Yavuz Baydar
Haz 25 2018

Sorular, puslu manzarada acı gerçekler

25 Haziran sabahından itibaren toz duman yatışıyor; yerini iktidar cenahında bir coşkuya, muhalefet cephesinde ise bir şoka bırakıyor.

Erdoğan ve AKP ile hemfikir olmayanlar için travma kaçınılmaz, ama esasen tefekküre yatma zamanı.

Gazeteci ile siyasetçi arasında bir fark vardır, bunu hep söylerim.

Siyasetçi eylem programı hazırlar, vaatlerini sıralar, seçmene hayal pazarlar, kendisini artı hanesine hasımlarını eksi hanesine koyar. Dünyayı siyah ve pembeye ayırır.

Gazetecinin işi farklıdır, onun derdi yakaladığı ölçüde gerçeğin resmini çekmek, hoşa gitmese de halkla, seçmenle paylaşmaktır.

Bu yüzden, meslek insanı diliyle değil de, siyasetçi diliyle siyah-pembe renk ayrımı üzerinden konuşan arkadaşlarıma hep siyasete geçmelerini tavsiye etmişimdir.

Kendimi bildim bileli, gazeteciliği siyaset önderliği sananların mesleği nasıl bulandırdığını ve yanıltma furyasına gönüllü olduklarını gördüğüm için...

Gerçeği anlamaya ve anlatmaya çabalayanlar pek sevilmez bizde.

Neşe kaçırmaları istenmez.

Gerçekçilik karamsarlıkla eş tutulur.

Bu yüzden de sevilmezler gerçeğin bin yüzüne ayna tutanlar.

Oysa en kutsal işi yapanlar bunlardır.

Neyse, uzatmayalım da 25 Haziran sabahında beliren tablonun sorular üzerinden analizine girişelim.

Sonuç neyi işaret ediyor?

Öncelikle, siyaseti ve devlet-yurttaş ilişkilerini okumada Erdoğan'ın başarısını, hedefe kilitlenmedeki maharetini. Seçim analizini bu tespitle başlatmak, çok daha kolay anlamayı sağlayabilir.

Ahval'in seçim öncesi başyazısında da belirtildiği gibi, bir görüşe göre 2011 seçimleri, bir diğerine göre Gezi direnişi ardından sahneye koyduğu, 'aşama aşama tek adam rejimi' senaryosunda 'büyük finale' erişmişti Erdoğan.

Başka deyişle yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişti.

Varını yoğunu koyduğu bu koşuda, ipi göğüslememesi mümkün görünmüyordu.

Siyasetçi melekelerini iyi göremeyenler onu küçümsediler; durgunluğunu 'çökme' veya 'bitme'ye yordular.

Oysa, kurduğu Cumhur İttifakı ve seçim zamanlaması, muhalif cenah için çok daha derin düşünme gerektiren bir durumdu.

CHP'de Selin Sayek Böke ile İlhan Cihaner'in 'koşulların hiçbir bakımdan normal olmadığı'na dair tüm çırpınmaları, YSK ile ilgili hızlı düzenlemeler, Doğan Medya Grubu'nun apar topar Demirören'e sat(tır)ılması bile doğru düzgün okunamadı.

Sonuçta akıntıyı hedefine doğru ustaca yönlendirip yöneten, bir kez daha Erdoğan oldu.

Sonuç meşru mu? Hile hurda iddiaları?

Meşru olmadığını iddia etmek mümkün değil. Nitekim, esasen dişli bir hasım olduğunu göstermiş olan Muharrem İnce'nin sonucu fazla direnmeden kabulü de bunu işaret ediyor.

Konuştuğum seçim uzmanları, olsa olsa en fazla yüzde 1 ila 2 arasında bir seçim hilesi olabileceğinden söz ediyorlar.

Peki, ana muhalefet cenahında yaşanan büyük hayalkırıklığı ve öfkeye ne demeli?

Toplumun laik ve yüzü Batı'ya dönük kesiminin tanık ve hedefi olduğu muhafazakar ve dinci eksenli kültürel yayılmacılık, AKP üzerine çöken ahbap-çavuş yolsuzluğu, OHAL'in polis devleti icraatları ve en son olarak da ekonomide hız kazanan çöküş, ülkeyi bir düdüklü tencereye çevirmiş, bir bezginliğin İnce'nin karizması üzerinden meydanlara taşmasına, daha güçlü bir görsellik kazanmasına yol açmıştı.

