Cengiz Aktar
Ara 18 2017

'Rejiminin sermayesi' ve istikbali

Bir gözlem, bir dedikodu ve bir kare.

Günlerdir, Zarrab kepazeliği konusunda sermaye çevrelerinden dişe dokunur, ses getirecek bir tepki gelir mi diye bekliyorum. TÜSİAD’dan “Rıza Sarraf’ın elde fırsat varken Türkiye’de yargılanmadığını” belirten, en hafifinden tuhaf (sanki böyle bir olasılık vardı) açıklamasından başka tıs çıkmadı.

Aksine aynı gemide olduğumuz masalı üzerinden bir “suç ortaklığı” itirafı var neredeyse. Kırılan kol yen içinde kalsın… Yegâne kaygı ABD yaptırımlarına maruz kalırsak “bankalarımız” (Halk ve Ziraat dışındakiler ne kadar senin) zarar görür mü?

Ayyuka çıkmış dedikodu ise memleketin içinde boğulduğu karapara veya utangaç adıyla “kaynağı belirsiz para” havuzu.

Ödemeler dengesinde “net hata noksan” kalemine ara sıra yansıyan, Dünya Bankası Türkiye hesaplarına bile artık dâhil edilmiş olan kaynak. İçinde İŞİD bağlantılı kaynaklar da var elbet.

Bu vahim iddialarla ilgili sermayeden tek bir kelam işittiniz mi? Bırakın sorgulamayı, ekonomi bu “kaynağı belirsiz kaynakların” bağımlısı haline geldi.

Millî iktisat sloganı “çalıyor ama çalışıyor” sermaye için sorun değil, o da millî davanın askeri…

Kare ise geçen haftaki Millî İstihdam Seferberliği toplantısından. Âlim-i mutlak bu defa her patron iki işçi alacak işsizlik sorunu çözülecek yollu bişiler dedi.

Şubat ayındaki İstihdam Şurâsı’nda benzer bir talimat üzerine TOBB’cu Hisarcıklıoğlu: “Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde başlattığımız istihdam seferberliğinin bu çerçevede Anadolu’nun işçi-işveren ilişkisi kültürüne son derece uygun olduğu kanaatindeyim. Özel sektörümüze sesleniyorum. Türkiye’nin geleceğine sen de en az artı bir istihdam sağla. Hükümetimizin desteği ile bu istihdam seferberliği inşallah başarıya ulaşacak. Gün safları sıklaştırma, el ele, omuz omuza verme günü. İşçi, işveren hep birlikte çalışma günü” dediydi.

Bu sefer daha farklı bişey diyemeyecektir.

Bu ahenkli tabloya “millî” sıfatlı enva-i çeşit zihni sinir projesini ekleyebilirsiniz.

Araba, uçak, füze, uçak gemisi vs…

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik ve Cumhurbaşkanı Erdoğan
TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik'in, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ziyaretinden...

Günlük hayatta sermayenin rejimin grev yasağı, işçi cinayeti, doğa katliamı, kent ve kültür katliamına nasıl ağzının suları akarak ayak uydurduğunu da…

Sermaye derken istisnaları tenzih ederim elbet, ama pek azınlıktalar.

Hukuk dışı rejimlere ayak uydurma tavrı buraya mahsus değil, en gelişmiş ülkeler başta olmak üzere sermayenin bu tip rejimlerde ayakta kalabilmek için gözünü kırpmadan ayak uydurmaya çalıştığı, hatta kaz adımına geçmeye bile razı olduğu mâlumdur.

Nazi Almanyası, Vichy Fransası, Faşist İtalya, Frankist İspanya mümtaz örneklerdirler.

Memlekette bol kese hamasetle harmanlanan bu millî ve yerli duruş, çoktan razı olan yığınları ikna etmeye yeterli olabilir. Ne var ki bu, 1920-1930’ların dünyasının aksine, günümüz dünyasında var olan ve etkin olan sayısız denge/denetleme mekanizmasının dahliyle faş edilir, sırıtır.

Ele güne rezil olmakla kalmaz hızla ait olduğunuz ekonomik alanda tecrit edilirsiniz.

Bugün Türkiye, taraf olduğu rüşvet, karapara, suç gelirleri, terör finansmanı ile mücadele için düşünülmüş tüm hükümetlerarası sözleşmelere aykırı hareket eden bir ülke görünümünde. Ekonomi ve çalışma hayatıyla ilgili, standart belirleyici sözleşmelerde, çevre standartları ve ceberut rejimleri giderek daha görünür şekilde teşhir eden uluslararası insan hakları ihlalleri sıralamalarında da öyle.

Hâsılı Türkiye, rejimiyle, sermayesiyle, medyasıyla, devasa rejim taraftarı kitlesiyle bütün bu uluslararası sözleşmeler ve standartlarda nal topluyor.

Sermaye açısından bütün bu ihlallere göz yummanın sonucu şu:

Böylece faş edildiğinizde patronunuz olan devletin de sizin de uluslararası piyasalarda krediye erişim olanağınız daralır.

Ayak uydurmaya çalıştığınız rejimin icraatı sonucunda hızla dışlanırsınız.

