Türkiye ekonomisinde sermaye kontrolleri gündeme gelebilir mi?

 

Politik çatışmalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın iktidarını güçlendirme arzusu ve buna bağlı olarak Türkiye ekonomisinde yaşanan bozulma, bütçe ve cari işlemler açığındaki artışlar, çit haneli tüketici fiyat enflasyonu 2018 yılı boyunca Türkiye'de gündeminde ön sırada olacaklar. 2008 küresel krizinden bu yana yurt dışından ülkeye akan ucuz fonlar sayesinde güçlü büyümenin tadını çıkaran Türkiyeliler için ekonomik istikrar, giderek ellerinden uzaklaşan bir hale bürünüyor.  

Geçen hafta açıklanan Kasım ayı ödemeler dengesi verileri, Türkiye'nin kaliteli yabancı kaynak çekme kabiliyetinin zayıfladığını gösterdi. Türkiye'nin cari işlemler açığının Gayri Safi Yırtiçi Hasıla'ya (GSYHİ) oranının yüzde 5,5'e doğru gidişi gelişmekte olan piyasa ortalaması olan yüzde 0,5 ile karşılaştırıldığında hoş olmayan bir tablo çiziyor. Açığın yüzde 60'ının portföy yatırımlarıyla finanse edilmesi – sıcak para ile - Türkiye'nin beklentilerdeki değişimlerden olumsuz etkilenmeye ne kadar açık hale geldiğinin habercisi. Yani, Fed'in faiz artışları yoğunlaştığı ve Türkiye'deki iç siyasetin daha da gerginleştiği bir ortamda finansal hesap dinamiklerindeki bozulma nedeniyle ekonomide ciddi dalgalanmalar ortaya çıkabilir.     

Merkez bankalarının geçtiğimiz on yıl boyunca krizle mücadele için yarattığı 15 trilyon doları önümüzdeki yıllarda içinde geri çekmelerinin şok veya yol kazaları olmadan sorunsuz bir şekilde gerçekleşeceğini düşünmek saflık olur. Gelişmiş ekonomilerdeki durgunluğu hafifleten devasa likidite enjeksiyonları, hâlihazırda yükselmiş olan tahvil getirileri ile artık küresel finans piyasaları için bir tehdit oluşturuyor. Merkez bankalarının parasal sıkılaştırma adımları kademeli olarak ilerlerken; Fed'in faiz artırımlarının üçüncü yılında resme Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) da eklenecek oluşu, 2018'in ikinci yarısından başlamak üzere 2019'a kadar sarsıntılı günlerin habercisi.

Böylesine büyük bir değişime dayanmak zorunda olan gelişmekte olan ekonomiler arasında olan Türkiye; kırılgan makro göstergeleri ve 2018'de 200 milyar dolar seviyesine kadar dış borçlanma ihtiyacıyla hem büyümeyi güçlü tutmak, hem de kuru ve dolayısıyla da enflasyonu kontrol altında tutmak gibi ağır yüklerle öne çıkıyor. Küresel finansal piyasalarda beklenen dalganın büyüklüğü ve iç dinamiklerindeki zayıflıkların birleşmesi neredeyse sorun çıkmasını garantiliyor, ve bu da önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisi adına hayli çalkantılı günler anlamına geliyor.    

ABD mahkemelerinde Halk Bankası'nın ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarını ihlal ettiği gerekçesiyle görülen Atilla davası, muhtemelen ABD Hazinesi'nin Halkbank'a para cezasıyla sonuçlanacak.

Eğer AKP hükümeti bu cezayı ödemeyi reddederse Türkiye tüm bankacılık sistemini etkileyebilecek yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir. ABD Kongresi de ayrıca, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın kara listeye aldığı Rus şirketlerle Türkiye'nin imzaladığı S-400 anlaşması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulayabilir.

2008 küresel krizinden beri hep beraber öğrendiğimiz, zor zamanlarda beklenmedik önlemlerin alınabileceği. Bu hem gelişmiş ekonomiler hem de gelişmekte olanlar için geçerli bir durum. İçinde bulunduğumuz dönemde küresel finans piyasalarındaki değişmekte olan hava gelişmekte olan ülkelere kolay para akışını sona erdirecek.

