Türkiye’de bir nesil, 17 yıl sonra bir ilki yaşayacak

Ne ABD ile S-400/F-35 krizi, ne ABD Savunma Bakan Yardımcısı Patrick Shanahan’ın baştan sona tehditler sıraladığı mektubu, ne Doğu Akdeniz’de tırmanan sondaj gerginliği…

23 Haziran’daki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerine 10 gün kala Türkiye gündemi, 16 Haziran Pazar akşamı saat 21.00’da gerçekleşecek Binali Yıldırım-Ekrem İmamoğlu canlı ekran tartışmasına kilitlenmiş durumda.

3 Kasım 2002 seçimleriyle AKP ve Erdoğan tek başına iktidara geldiğinde dünyaya gelen çocuklar, şimdi 17 yaşında. O tarihte beş yaşında olup anaokuluna gidenler 22, yedi yaşında olup ilkokula başlayanlar 24 yaşında.

Bu nesil, bugüne kadarki yaşamları boyunca, ülkeyi ve yaşadıkları kentleri tek bir partinin, tek bir adamın yönetmesine, her seçimi kazanmasına, her gün televizyon ekranlarında tek bir kişinin saatlerce canlı yayınlanan konuşmalarına tanık oldular.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra bile, askerler yeniden demokratik düzene geçiş kararı aldıklarında, yeni kurulan üç siyasi partinin genel başkanları, o dönemin tek kanallı siyah-beyaz TRT ekranlarında canlı yayında birbiriyle kıyasıya tartışmışlardı.

Türkiye’de siyasi liderlerin son ekran tartışması 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde yeni kurulan AKP’nin o tarihte siyasi yasaklı olan genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 12 Eylül darbecilerinin kapattığı, sonradan tekrar açılan CHP’nin o tarihteki Genel Başkanı Deniz Baykal arasında yaşandı.

Dolayısıyla 17 yıldır AKP ve Erdoğan yönetiminde yaşayan 2002 neslinin hafızasında, siyasetçilerin halkın önünde tartışması, ülke ya da belediye başkanlığına aday oldukları kent için yapmayı vaat ettiklerini söyleyip birbirlerini eleştirmesi, böyle bir şeyin demokrasilerde olacağı, olması gerektiğine ilişkin bir anı yok.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugüne kadar her seçim öncesinde muhalefet liderlerinden kendisine gelen televizyonda canlı yayına çıkarak tartışma çağrılarını “Muhatabım değilsiniz, benim üzerimden kendinize siyasi prim sağlamanıza izin vermem” diyerek reddetti.

24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başta CHP adayı Muharrem İnce olmak üzere, diğer adaylar Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’nun ekran davetlerini geri çevirdi. İnce’ye “Çırak” lâkabını takıp, “ayarım değilsin” diye seslendi.

31 Mart yerel yönetim seçimlerinde de aynı tablo yaşandı. Erdoğan kendi partisinin, MHP’yle kurdukları Cumhur İttifakı’nın belediye başkan adaylarının ortalıkta görünmesine izin vermedi. Kimi gün üç-dört miting birden yaparak, muhalefete ağır suçlamalar, terörist ithamları yöneltti. 31 Mart seçimlerinin “ülkenin beka sorunu” olduğunu, muhalefet kazanırsa Türkiye’ye kaos, istikrarsızlık, terör ve yıkım geleceğini meydanlarda ve ekranlarda anlattı.

CHP ve Millet İttifakı adaylarını “kıyı-köşe ilçelerden gelen, yetersiz, beceriksiz, büyükşehir yönetme kapasitesi olmayan” adaylar olarak nitelendirdi. Özellikle CHP-Millet İttifakı İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nun “istediğiniz kanalda, kim tarafından yönetilirse yönetilsin, canlı yayında tartışalım” çağrılarını reddetti.

AKP adayı Binali Yıldırım, kendisinin yıllarca bakanlık, başbakanlık, meclis başkanlığı yaptığını, İmamoğlu’nun “muhatabı ve ayarı” olmadığını savunarak, televizyonda tartışma taleplerini “zaten milletin önünde konuşuyoruz, televizyona çıkıp ne konuşacağız” diyerek geri çevirdi.

YSK’nin hâlâ tartışılan ve hiçbir somut gerekçeye dayandırılamayan İBB seçiminin iptali ve 23 Haziran’da yenilenmesi kararı sonrasında ise tablo neredeyse tümüyle değişti. 31 Mart’taki seçimi kaybeden Erdoğan ve AKP, önce söylem değişikliğine gitti, ardından 39 ilçede miting yapması planlanan Erdoğan ortadan kayboldu. En son 5 Haziran’da bayram namazı çıkışı cami önünde yaptığı açıklamalardan bu yana ne ortalıkta ne de ekranlarda yok.

Ekrem İmamoğlu’nun televizyonda karşı karşıya gelme çağrılarına önce “Buna ben tek başıma karar veremem” yanıtını veren AKP adayı Yıldırım, daha sonra Erdoğan’dan çıkan izinle canlı yayında tartışmaya razı oldu ve gazeteci Uğur Dündar’ın moderatör olabileceğini söyledi.

AKP ve CHP kurmayları arasındaki pazarlıklardan sonra, Yıldırım-İmamoğlu açık oturumunun 16 Haziran akşamı, yani seçimden bir hafta önce iktidarın en çok tepkisini çeken kanallardan Fox TV’nin sabah kuşağı sunucusu İsmail Küçükkaya yönetiminde yapılmasında mutabakat sağlandı.