Şimdilik durum şu aşamada: Almanya ikili ve çoktaraflı olarak ekonomik manivelayı sıkmaya başladı. Türkiye’deki Alman sermayeli şirketlerin zarar görmesini asgariye indirerek rejime üstü kapalı ama sert yaptırımlar uygulamaya başladı.

AB kaynaklı 2014-2020 dönemi için 4.45 milyar avro mertebesindeki Katılım Öncesi Araç (IPA), şu sırada cereyan eden yarı dönem gözden geçirmesine tâbi. Kaynak müzakerelerin anlamsızlığını yansıtacak şekilde yeniden değerlendiriliyor.

Müzakere eden aday statüsü sayesinde devasa altyapı projeleri için Avrupa Yatırım Bankası, EBRD ve Dünya Bankası kaynaklarına çok kolay ve çok ucuza erişebilen Türkiye üyelik perspektifinin yok olmasıyla bunlardan mahrum kalacak.

Bu kredilere olan bağımlılık Türkiye’yi olumsuz etkileyecek.

Gelelim gemideki son can simidi olan gümrük birliği kararının güncellenmesine. Sermayeyi çok yakından ilgilendiren bir mesele bu…

22 yıllık, AB üyeliği gerçekleşmediği için epey tahrip olmuş gümrük birliğinin güncellenmesi bir defa yeni bir konu değil, en azından on yıllık. Ve eğer bu kadar zamanda güncellenemediyse – ki ilişki o dönemde bugünkünden çok daha olumlu seyrediyordu – yapısal bir neden var demektir.

Şimdi gümrük birliği kararının gözden geçirilmesi çok konuşuluyor ve üstelik Türkiye bununla yetinmeye hazır. Pekçok defa yazdığım gibi bu hoş ama boş bir temenni.

Bir defa Türkiye’deki yaygın hukukdışılık gümrük birliğinin gözden geçirilmesini ve herhangi başka derin bir ekonomik ortaklığı olumsuz etkileme potansiyeline sahip.

Gümrük birliğinin kapsadığı mevzuatın standartları ile Türkiye ekonomisinin standartları arasında, (örneğin şeffaflık, hesapverebilirlik, tahkim, ekonomik iyi yönetişim) kan uyuşmazlığı tam.

İkincisi türünün tek örneği olan AB-Türkiye gümrük birliği, üyeliğe giden hayatî bir kilometre taşıdır, dolayısıyla ancak üyelikle taçlanırsa anlamlıdır. AB’ye üye olmayacak Türkiye ister istemez birliğe tek taraflı ekonomik taviz vermek durumunda kalır, o zaman da işler aksar. Biraz bugün olduğu gibi… (AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı ama onların Türkiye ile imzalamak zorunda olmadıkları Serbest Ticaret Anlaşmaları sonucunda oluşan ticarî kayıplar, ulaştırma kotaları, vize uygulamaları)

Üçüncüsü, temenni edildiği gibi hizmetler ve tarım ürünleri gümrük birliği kapsamına alındı varsayalım, bu kallavi fasıllardaki mevzuatın içselleştirilmesi üyelik müzakeresinden farklı değildir; öyleyse ne anlamı var.

Kaldı ki Ankara bu kapsamda ele alınacak olan kamu alımları, rekabet politikası gibi uygulamalarda tipik bir üçüncü dünya ülkesi gibi çalışıyor. Kamu alımları ve devlet sübvansiyonları siyasî arpalık işlevi görüyor; bunun değişmesi için rejimin değişmesi gerekiyor. Şaka!

Dördüncüsü, pek çok AB ülkesi gümrük birliğinin güncelleştirilmesine karşı; karşı olmayanlar ise “kararın alınmasına siyasî koşul getirelim” diyor. Rejimin asla böyle bir niyeti olmadığı açık.

Somut olarak sonuçta ilişkilerin eskiye dayanması ve epey yol kat edilmiş olmasına binaen olabilecek en kapsamlı serbest ticaret anlaşması yapılacak ve Türkiye herhangi bir üçüncü ülke gibi AB’nin “ekonomik coğrafyasında” yerini alacak. O kadar.

Kredisini de Katar, Rusya, Çin ve karaparada bulmaya çalışacak, olabildiği kadar.

Şimdi canalıcı noktaya gelelim.

Sermaye dünyasının tepki vermediği durumlarda faşizmin geriletilmesi kolay değildir. Böylesi bir burjuvazinin olabildiğince bağımsız olması gerekir, bizdeki gibi kapıkulu değil.

Türkiye’nin sermayesinin iki yapısal bağımlılığı var. Tarihî olarak 19. yüzyıl boyunca biriken bağımsız sermaye, Gayrimüslimlerin değişik yollarla yok edilmesiyle birlikte, başta devlet bir kısmı da “millî” sermaye tarafından gasp edilmiştir.

Akabinde yoktan var edilmeye çalışılan yerli sermaye, hâliyle devletine göbekten bağlıdır.

İkincisi, rejimin tercih ettiği fosil yakıt enerjisi temelli ve büyük altyapı projeleri ağırlıklı büyüme modeli sermayeyi devlete tamamen bağımlı kılar.

En büyük işveren devlet, sermaye de müteahhittir.

Hâsılı, eli kolu bağlı bir sermayedir sözkonusu olan…

O da biat etmekten başka bir şey yapamaz, dünyadan tecrit olma bahasına…