Büyük şehirleri unutun, küçük kasabalara gidin

Avrupa'da uzun vakit geçirip büyük ve ünlü şehirlerini keşfetmeyi bitirdiğinizi düşünüyorsanız size bir önerim var: Hangi Avrupa ülkesine gidiyorsanız programınıza hiç büyük şehir eklemeden sadece küçük kasabaları kapsayan bir program yapın.

Hiç pişman olmazsınız çünkü tarihleri, yerel hikâyeleri, lokal yemekleri, kendilerine has yaşam kültürleri ile Avrupa'nın küçük kasabaları en az büyük şehirleri kadar keyifli ve keşfe değer. Hatta bir ülkeyi anlamayı, derinden keşfetmeyi düşünüyorsanız küçük kasabaların büyük şehirlerden çok daha faydalı olacağını da söylemeliyim.

Bu nedenle bu hafta en beğendiğim Avrupa kasabalarını sizin için toparlayıp yazdım. Aralarından seçim yapmak oldukça zor oldu, itiraf etmeliyim. Bir sonraki seyahat programınızda size ilham verip yeni rotalar çizmenize yardımcı olabilirsem ne mutlu bana.

Ghent, Belçika

Brüksel için Avrupa’da en az sevdiğim şehirlerden biri diyebilirim ama sıra Belçika’nın küçük kasabalarına gelince hepsini birbirinden çok seviyorum. Brugge, Antwerp, Ghent hepsi çok hoş kasabalar ancak Ghent hepsinin arasında hem tarihi atmosferi hem de daha az turistik olmasıyla öne çıkıyor. Birkaç günde kolayca keşfedeceğiniz bu küçük kasaba karakterli butik otelleri, şık barları ve restoranları ile son derece keyifli ve Brüksel’den sadece bir saat uzaklıkta.

Brüksel'in tarihten günümüze taşıdığı Ortaçağ kenti olan Ghent, boydan boya romantik mimarisiyle heyecanlandıran binaları ve meydanlarıyla zamanda yolculuğa çıkarıyor. 7. yüzyıla dayanan köklü tarihi içerisinde Ghent için Belçika'nın açık hava müzesi diyebiliriz. 

Ortaçağ zenginliğini yansıtan tarihi binalar, taş sokaklar, nehrin iki tarafını saran evler bir kartpostal gibi gözlerinizin önünden geçiyor. 11.yüzyılda inşa edilen ve 19.yüzyılda yenilenen Gravensteen Kalesi, Romanesk St. Bavo Katedrali, Romanesk ve Gotik stillere sahip St. Nicholas Katedrali, Geç Gotik mimari stili ile inşa edilen St. Michael Kilisesi mutlaka görülmeli. 

Gordes, Fransa

Provence gezmekle ve keşfetmekle kolay kolay bitiremeyeceğiniz bir bölge. Bu bölgede görülmesi gereken öyle güzel kasabalar var ki en az dört-beş seyahati hak ediyor. En çok zorlandığım seçimlerden biri bu oldu  St. Remy ile Gordes arasında bayağı bir düşündüm ama sonunda hem doğal güzelliği hem de lokasyonu ile Gordes’ta karar kıldım.

Luberon'un tepe köylerinin kraliçesi olan Gordes, bir kayalık üzerine inşa edilmiş ve Marsilya’dan bir saat 20 dakikada ulaşabiliyorsunuz. Yemyeşil düzlüğe bakan manzaraları özellikle gün batımında çok güzel oluyor. Yaz aylarında ziyaretçi sayısıyla biraz kalabalıklaşsa da ister yazın ister bahar aylarında bu kasabayı gezmeyi ihmal etmeyin.  

En tepede bir şatonun yer aldığı Gordes; taş evleri, dar sokakları, arı şeklindeki kulübeleri ile göze çarpıyor. 1944 yılında Almanlar tarafından bombalanan Gordes yeniden inşa edilmiş. Fransa’nın ünlü kişilerinin de yazlıklarının bulunduğu bölgenin simgesi ise Ağustos Böceği. Köyün dar sokaklarında dolaşırken rastlayacağınız hediyelik eşya dükkânlarında bol bol Ağustos Böceği figürüne rastlayacaksınız.

Broadway, İngiltere

Londra'dan hem araçla hem de trenle iki saatte ulaşabildiğiniz Cotswolds için İngiliz kır hayatının kalbi demek yanlış olmaz. Birbirinden güzel kasabalardan oluşan Cotswolds, İngiltere’nin bambaşka bir yüzünü görmeniz için ideal. Londra’da vakit geçirip İngiltere’yi gördüm diyorsanız çok yanılıyorsunuz. Zira Cotswolds kasabaları sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. "Cotswolds'un Mücevheri" ve "İngiltere'nin Gösteri Köyü" olarak anılan Broadway birbirinden masalsı kasabalar arasında en çok öne çıkanlardan biri.

