Ertuğrul Günay
Oca 15 2018

Yeni ittifak iktidarın elini zorlayacak

Görülen o ki, MHP bu hamlesiyle iktidarı kuşattı; bir yandan seçime kadar iktidar olanaklarını kullanacak, öte yandan iktidarı kendi çizgisinde politikalara mecbur bırakacak.

Geçtiğimiz günlerde MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli, önümüzdeki  Cumhurbaşkanlığı seçiminde parti olarak başka bir aday göstermeyeceklerini ve AKP Genel Başkanı sn.Erdoğan'ı koşulsuz olarak destekleyeceklerini ilan etti.

Bu tavır, MHP tarihinde -bir bakıma- bir ilk oluşturuyor. Şimdiye kadar, üzerinde geniş bir uzlaşma olmadan yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP -kazanma şansı olmadığı açıkça bilinirken de- kendi içinden saygın bir ismi aday gösterdi.

Bu ismin bilinen, tanınan partililerden biri olmasına dikkat edilerek, diğer partilerden farklı duruşunu sergilemeye özen gösterdi. Örneğin sn. Cevdet Sunay'a karşı sn. Alparslan Türkeş, sn. Abdullah Gül'e karşı da sn. Sebahattin Çakmakoğlu aday oldular.

Üzerinde geniş uzlaşma olan durumlarda MHP'nin oyun bozucu bir tutum takınmadığını, örneğin sn. Korutürk ve sn. Sezer'in seçimlerinde uzlaşmacı bir tutum aldığını da burada not etmek gerekir.

MHP'nin gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tutumu, geçen seçimdeki tutumuyla da tam bir karşıtlık oluşturuyor.

İlk kez genel oyla yapılan 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP, ana muhalefet partisiyle birlikte belirleyici bir tavır alarak ortak bir aday ismi önerdiler.

Başarısızlıkla sonuçlanan bu seçimde, öncesindeki 2014 Yerel Seçiminde ve 2015 Haziran Genel Seçiminde MHP, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına karşı oldukça sert, hatta zaman zaman ağır bir siyaset dili kullanarak muhalefet etti.

16 Nisan 2017 referandumu sürecinden bu yana ise başka bir siyaset dili ve tutumu sergileniyor. Bu tutumun doğal sonucu olarak MHP, bir anlamda kendiliğinden AK Parti iktidarının dışarıdan destekçisi ve kader ortağı oldu.
Bu ortaklık nihayet bu hafta, AKParti Genel Başkanını, Cumhurbaşkanlığında koşulsuz destekleme açıklamasıyla noktalandı.

Bu açıklamanın, MHP tabanında nasıl karşılanacağını, hangi sonuçlar doğuracağını önümüzdeki süreç gösterecek.

MHP yöneticileri herhalde geçen seçimde nasıl muhalefete bir aday dikte ettilerse, bu kez de iktidar blokuna bir aday dikte etmiş olmayı tabanlarına kolaylıkla anlatabileceklerini var sayıyorlar.

Gerçekten de MHP, genel seçime 20 aydan fazla süre varken (Referandum sonuçlarıyla seçim tarihi 3 Kasım 2019 olarak anayasa hükmü haline geldi) Sn. Erdoğan'a desteğini açıkça ilan ederek, bu kez de, iktidar partisinin adayını 'dikte etmiş', dönülmez biçimde belirlemiş oldu.

Geçen cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP'nin ustalıkla inisiyatif aldığı benzer bir hamlenin hangi sonuca vardığı üzerinden, bu konuda birtakım kurgular, spekülasyonlar elbet yapılabilir.

Ancak, bu adımı atarken hangi uzun vadeli öngörüleri olduğunu sanırım sadece kendileri bilir.

Görülen, MHP'nin bu hamlesiyle iktidarı kuşatmış olduğudur. Sn.Erdoğan'ın  adaylığına açık desteğini bugünden yüksek sesle ifade ederek, MHP bir anlamda iktidara ortak oldu; iktidarın yeni açılım, uzlaşma ve ittifak arayışlarına da yön ve sınır çizdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu günden ve katıldığı ilk seçimden bu yana, uzlaşmalara, yeni katılım ve açılımlara çok önem verdi. Bir anlamda hep büyük koalisyonlarla varlığını sürdürdü ve toplumsal kabulünü genişletti.

