haluk yurtkuran
Ara 03 2017

New York'ta 5 gün

Herkesin kendine göre bir New York’u var. Ben de Ekim ayında yaptığımız en taze New York seyahatimden zihnime nakşettiğim kareleri  yazıya dökmeye çalıştım.

Elbette, fonda Billy Joel’in  ‘I’m in a New York State of Mind’ şarkısını dinleyerek. Öyle bir kent ki, kendisinden bahsedebilmek için onun ruhunu hissetmek gerekiyor.

Ekim ayında, yaprakların masmavi gökyüzünde pembemsi kızıla çaldığı zamanda New York’ta olmak hem gözlerimi hem de ruhumu dinlendirdi.

THY’nin sabah direk uçuşuyla öğleden önce New York’a varmak günü kazandırıyor.

Mid-town’da yer alan The Marmara Park Avenue Oteli’ne yerleştikten sonra hemen kendimizi dışarı attık.

Özlediğimiz New York pizzasını Naples 45’te a yiyerek önce midemizi ödüllendirdik.

Sonrasında her turistin yaptığı gibi kentin en kalabalık meydanı Times Square’e yürüdük. Dünyanın bütün turistleri birleşip, bu meydana akın etmişler sanki.

New York kenti Manhattan, Queens, Brooklyn, Bronx ve Staten Island bölgelerinden oluşuyor.

İlk yerleşimci yerliler batısında Hudson nehri, doğusunda Atlas Okyanusu’nun girintileri arasına sıkışmış; kuzeyden güneye dar bir yarım ada olan Manhattan’da hayvancılık ve balıkçılıkla mutlu mesut yaşarken 16.yüzyılda Hollandalı tacirlerin getirdiği parıltılı ürünler gözlerini kamaştırmış.

Tabii Avrupalı tüccarlar bu güzelim coğrafyayı hemen sahiplenerek adını New Amsterdam koymuşlar. O sıralarda Karayipler’de cirit atan İngilizlerin iştahı kabarınca Hollandalıları buralardan def edip bu kez, York Düküne referansla kente New York adını vermişler.

Adı üzerinde sürekli bir yenilenme halinde olan kentte inşaatlar bir türlü durmuyor.  Özellikle Manhattan’da kentsel dönüşüm bir kader olmuş artık.

İkinci günümüzde Manhattan’ın güney ucundaki en eski noktasından başladık.

Hollandalıların konuşlandığı kale ve topçu bataryasından adını alan Battery Park, Central Park’tan sonra adanın nefes alınacak en yeşil yeri. Buradan Hudson Nehri’nin okyanusa kavuştuğu noktada yer alan Hürriyet Heykeli’nin olduğu Liberty Island ve Avrupalı göçmenlerin karantinaya tabii tutulduğu Ellis Adalarına vapurlar kalkıyor.

Parkın güney doğu ucundan da kentin alt orta sınıfının yaşadığı Staten Island’a ücretsiz vapurlar kalkıyor.
Parkın kuzey girişinde ironik biçimde Amerikan yerlilerinin etnografik müzesi yer alıyor.

Kentin tarihi gelişim sürecine paralel olarak kuzeye doğru ilerledikçe dünyanın finans merkezi olarak anılan kendi küçük şanı büyük Wall Street ve hemen başında da General George Washington tarafından Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin okunduğu Federal Hall yer alıyor.

2011’de yerle bir edilen İkiz Kulelerin yeri anıt-parka dönüşmüş. Her ikisinin de yerinde Amerikan halkının göz yaşları misali içe doğru dökülen suların oluşturuduğu iki havuz var. Parkın ortasında trajik biçimde hayatlarını kaybedenlerden geriye kalan anıların sergilendiği bir müze yapmışlar.

Üçüncü günümüzde East Village Bower caddesi üzerinde yer alan çağdaş sanat müzesi New Museum’ı gezerek  başladık.
Daha sonra  Chian Town ve adından başka bir şey kalmayan Little Italy’den geçerek New York’un başka bir ikonik yapısı Brooklyn Köprüsü’ne vardık.

Brooklyne Köprüsü
Brooklyne Köprüsü

Zaten New York’un hakkı ancak yürüyerek veriliyor. Manhattan’ın bu bölgesi yine filmlerden aşina olduğumuz mahkeme binalarının olduğu yer.