Türkiye'nin batı dünyası ile yani ekonominin ana finansörü ile ilişkilerinin bozulması durumu daha da karıştıracak. Yaptırım uygulandığı takdirde - hadi açıkça söyleyelim- uluslararası hukuku veya diplomasiyi göz ardı eden haydut bir devlet olarak ilan edildiğine, acaba Erdoğan Türk ekonomisini “kurtarmak” için yumuşatılmış sermaye denetimi gibi aşırılıklara başvuracak mı?

Benzeri görülmemiş yollarda ilerlemeyi sevdiği ispatlanmış bir yönetim tarzıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun AKP hükümeti, yeni ve beklenmedik yöntemlere başvurmaya hazır görünüyor.

Şu durumda hükümet Avrupa Komisyonu'ndan ilham alabilir mi? Ya da Mısır Merkez Bankası'ndan? Yuan'in düşüşünün 2015'te hızlanması nedeniyle Çin Merkez Bankası (PBOC) tarafından gerçekleştirilen sermaye kontrollerinden bahsetmiyorum bile.

2017 yazının başında Banka Kurtarma ve Çözüm Direktifi'nin güncellenmesinin bir parçası olarak, Avrupa Komisyonu, AB hükümetlerinde vatandaşların hesaplarından para çekmesini geçici olarak durdurabilmelerini sağlayan banka işlemlerini önleyecek yeni bir mevzuat hazırladı. AB ülkelerinin görüştüğü planda, ödemeler beş iş günü boyunca askıya alınabilir ve dondurma istisnai durumlarda maksimum 20 güne kadar uzatılabilir. İspany’da Banco Popular’in başına gelenlerden sonra AB Komisyonu’na sunulan öneri AB içinde azımsanmayacak ölçüde destek görmüştü.  

Yine de söz konusu mevzuat yüzünden bir bankanın başı dertte olduğuna ilişkin en ufak bir söylentiyle, mevduat sahiplerinin paralarını çekmeye yüklenmeleri sonucunda adı geçen bankanın gerçekten zor duruma düşeceğini savunan muhalefet çoğunluktaydı. Avrupa Merkez Bankası tarafından yaratılan trilyonlarca Euro'ya rağmen Avrupa bankacılık sektöründeki ölü dalları budayabilecek durumda olmayan AB Komisyonu'nun önergesinin temelinde ECB’nin faiz artışları batık krediler sorununu aşamamış Avrupa başladığında bankacılık sektöründe ortaya çıkacak potansiyel olumsuzluklar ana itici güçtü.

Bununla birlikte, sıra dışı durumlarda mevduat çekimine geçici sürelerle ara verilebileceği önerisi, büyük merkez bankalarının parasal sıkılaştırma yönünde ilerleyeceği önümüzdeki yıllar adına yeni bir ortodoks önlem olarak AB seviyesinde resme dahil olabildi.  

Mısır'a gelince, Mısır Merkez Bankası (CBE) 2011'deki siyasi ayaklanmadan ardından sermaye kaçışını kısıtlamak için döviz hareketlerine katı kontroller uygulamıştı. Kontroller yerel Mısır para birimini bir süre dengede tutmayı başardı. Lakin zaman geçtikçe yabancı yatırım akışındaki düşüş ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın paralarını ülke dışına aktarma kabiliyetinin yetersizliği nedeniyle yurtdışındaki Mısırlıların Mısır’daki bankalara getirdikleri paradaki azalmayla birlikte yürürlükteki IMF programı da döviz üzerindeki kısıtlamaları kademeli olarak kaldırdığında Mısır pound'unın değeri dolar karşısında hızla düştü.