Ama bu, Saray kontrolündeki TV kanallarına yansımadı. Çünkü ülkede adil ve çoğulcu bir kamusal tartışma kalmamıştı.

Tam bu noktada aşırı heyecan, sosyal medyada yoğunlaşan muhalefet yanlısı trafikten kaynaklandı, oradan beslendi, iktidar değişiminin kaçınılmazlığı gibi algılandı. Bu yanılgı sürekli kendisini üretti.

Sorumlulukta aslan payı ise, sosyal medya hesaplarını ve köşelerini serinkanlı gazeteciler gibi değil, kendisini kitleleri ajite etmeye adamış birer muhalif siyasetçi gibi gören, hayalperest ve muhteris 'kanaat önderleri'nindir. Bundan hiç şüphe yok.

Gerçeklerin diğer yüzünü anlamaya çabalamadılar, sessiz muhafazakar çoğunluk niye sessiz ve durgun, gerçekten öyle mi, değil mi, MHP cenahında neler oluyor, okumak istemediler.

Sonuç, kitlelerin üzerindeki beklentilerin 'bu iş oldu, Erdoğan gitti gidiyor!' inancına dönüştürülmesi şeklinde tezahür etti.

Bu ihtiyatsızlığın adı gazetecilik değildi; ve sonuçta, 24 haziran gecesinden itibaren seçmende öfke ve sıkıntıyı üretti.

Kamuoyu araştırmalarının payı yok mu?

Şu açık, bu kez Türkiye'de anketlerin de iyice alaturkalaştığını gördük. Partilere organik olarak bağlı, veya onlarla sözleşmeli  iş yapanların, şeffaflık gereği bunları halka anlatmadan, sanki bağımsız imişler gibi, bulanık yöntemli anketleri pervasızca sunduğuna tanık olduk.

Bunların kimilerinin yöneticileri, haftalarca TV ekranlarından sanki birer parti temsilcisiymiş gibi ahkam kestiler, dayanaksız kehanetlerde bulundular.

Dürüst olanlar ise - ki sayıları tek tüktür - 'aman bu kez dikkat' dediler.

Çünkü gerçekten de seçmen, her iki tarafta da niyetini saklıyordu. Ki bu da sayım sonunda ortaya çıktı.

Sol cenahtaki kanaat önderleri neyi anlamadılar?

Türkiye seçmeninin saf ve temiz Anadolu çocukları olmadığını, daima devletten nasıl nemalanırım, nasıl bana olan destek devam eder, kim bana babalık eder hesabı yaptığını; bu bir.

Türkiye siyasi kültüründeki köklü babaerkil geleneğin, Erdoğan tarafından daha güçlü bir şekilde tahkim edldiğini, seçmen çoğunluğunun muhafazakar ve milliyetçi olduğu gerçeğinin devamlılık arzettiğini, bu iki.

Erdoğan'ın ısrar ve sebatla işlediği Sünni-Milliyetçi söylemin, bu kesimlerin çok büyük bir kısmını faşizme davet çıkarır, tek adam düzenini tasvip eder hale getirdiğini, bu üç.

Ekonomideki gerilemenin sadece aylarla sayıldığını, dolayısıyla derinleşen krizin etkilerinin 'ağır çekim' olduğunu, hanelerde ve yurttaşta ancak 2019'un ortalarında gerçekten hissedileceğini ve bu seçime hayal edildiği gibi yansımayacağını, bu da dört.

Bunları görmediler, ve geçen yüzyılın köhne şablonlarıyla temennilerini buluşturmayı, yanılmayı ve yanıltmayı seçtiler.

Hiçbir şey olmamış gibi temenni dolu sözde analizlerle devam etme riskleri de çok yüksek.

Çünkü İslamcı ve milliyetçi kesimdeki kibir aynen sol kesimde de var.

Katılımın yüksekliğini nasıl anlamalıyız?