Manhattan’la Brooklyn’i birleştiren Brooklyn Köprüsü 19 yüzyılın bir mühendislik ve estetik harikası olarak turistlerin akınına uğruyor. Hemen kuzeyinde benzer tarzda Manhattan köprüsü var.

Brooklyn’in sahildeki iki köprü arası son zamanlarda DUMBO (Down Under the Manhattan Bridge Overpass) olarak ünlenmiş yeni bir cazibe merkezi.

Brooklyn ise daha çok Paul Auster romanlarından tanıdığımız mutassıp yahudi göçmenlerin yerleşip, iş yaptıkları  bir bölge.

Yeni rıhtım projesiyle dönüşüme uğrayan Brooklyn, New York’lu genç, beyaz yakalılar arasında tercih edilen bir semt olmuş.

Brooklyn’den kıyı boyunca daha kuzeye çıktıkça Williamsburg’ a geliyorsunuz. Yakın zamanlara kadar kum iskeleleri, depolar ve küçük sanayi atölyeleri ile tam bir kenar mahalleymiş.  

Village,  SoHo ya da Tribeca’da pahalılıktan tutunamamış, genç tasarımcı ve  sanatçıların yeni mekanı olmuş.

Özellikle LGBT topluluğu burada özgür ve ‘cool’ bir yaşam alanı bulmuş. New York’un en ünlü steak lokantası Peter Luger de burada yer alıyor. Ancak ne rezervasyon, ne de kredi kartı kabul ediyor.

Biz de bu akşam alternatif olarak Morton’s Steakhouse’da yedik New York stripimizi.

New York’ta üçüncü günümüz Manhattan’ın güney batısında yer alan ve son zamanlarda dönüşüme uğramış Chelsea, Tribeca ( Triangle Below Canal) SoHo (South of Houston) semtlerine ayırdık.

Özellikle Chelsea’deki yeni binasına taşınmış Whitney Museum’un Amerikan sanatçılarına yer veren daimi sergisi yanında Amerika’nın Ötekileri ile yüzleşme meselesini anlatan geçici sergi etkileyiciydi. Hazmetmek için müzenin terasında New York manzarasıyla bir kadeh şarap içmek iyi geldi.

Chelsea’de kentsel dönüşümden nasibini almış olan High Line, eski sınai tesislerin halkın gündelik yaşamında yeniden kullanımı açısından çok başarılı bir örnek olmuş.

Yine burada yer alan eski mezbaha Chelsea Market çok başarılı biçimde yeme-içme mekanına dönüştürülmüş. Öğle yemeği için çok zengin deniz mahsulleri ile beyaz şarap bizim tercihimiz oldu.

West Village’de Bleecker, eski kitap –plak-poster satan dükkanları,  vintage giysi butikleri ve tasarım mağazaları ile eski zaman bağımlılarının vazgeçilmez sokağı.

Magnolia Bakery’de koyu bir kahveyle browni ya da John’s Pizza’nın ilk mekanında bir dilim pizza yemeden geçseydik gününüz eksik kalırdı.

Dördüncü günümüzde New Yorkun güneşli ve berrak havasından faydalanıp Central Park’ta Katz’den aldığımız pastırmalı sandviçlerimizle piknik yaptık.

Parkta faytonla gezenler, bisikletliler ve jogging yapanları izlerken kendimizi New York temalı bir filmin karakterleri gibi hissetmek hoş bir duyguydu.

Tabii Strawbery Fields’e uğrayıp John Lenon’u anmadan parktan ayrılmak ise ustaya saygısızlık olurdu.
Akşam üzeri Manhattan kıyılarında tekneyle gezip, güneşi batırdık.

Son akşam yemeğimizi  New Jersey kıyısındaki Molos Lokantası’nda aldık. Ege mezeleri ve usulünce pişmiş levrek balığını yerken yudumuladığımız uzolar Manhattan’ın gece parıltısını arttırıyordu.

New York’tan ayrılmadan son pazar günümüzde ise Harlem’de bir Presbiteryen klisesinde ayine katılıp gospel dinlemek bizi İstanbul’a kadar yapacağımız uzun uçuşa ruhen hazırlamış oldu.