 

Bankacılık sektörünü 2001 ekonomik krizinde yola sokan Türkiye’yi tabii ki AB'nin sorunlu banka sektörü ile karşılaştırmak doğru değil. Mevduatlara Latin Amerika tarzı el koyma ya da Yunanistan'da ve Mısır'daki uygulanan türevi şeklindeki uygulamalar Türkiye'de hiçbir zaman devreye sokulmadı. Banka sektörünün neredeyse battığı ve 60 milyar dolara ancak kurtarılabildiği 1999-2001 arasındaki en sorunlu dönemde dahi bile.

Aksine, bireyler ve şirketler uzun yıllardır hiçbir hareket kısıtlaması olmaksızın dövizlerini Türkiye'de tutabilir.  Bugün yerel bankalardaki döviz mevduat hesapları yaklaşık 160 milyar dolar civarında. Diğer yandan yüksek enflasyon ve yüksek oynaklık döneminden gelen alışkanlık olarak dolarizasyon daima para politikasını zayıflatan bir sorun Türkiye’de. Lira, Fed'de gelen işaretle birlikte 2013 yılının ortalarında zayıflamaya başladığından beri dolarizasyon oranı, sermaye girişleri çokluğunun ana endişe kaynağı olduğu 2012'de görülen yüzde 30'luk en düşük seviyesinden son zamanlarda yeniden yükselerek yüzde 41'e ulaşmış durumda.  

 

IMF'ye göre gelişmekte olan piyasa ekonomilerindeki politika yapıcıların sermaye akışını yönetmek için beş aracı var: para politikası, maliye politikası, döviz kuru politikası, makro ihtiyati tedbirler ve sermaye denetimleri. Para, maliye ve döviz kuru cephelerinde gösterilen çabalara öncelik veren hükümetler sermaye kontrollerine ancak en umutsuz zamanda başvuruyorlar.   

Türkiye adına geldiğimiz noktada; Türk bankalarına yönelik yaptırım ihtimali karşısında daha istikrarlı bir Türk lirası için; döviz rezervlerini korumak adına son bir çaba olarak AKP hükümetini yeni bir OHAL kararnamesi çıkmaktan ne geri tutabilir? Olağanüstü hal devam ettirilirken ve hükümet sıra dışı güçlerini korurken, 160 milyar dolara varmış döviz mevduatı hesaplarından dolar veya Euro cinsinden para çekilmesini yasaklayan yeni bir kararname çıkamaz mı? Buna kim hayır diyebilir? Dış ticaret için gerekli olan döviz işlemleri bu plandan muaf tutulabilir; bu durumda sermaye akışı da "kısıtlanmayacaktır". Fakat iş dış ticaretle uğraşmayan halk kesimlerinin döviz mevduatlarından para çekmelerine gelince belli bir kur seviyesinden TL karşılığı ödeme yapılarak sermaye hareketleri başka şekilde kısıtlanmış olabilir.

Bu bir "moratoryum" olarak düşünülebilir mi? Belki de evet; ama tipik anlamda değil.

Böyle bir durum elbette ki bir varsayım.

2008'den sonra gelişmekte olan ekonomilerde aşırı ısınmayı önlemek için sermaye "giriş" kontrolleri yaygın bir şekilde meşru görülürken; girişi rahatlatmanın ötesinde sermaye çıkışını kontrol eden ülkeler, liberal finans sistemleri tarafından hala hoş karşılanmıyor.

Dahası, alınacak böylesi bir kararın kısa vadede statükoyu kurtarırken ilerleyen yıllarda daha fazla acı vermesi çok daha muhtemel. Böylesi bir gelişme hakkında kafa yormak bile mevduat sahiplerini daha gergin, bankaları daha kırılgan hale getirirken Türk lirasının değerine olumsuz yansımalarıyla yetkilileri asabi yapacak.

Yine de, Türkiye'de olayların gidişatı göz önüne alındığında, hukukun üstünlüğüne darbe vurucu şekilde Olağanüstü Hal'in uzatılması, Erdoğan için "olmak ya da olmamak" olgusuna dönüşen 2019 cumhurbaşkanlığı seçimleri, kötüleşen ekonomi ve batılı müttefiklerle olan ilişkilerdeki bozulma...

Tüm bunları beraber ele alınca, zihin egzersizi yapmanın gerekleri ortaya çıkıyor.