haluk yurtkuran
Şub 17 2018

Küba, hüznün ve mutluluğun adası

Küba’yı ilk kez Karayiplere yaptığım gemi seyahatinde uzaktan gördüğümde ‘Bekle bir gün orada olacağım’ demiştim. O gün, tam iki yıl sonra geldi ve sonrasında bir kaç kez tekrarlandı.

Küçük bir arkadaş grubu ile yaptığımız ilk seyahatte Havana’nın Jose Marti havalimanına indiğimizde grubumuz çok heyecanlıydık. Ne de olsa Fidel henüz dimdik ayaktaydı ve biz 21. yüzyılın ayakta kalan son birkaç komünist ülkesinden birine ve de en görülesi olanına ayak basmıştık.

Havalimanı binasının içine girdiğimizde yapışkan bir sıcaklık ve rengarenk havalandırma boruları ve çeşitli ülke bayrakları ile karşılaştık, üstelik ABD bayrağı bile vardı içlerinde.

Dışarı çıktığımızda ise tam bir insan, renk ve ses cümbüşü ile karşılaştık. Grubumuzu karşılayan rehberimiz Emilio ve otobüs şoförümüz Ricardo’nun ağızlarında heybetli birer Cohiba Double Corona ile bizleri güler yüzle karşıladıklarını görünce daha da keyiflendik.

Ancak daha purolarından birkaç nefes çekmişken, otobüs hareket etmeden puroları yere atıp ayakları ile ezince içim ‘cız’ etti.

Bizler için birer servet ve Türkiye’de maalesef bir statü sembolü olarak algılanan puroların buradaki emekçilerin gözünde Birinci sigarası kadar kıymet-i harbiyesi olmadığını görünce, biraz afalladık doğrusu.

Parque Centrale’deki Kolonyal mimarili Telegrafo Oteli’ne yerleşir yerleşmez, onlarca saatlik uçak yolculuğunun yorgunluğuna aldırmaksızın, karşı köşedeki Hemingway’in gözde mekanlarından  Floridita’ya koştuk, ilk Mojito ve Diaquire’lerimizi yudumlamak için.

İkisi de çok şekerli, biri taze nane yapraklarının ezilerek şeker, soda ve romun karıştırılmasından, diğeri ise yine romun bu kez limon ve şekerle karıştırılmasından oluşuyor ve buzlu içiliyor.

Ancak Hemingway’in kokteylleri bize çok tatlı geldiği için Emilio’nun tavsiyesine uyup, sek Santiago de Cuba Romu içmeye karar verdik bundan sonra.

Havana adeta bir açık hava müzesi.  Sanki tarihin bir anında zaman durmuş, donmuş. Binalar, yollar, otomobiller, meydanlar, katedraller…

Durup, donmayan insan, müzik ve renkler. İnsanları sokaklarda, meydanlarda, sürekli gülümseyerek ritmik adımlarla yürüyor, dans ediyor,  evlerin önlerinde sallanan sandalyelerinde umarsız bir şekilde iki kanallı televizyonlarını seyrediyor, evlerden dışarıya canlı Afro-Latin müzikleri taşıyor.

Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde ön sıraları alan kentte restorasyon çalışmaları ağır da olsa ümit verici bir şekilde ilerliyor.

Mevcut rejim bu konuda Unesco ile çok titiz ve uyumlu bir işbirliği sergiliyor. En azından dünyanın diğer tarihi kentlerinde karşımıza çıkan Mc Donalds, Coca Cola, Algida logolu renkli şemsiyeler, tenteler ya da tabelalar, plastik sandalye ve masalar, yok ortalıkta.

Onun yerine,  Havana’nın Mulatta (Melez) kızları renkli giysileri ile etrafa gülücükler dağıtarak yürüyor, yaşlı adamlar ve kadınlar ağızlarında kendi elleri ile sardıkları purolarını içip, turistleri seyrediyor evlerinin önlerinden.

küba

 

Kahverengi mini etekli kız ve şortlu ilkokul çocukları sokağa bakan, önü açık dersliklerinde öğretmenlerini dinlerken bir gözleri ile sokaktan geçen turistlere kaçamak ve utangaç bakışlar atıyorlar.

1990’ların başından itibaren ekonomik zorunluluk sonucu ülkeyi turizme açan Castro, ülkesinin bu otantik ve devrimci değerlerini akılıca pazarlamasını bilmiş.