Evet, muhalefet sandıkta seferberlik sağladı ama, asıl soru AKP-MHP cenahının kısmen sessiz ve hareketsiz görünen seçmenini de aynı şekilde seferber edip etmeyeceği idi. Ettiler. 24 Haziran'da, 1 Kasım 2015'in benzeri yaşandı bu bakımdan.

Erdoğan kazandı ve rejim tamamen değişti, öyle mi?

Kesinlikle. Kim ne derse desin, bu böyle. Erdoğan dikkatle çalışmış, muradına ermiştir. Kendi tabiriyle atı alan Üsküdar'ı geçmişti, bu seçim sonucuyla tescillendi.

Türkiye artık kuvvetler ayrılığından mahrum, yargısı taraflı ve bağımlı, medyası prangalı, meclisi işlevsiz, muhalefeti parçalı ve kötürüm, devleti denge-denetim mekanizmasından arındırılmış bir Orta Asya cumhuriyetidir.

OHAL kalksın talepleri fark yaratır mı?

25 Haziran'da geçişi yapılan rejim bizatihi OHAL'dir.

Talep etmek veya etmemenin bir anlamı yok.

Cumhurbaşkanı istediği zaman KHK çıkarma yetkisine sahip mi? Evet.

Meclis'te çoğunluğu da aldı mı? Aldı.

O halde, OHAL'in kalması veya kalkması arasında pek bir fark yoktur.

Yönetim keyfileşmişti zaten; artık bu sonuçla meşrulaşmıştır. 

Muhalefet kötürüm değil ki, HDP Meclis'e girdi?

Türkiye'de en tutarlı muhalefeti yaptığı için yalnızlaştırılan bir HDP gördük ve görüyoruz. Sandıktan çıkan üçte iki oranındaki 'hoşgeldin sefa geldin faşizm' tablosu altında HDP'nin etkili ve sonuç alacak bir muhalefet yapacağını sanmak, bunu iddia etmek, hayalciliktir.

Bir nevi 'Saray Tasdik Bürosu'na dönüşmüş, tüzüğü kuşa çevrilmiş bir Meclis'te müsaade edilecek tek şey, kürsüden birkaç dakikalık eleştiri ve sitem alanıdır, o kadar.

CHP, HDP'ye ne kadar yakınlaşır?

Baskın seçim hengamesinde CHP sandalyeleri, partinin siyaset esnafı sayılan, devletçi  'eskiler' tarafından kapış kapış paylaşıldığı için, bu yakınlaşmaya ancak görünce inanabileceğiz.

Başka deyişle, Ankara siyasetinde CHP tarafından esecek taptaze bir rüzgar bekleyenler kendilerini kandırıyor olabilirler. Dikkatli olsunlar.

24 Haziran'da Türkiye iyice sağa mı kaydı?

Hem de nasıl. Beş yıl önce Gezi'den başlayıp, 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarından, 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminden, 7 Haziran 2015'teki yalpalama ardından barış sürecini yıkıp 1 Kasım'dan, arka planı bulanık ve kanlı 15 Temmuz askeri kalkışma teşebbbüsünden ve 16 Nisan referandumundan geçen, bu bakımdan devamlılık arz eden bu süreç sonunda, Erdoğan'ın mühendisliği Türkiye sağının iki atardamarını, Milli Görüş ve Ülkücülük çizgilerini (yani İslamcılık ve Milliyetçilik akımlarını) iktidarda - üstelik bir 'süper başkanlık' rejiminde - birbirine kavuşturdu. 

Devlet kurumlarında artık bu alaşım tümüyle egemen olacaktır.

Bu manzara, 12 Eylül 1980'de darbe yaptıktan sonra din derslerini mecburi kılan, Diyanet'i sol dalgaya karşı bir Sünni yapı olarak tahkim eden cuntacıların hayalini kurduğu Türk-İslam Sentezi'nin kalıcı olarak vücut bulmuş halidir. Fazla Batıcı olduğu için bu bünyede CHP'ye yer yoktur.

Kaldı ki, 'devlet terbiyesi' görmüş CHP'nin ancak uygun görüldüğü kadar muhalefet yapacağı, işlevsizleşmiş bir TBMM'yi hala anlamlı sanıp yücelttiği de biliniyor.

Sonuç Erdoğan açısından ne ifade eder?