17 yıl sonra ilk kez gerçekleşecek bu ekran tartışması, gözünü Erdoğan ve AKP ile açan “AKP nesli” için, “demokrasi ve demokratik tartışma” kavramlarını algılama açısından bir ilk olacak. Tabii “bizim için demokrasi, menzile vardığımızda ineceğimiz bir tramvaydır… Amacıma ulaşmak için gerekirse Papaz cübbesi bile giyerim” diyen Erdoğan yönetimi altında, 17 yıldır yaşayan tüm Türkiye için de öyle.  

Erdoğan’ın ve AKP adaylarının 17 yıldır gündemlerine bile almadıkları, muhalefetle, siyasi rakipleriyle, ekranlarda karşı karşıya tartışmayı kabul noktasına gelmeleri, demokratik siyaset adına karanlık tünelin ucunda bir küçük ışık olarak nitelendirilse de asıl etken farklı. 31 Mart’ta meydanlarda tüm inisiyatifi üstlenen Erdoğan’ın, aldığı yenilgi sonrası, İstanbul’da alınacak ikinci ve daha ağır bir yenilginin, gerek ülkede ve dünyada gerekse AKP içinde siyasi liderliğini tartışılır ve sorgulanır noktaya getirmesi, bu kararda ön planda.

AKP içinde Ahmet Davutoğlu-Ali Babacan kanatlarının yeni partileşme süreçlerine haklılık kazandıracak ve hızlandıracak böyle bir sonucun, Erdoğan’ın siyasi liderliğine ağır hasar vereceği, AKP’den kopuşları ve parti tabanında çözülmeyi beraberinde getireceği açık.

O nedenle, öyle veya böyle tüm siyasi faturayı Binali Yıldırım’a yıkarak kendisini geriye çekmeyi tercih eden Erdoğan, Yıldırım’ı yalnız bırakmak, başının çaresine bak demek zorunda kaldı.

Tartışmanın moderatörlüğü için Uğur Dündar’dan başlayıp, Didem Arslan Yılmaz, Fatih Portakal gibi “yandaş medya ya da biatçı gazeteci” kesiminden olmayan isimlerin gündeme gelmesi ve sonuçta İsmail Küçükkaya’da mutabakata varılması, Erdoğan ve AKP iktidarının 17 yılda ilmek ilmek örerek kontrolüne aldığı iktidar medyası adına yüz kızartıcı bir tablo.

AKP adayı Yıldırım ve Erdoğan’ın kendisi bile kendi medyasının ve buradaki gazetecilerin saygınlığının, inandırıcılık ve güvenilirliğinin olmadığının farkında. Daha birkaç ay önce meydanlarda Fox TV’nin ana haber sunucusu Fatih Portakal için söylediği “Portakal mıdır, narenciye midir nedir,  haddini bil haddini, bilmez isen haddini bu millet patlatır enseni” sözlerini bir kenara bırakıp, aynı kanalın bir diğer sunucusunun moderatörlüğüne razı olmak zorunda kalıyor.

Ellerine önceden tutuşturulan soruları sormakla görevli gazetecilerle çıkılan programların reytinglerinin yerlerde süründüğü bilindiği için, en azından “tarafsız” olarak tanımlanan bir gazeteciyle ekrana çıkma ihtiyacı kendisini AKP’ye dayatıyor.

Binali Yıldırım, rakibiyle birlikte yandaş olmayan bir gazetecinin yönetiminde ekranlara çıkma tavrının “çok cesurca” olduğu algısını yaratmak için, “Sayın Başkanım İsmail Küçükkaya taraflı” diyen partilisine, kameralar önünde “Vız gelir tırıs gider, alnımız açık” diyerek “siyasi özveri” tablosu sergiliyor.

Asıl dikkat çekici olan, Yılmaz Özdil ve Fehmi Koru gibi AKP karşıtı ve AKP’ye yakın iki gazetecinin, aynı gün köşelerinde canlı yayın gecesi sosyal medyada trol mesajların, kampanyaların, montaj video ve çarpıtmaların infial yaratacak düzeyde devreye girebileceği uyarısında bulunmaları.

Özellikle şu ana kadar anketlerde önde giden İmamoğlu için daha önce “AKP’li genci tokatlama, Ordu havaalanında VIP tartışması ve valiye küfür, İstanbul’u PKK ve FETÖ ile birlikte yönetelim vb.” montajlı paylaşımlara benzer şekilde, AKP trolleri tarafından “yıpratma ve imaj karartma” kampanyası yapılabileceğini Rusya, ABD, Gabon örnekleriyle aktaran Özdil ve Koru’nun, 16 Haziran gecesi için aynı kaygıyı dile getirmeleri dikkat çekici.

Yine de hepsinden öte, Erdoğan ve AKP’nin “kindar ve dindar” nesiller yetiştirme planlarına rağmen, giderek genç nesillerde yaygınlaşan demokrasi ve özgürlük arayışı, yaşam tarzına ve inançlarına saygı beklentisiyle AKP’den uzaklaşma tavrı, bu neslin yaşamlarında ilk kez tanık olacağı ekranlarda rakip siyasilerin canlı münazarasıyla, demokratik siyaset özlemi ve talebinin tetiklenmesine neden olabilecek.

Bu da tıpkı macunun tüpten, cinin şişeden çıkması gibi, 23 Haziran’dan sonra Erdoğan’ın Türkiye’yi yönetmesini, tek adam yönetimini herkese itirazsız kabul ettirebilmesini, ekranlarda muhalefetle tartışmaktan, karşı karşıya gelmekten kaçmasını zorlaştıracak.

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.