Öyle ki, ünlü ‘Commandante Che Guevera’ şarkısı da maalesef bu furyadan nasibini alıyor. Ülkenin belli başlı meydan, bina ve yollarında adım başı Che’nin resimleri, posterleri  ile Devrim’in diğer unsurları her yönüyle pazarlama faaliyetinin içinde.

Katedral Meydanından Parque Centrale’e doğru devam eden Empedrado Caddesi üzerinde Hemingway’in gündüz mekanlarından biri olan Cafe Bodequite del Medio artık turistlerden içeri zor girilebilen bir yer.

Biz o nedenle tercihimiz yine turistik bir mekan olmasına rağmen en azından oturacak yer bulabildiğimiz için El Patio’da oturup öğle yemeğimizi aldık.

İspanyol-Afrika sentezi, Creole olarak adlandırılan Küba Mutfağı’nın damakta kalır herhangi bir özelliğini bulmak zor. En fazla tavuk ızgara ya da fırında domuz eti yanında mutlaka siyah fasulye ile servis edilir.

Dört tarafı okyanusla çevrili adada balık ve deniz mahsullerinin çok bulunmasına rağmen pişirme konusunda fazla bir bilgi birikimi oluşmamış. Yine de en iyi balık lokantası Hemingway’in evinin yakınındaki, İhtiyar Balıkçının köyü Cojimar’da.

Ülke’de özelleşme çok sınırlı olarak ailelerin kendi evlerinde işlettikleri lokantalarla (Paladar) başlamış.

Bir akşam yemeği için ünlü Küba filmi ‘‘Çilek ve Çikolatanın’’ çekildiği mekan olan, Vedado’daki bir zamanlar varlıklı insanların oturduğu eski bir apartmanın 5. katındaki Paladar’a gittiğimizde Küba’daki en güzel yemeği en romantik ortamda yeme şansı bulduk.

Ancak yemekten sonra apartmanın merdivenlerinden aşağı inerken birkaç aile tarafından paylaşılmış dairelerin içinde gördüğümüz manzara ve yoksulluk, bütün yediklerimizi kursağımızda bırakmaya yetti. Ayrıca insanların mahremiyetine bu kadar yakından tanık olmak hepimizi utanca boğdu.

Eski Havana sokaklarında gece ya da gündüz amaçsızca dolaşıp, etrafı sanki her defasında yeniden keşfedermiş gibi şaşkınca izlemekten müthiş keyif alırım.

küba

 

Hele her sokakta kaşımıza çıkan onlarca bardan gelen Afro-Cuban müzikleri, Salsa dansları insanı yerinden oynatır. Bunların içinde özellikle ‘Casa del Musica’ kulüpleri Kübalıların en çok sosyalleştikleri mekanlardır.

Burada yaşlısından gencine çiftlerin birbirlerini tanımadan dansa davet etme ritüelleri ve dans edişlerini izlemek bir yabancı için hem eğitici hem de kıskandırıcı bir durumdur.

Havana’dan sonra beni en çok etkileyen kasabalardan biri Trinidad Adanın en eski yerleşimlerinden biridir ve yine UNESCO Kültür Mirası listesinde layıkıyla yerini alır.

Özellikle Cienfiegos’tan Trinidad’a giderken bize eski bir şeker fabrikasını ziyaret ettik.

Artık işletmeye kapatılmış fabrikanın, eski müdürünün rehberliğinde gezip, daha sonra buharlı tren ile şeker kamışı tarlalarının içinden geçerken, fabrikanın bekçisi ve iki arkadaşının yaptığı müzik ziyafeti eşliğinde romlarımızı yudumlayıp, Cohiba’larımızı içmek gerçek miydi, rüya mıydı hala düşünürüm.

küba

 

Yolda bir köyde mola verip, bir çiftlik evinde içtiğimiz bol şekerli kahvenin değilse bile ev yapımı romun tadı damağımızda kaldı.

Oysa bir gün önce Partagas Puro fabrikasını gezerken 800 kişilik bir emekçi ordusunun önlerinde (katiyen bacaklarında değil!), puroları sararken, bir parti eğitmenin yüksek sesle okuduğu propaganda metnine aldırmaksızın, bize tezgah altından puro satmaya çalışan genç işçileri görünce duyduğumuz ezikliği ne çabuk unutmuştuk!  

Evin Büyükannesi bize bir zamanlar Fidel’in babasının çiftliğine komşu olduklarını anlatıp, eski aile resimlerini gösterirken tanık olduğu tarihi olaylar karşısında dalıp ne düşündüğünü anlamaya çalışırken gözyaşlarımızı tutmakta zorlandık.

Küba’da neş’e ve hüzün bir arada yaşanır.