Aslında bu sonuç, Erdoğan ve kadrosu için en ideal sonuçtur.

Saray artık düzenin mutlak hakimidir, Meclis'te çoğunluk da ondadır.

Daha da önemlisi, HDP'nin Meclis'e girmesidir. Bu, potansiyel ve reel bir 'iktidara tehdit' dinamiğinin, 60 küsur sandalye üzerinden yani gaz alma ile bertaraf edilmesi anlamını taşıyor.

Kürt temsili çok önemlidir, elbette hayatidir. Ama işlevsel bir temsil ile göstermelik (müsaadeye mazhar) bir temsil arasında büyük fark var.  

HDP bu durumun farkında mı, bunu da yakında anlayacağız.

Şunu kesin görmeliyiz: HDP'nin Meclis'e girmesi, Erdoğan ve yeni Milliyetçi Cephe iktidarı için Batı'ya karşı bir 'işte bizde demokrasi var' argümanını da tepside sundu. Daha şimdiden bazı Batılı meslektaşların bu argümanın cazibesine kapılıp, OHAL'i vs görmezden gelerek 'demokrasi hala güçlü' ifadelerine başvurması da önümüzdeki dönemde tartışmaların nereye odaklanacağını gösteriyor.

Kilit soru: Erdoğan çok güçlü yetkilerle donatıldı, ama bu Türkiye yönetilebilir anlamına gelir mi?

Ülke yönetilebilir olmaktan çıkabilir. Ama bunun hızını kestirmek güç. Çünkü Erdoğan iktidarının esas muhalefeti, yani ayarı iyice bozulan ekonomi, yerli yerinde duruyor. Tüm göstergeler, tüm veriler bozulmanın hızlanacağını, ve bu yazdan itibaren acı ilacın halka içirilmeye başlayacağını gösteriyor. Kemer sıkmadan, zamları yağdırmadan, ekonomideki kötü gidişin önünün alınması mümkün değil. Bu, halka ve hanelere ağır çekim yayılacak bir mutsuzluk, güvensizlik ve sosyal huzursuzluk demek. Erdoğan sert bir lider, çatık kaşlı tedbirlerin adamı. Dolayısıyla, eğer sosyal huzursuzluk sokağa taşma tamayülü gösterirse buna nasıl karşılık verir, kestirmek güç değil. Belki de bu nedenle sözcüsü Bekir Bozdağ OHAL'in 'gerektiği zaman' kalkacağını söylüyor, sonbaharı işaret ediyor. Zaten dedim ya, OHAL zaten olağan mevzuata büyük ölçüde transfer edilmiş durumda.

Ama, seçim sonucunu iyi okuyun. Türkiye'deki keskin parçalanma hali, kimlikler üzerinden üç ana parçaya bölünmüş sosyal harita, 'sabitlenmiş bir hakikat' olarak karşımızda duruyor. Böyle bir ülke, ekonomik kriz halinde nasıl yönetilecek, büyük bir soru işareti.

Tablo çok karanlık, peki muhalefet ne yapmalı?

Bizim gazeteci olarak işimiz burada biter. Benim çektiğim resim budur. Başkası başka resim çeker, saygı duyarım. Ama bundan sonrası, iktidarı demokratik yolladan almak isteyen muhalefete ait. Biz gazeteciyiz, onlar siyasetçi. Onları izlemeye devam edeceğiz.

Benim en yakından izleyeceğim konular şunlar olacak:

Bu aşamadan sonra kadınlar erkeklere 'yeter' deyip bir kadın partisi kuracaklar mı?

Daha da önemlisi, CHP'nin kendisini gençleştirebilecek ve Türkiye'nin genç çoğunluğunun görüş, yaşam tarzı ve talepleriyle buluşabilecek mi?

Bunca gözlem sonra şu net görünüyor:

CHP kendisini modernize edip, parti yapısını rehin tutan faydacı eski siyaset esnafından arıtmadığı sürece, Türkiye muhalefetinin prangası olmaktan çıkamayacak ve demokratikleşmeye dönüş mümkün olmayacak, hak hukuk bakımından iyice çivisi çıkmış bu sistemde makul bir demokrasi dengesi kurulamayacaktır.