Hem Broadway hem de diğer Cotswolds kasabaları, Kate Moss’tan Prenses Anne’e, Stella McCartney’den Kate Winslet’e kadar dünyaca ünlü isimlere de ev sahipliği yapıyor. Doğayla ve hayvanlarla iç içe, alçak gönüllü bir lüks yaşam sunan ingiliz kırlarını görüp, vakit geçirmeden İngiltere'yi anlamak mümkün değil. At kestanesi ağaçlarıyla kaplı caddeleri, tarihi mimariye sahip bal rengi taş kulübelerin, pitoresk sokaklarıyla tarih romanlarında dolaşmak gibi. Tabii, hiç ummadığınız yaratıcılık ve zenginlikteki butiklerini, antika dükkânlarını ve iddialı restoranlarını unutmamak lazım.

Lucca, İtalya

Toskana’nın mücevherlerinden biri diyebileceğimiz Lucca bölgenin en keyifli kasabalarından biri. Floransa’dan araç ya da trenle bir saat 15 dakikada ulaşabildiğiniz Lucca'da ilk dikkatinizi çeken şehri çevreleyen tarihi surlar oluyor. Surların içerisinde yer alan tarihi şehrin sokakları ise tam bir labirenti andırıyor. Bu surların içinde capcanlı, bambaşka bir hayat sizi bekliyor.

Gotik mimariye sahip Cattedrale di San Martino ve Casa Natale di Giacomo Puccini Müzesi, Antik Roma forumu üzerine inşa edilen San Michele Kilisesi, süslü bahçesiyle dikkat çeken Palazzo Pfanner, tarihte Roma şehir merkezinin eğlence yeri olan ve bugün Lucca şehir hayatının en hareketli meydanı olan benzersiz elips şeklindeki Piazza dell'Anfiteatro surlar arasında fotoğraflamaktan keyif duyacağınız mimari eserler. Lucca'yı kuşbakışı seyretmek için Torre Guinigi'ye çıkmanızı tavsiye ederim. Şehri farklı bir açıdan görmek isterseniz, surların üzerinde yürüyebilirsiniz. Lucca’nın labirent sokaklarına yukarıdan bakıp, surların dışında kalan yemyeşil parkları görülmeye değer. 

Rothenburg ob der Tauber, Almanya

"Tauber'teki kırmızı kale" anlamına gelen Rothenburg ob der Tauber, Almanya'nın meşhur rotası Romantik Yol'un göz bebeği. Buraya ister Münih isterseniz Frankfurt’tan rahatça ulaşabilirsiniz. Her iki şehirden de yaklaşık iki saat uzaklıktaki bu kasaba Bavyera’nın ve tüm Avrupa’nın en iyi korunmuş Ortaçağ kentlerinden biri.

Rothenburg ob der Tauber, atmosferi ile dünyanın her yerinden gelen tarih ve mimari tutkunlarını kendine çekiyor. Bavyera tarzı üçgen çatılı evleri, taş sokakları ve yemyeşil doğasıyla dikkat çeken masal kenti. 

Şehirde yapılacak şeyleri şöyle sıralayabilirim:

Görkemli belediye binasının da içinde yer aldığı Markt Meydanı’nda Ortaçağ’a uzanan bir zaman yolculuğu yapmak, bu maket gibi duran şirin kenti tepeden gören Rathausturm Kulesi’ne tırmanmak, Puppen-und-Spielzeugmuseum isimli nefis oyuncak müzesindeki nostaljik oyuncaklara hayran olmak ve şehrin taşıdığı gotik Ortaçağ ruhuna daha yakından bakmak için muhteşem bir aktivite olan rehberli gece turlarına katılmak...

Yarı ahşap mimarili renkli evleri, kuleleri ve çeşmeleriyle bir Walt Disney prodüksiyonu kadar masalsı ama bir prodüksiyon olamayacak kadar gerçek! 

Ronda, İspanya

İspanya'nın en eski şehirlerinden biri olan Ronda, olağanüstü konumu ve manzarasıyla yeni bir keşif değil ama şöhretini ve özel durumunu her zaman koruyor. Malaga’dan yaklaşık 1.5 saatte ulaşabileceğiniz Ronda, Tajo Boğazı’nın üstünde, 160 metre yüksekliğinde bir kayaya kurulmuş ve Endülüs bölgesinin en eski yerleşim yerlerinden biri.

18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar efsanevi Endülüs haydutlarının kalesi olmuş İslami dönemlerden kalan cami ve sarayların bulunduğu eski şehir kartpostal gibi. Yeni şehir bölümü ise manzaralı parkları ve yürüyüş yolları ile ünlü. 

Gündüz ve akşam saatlerinde farklı manzaralar sunan kasabanın gerçek enerjisini görmek için hafta sonları turistlerin gitmesini geç saatlere kadar beklemelisiniz. Ünlü köprüsü Puente Nuevo eski şehir ile yeni şehri birbirine bağlıyor. El Tajo kanyonu, “Puento Nuevo” köprüsü, Casa del Rey Moro, Ronda'nın tarihi dar sokakları, Plaza de Toros mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Vaktiniz olursa şehir gezisi dışında günlük şarap tadım turları veya zeytinyağı gezilerine katılabilirsiniz. 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.