulus söylemi ile ortaya çıkmasına rağmen birbiri ile uyuşması zor üç farklı sosyolojik grubun bir araya getirilmesi ile kurulduğunu gösteriyor.

Tıpkı İtalya’nın birleşmesi ile ortaya çıkan Kuzey-Güney sorunu gibi kökleri derin sosyolojik dinamiklerde yatan bir sorun Türkiye için de geçerli: Ülkeyi meydana getiren ve birbirinden pek çok açıdan farklı üç farklı sosyolojik grup var.

Peki bugün ne oluyor?

Bugün yaşadığımız şey ise Osmanlı döneminde pek önem verilmeyen, klasik Kemalizm döneminde ise bir tür politik ve kültürel baskı altına alınan Anadolu’nun asıl sosyolojik grup olarak öne çıkmasıdır.

Ancak Anadolu öne çıkarken ve Türkiye siyasetini şekillendirirken tıpkı önceki dönem gibi davranıyor: Kürtleri geleneksel sopa siyaseti ile bir çizgide tutmayı deniyor, Batı Anadolu’da sıkışmış seküler grup üzerinde ise politik ve kültürel bir baskı kuruyor.

Anadolu’ya sırtını dayayan Milliyetçi-İslamcı siyaset ve elitleri Batı Anadolu’daki hayat tarzını dönüştürmeyi ve onu kendi tercihleri olan Milliyetçi-İslamcı kodlara göre yeniden kurmayı istiyorlar.

Yani yapısal olarak Kemalizm’den İslamcılığa geçişte büyük bir fark yok: Sadece baskı kuran aktörler değişmekte ancak baskının tarzı ve niteliği değişmiyor.

Kürtler için tablo her zamanki gibi karamsar çünkü İslamcı olsun seküler olsun Anadolu’nun hemen hepsi Kürtlere yönelik benzer bir bakışa sahip: Bir bakıma Anadolu ahalisi Kürtlerin adeta kültürel “ihtida” etmesini ve evinin yahut bahçesinin dışında bir Türk gibi yaşamayı kabul etmesini arzuluyor.

Ancak burada önemli olan nokta şudur: Kökeni 19. Yüzyıla dayanan ve bir ölçüde Kemalizm tarafından tevarüs edilen Osmanlı modernleşmesinin sosyolojik evreni neredeyse yok olmaktadır.

Popülist bir formül ile ifade edersek Türk modernleşmesinin “soyu kurumaktadır.”

Türkiye’de Batılı değerler ile bir ölçüde sentez arayışı içinde olan modern bir ülke kurgusunu talep eden yeterli ve güçlü bir sosyoloji neredeyse kalmamıştır.

Kemalizm’i var eden sosyolojik taban artık yorulmuş ve ihtiyarlamıştır.

Dinamik ve güçlü sosyolojik grup ise Türkiye’de İslami sosyal ve politik kodların daha hakim olduğu bir model talep etmektedir.

Örneğin, Osmanlı son döneminden Türkiye Cumhuriyeti’ne modernleşmenin öncül şehirleri olan İstanbul ve Bursa gibi merkezler artık coğrafi olarak ülkenin Batı’sında olan ancak sosyolojik olarak Anadolu kentleridir.

Sözgelimi bir dönemin sırtını Balkan sosyolojisine dayamış Bursa’sı artık tarihte kalmış bugünkü Bursa önemli ölçüde Artvinlilerin, Muşluların, Erzurumluların kenti haline gelmiştir.

Batı’daki Bursa ve İstanbul gibi şehirler gelen insanları sindirememiş aksine bu insanlar kentleri dönüştürmüştür.

O nedenle İstanbul ve Bursa artık birer Anadolu şehirleridir.

Benzeri veriler Türk modernleşmesinin yaşadığı krizin politik niteliği aştığını ve daha derin hatta sosyolojik bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.

Üstelik Anadolu’nun geleneksel sosyolojisine  dayalı olan siyasi aktörler artık devlet aygıtını da tamamen kontrolü altına almıştır ve bu aygıtı ülkenin kültürel kurgusunu yeniden tanımlamak için kullanacağı kesindir.