2011 Seçimlerine kadar özgürlükçü ve çoğulcu kesimlere yönelik görünen açılımlarla sürdürülen bu strateji, 17 Aralık sonrası ciddi bir kırılma yaşadı.

Badireyi atlatmak için bu kez karşıtlarıyla uzlaşma ve ödünlere katlanma zorunluğu doğdu, ittifak olanak ve arayışları daraldı. O günden bu yana da içerde ve dışarda eski görünümünü, gücünü, kabulünü, saygınlığını büyük ölçüde yitirdi.

Kuruluş ilkelerini terk ederek, ilk on yıldaki vaatlerinin tam karşısında bir tutumla varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Önümüzdeki seçimde Cumhurbaşkanının genel oyla seçimi için ilk turda %51 oy gerekiyor. AK Parti ve sn. Erdoğan'ın bu oranı sağlamak için kendi partilerini aşan yeni uzlaşmalara ihtiyacı olduğu açık.

MHP şimdiden açıkladığı desteğiyle, bir yandan AKP ve sn.Erdoğan'a -niceliği belirsiz- bir oy kitlesi vadederken, bir yandan da onun ihtiyacı olan uzlaşma arayışlarına bir sınır çizmiş oldu.

Bu sınırlar içinde de ancak yeni bir 'milliyetçi cephe' (MC)'nin oluşabileceği  görülüyor.

Böyle bir 'milliyetçi cephe' görünümünün ülkenin siyasal ortamını normalleştirmeye, demokratik, barışçıl bir ortamın kurulmasına katkı sağlamayacağı çok açık.

Nitekim cephenin ilk adımlarının atıldığı günlerde 1990'ların ortalarında HEP milletvekillerine uygulanan tutumu çağrıştıran bir olay yaşandı.

TBMM'de Kürt siyasetinin simge isimlerinden biri olan sn. Zana'nın milletvekilliği düşürüldü. İttifakın ya da geleneksel ismiyle MC'nin önündeki süreçte benzer olayların yaşanması kimse için sürpriz olmayacak.

Görülen o ki, MHP'nin bugünden açıkladığı destek, birçokları tarafından hayretle karşılansa da, kendileri için oldukça ustalıklı bir hamle olarak düşünülebilir.

İçinde bölünmüş ve güç kaybeden bir siyasi yapı, bu hamlesiyle seçime kadar bir yandan iktidar olanakları kullanacak, öte yandan iktidarı kendi çizgisinde politikalara mecbur bırakacak.

Peki bu mecburiyet iktidara ne getirecek? Şimdiye kadar önemli oy aldığı kesimlerde kitle desteğini arttıracak mı, azaltacak mı?
Bu kader ortaklığının AK Parti açısından getireceği sonuçlar asıl büyük bir soru işareti.

Bu tür ittifakların şimdiye kadar iyi sonuçlara vermediği bir yana, bu ittifakın gücünün tartışmasız ve şaibesiz bir sonuç elde etmeye yetmediği de çok yakın bir tarihte, 16 Nisan'da görüldü.

Şimdi nereye varacağını da -yaşarsak- göreceğiz.

 

 

Not: Geçen hafta sonunda değerli arkadaşlarım Prof. Mehmet Altan ve Dr. Şahin Alpay hakkında AYM 'hak ihlali' kararı verdi.

Bu karar üzerine hemen tahliye edilmeleri Anayasa kuralları ve önceki uygulamalar gereği doğaldı. Ancak, önce Hükümet Sözcüsü Anayasa kurallarını hiçe sayan açıklamalar yaptı; ardından yerel Mahkeme, Anayasa'ya akrırı olarak AYM kararına uymayacağını belirtti.

Bu tutum, Türkiye'nin artık bir hukuk devleti olmadığının dünyaya ilanı demektir. Bu hukuksuzluğa yol açanlar, bu tutumun sadece demokrasiye değil, ekonomiye de ne büyük zararlar vereceğini sanırım bilmiyorlar.

Ben hala -biraz saflıkla da olsa- bu yanlışın fazla uzamadan düzeltileceğini umuyorum.

Umuyorum, çünkü -ne adına olursa olsun- Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kadar aleni bir itibar suikastine maruz bırakılabileceğini aklım, hukuk bilgim, devlet ve siyaset deneyimim ve yurttaşlık bilincim almıyor.