haluk yurtkuran
Oca 14 2018

Türklerin gözde kenti: Paris

Enis Batur Paris’i ‘Ece Kent’ olarak tanımlamış. Yani Güzel Kadın sıfatını takmış.

Bu durumda Paris’e hem dişiliği hem de güzelliği yakıştırmış.

Örneğin Londra’ya da New York’a dişiliği zor yakıştırırsınız ama daha itinalı bakıp, korunmasına özen gösterseymişiz herhalde İstanbul da bir Ece Kent olabilirdi. Ancak  adeta kafasından fışkıran gökdelenleri ile yılan saçlı bir Medusa’ya çevirdik bu güzelim kenti.

İçinden her su geçen kent gibi, Paris de gelişimini ve güzelliğini Seine nehrine borçlu…

Milattan Önce 250 yıllarında bölgeye yerleşmiş olan Kelt kabilelerinden Parizii’ler, Seine Nehri üzerinde, günümüzde üzerinde Notre Dame de Sion Katedrali’nin olduğu ada üzerinde ilk yerleşimlerini kuruyorlar.

 

Seine Nehri

 

Kentin adı da bu ilk yerleşimci Gal halkından geliyor. Yoksa ülkesini bir aşk hikayesi sonunda felakete sürükleyen yakışıklı Truvalı Paris’le bir ilgisi yok.

Pariz'iilerin yerleştiği bu ada ‘Kent Adası’ olarak çevrilebileceğimiz ‘İle de la Cite’ adını taşıyor.

Neyse şimdilik bizim işimiz Paris’le. Eğer ilk kez gidiyorsanız işiniz gerçekten zor.

Çünkü her zevke, her yaşa ve kişiliğe göre çok çeşitli cazibe merkezleri var kentin.

Zamanınız da sınırlıysa, geniş bulvarlarından, Seine Nehri kıyılarından, köprüleri üzerinden yürümekten ve göz alıcı mağaza vitrinlerine bakmaktan zaten başka bir şey yapmaya fırsatınız kalmadan zamanınız geçer gider.

Paris’te zamanı ekonomik kullanmak çok önemli.

Belki de ilk ziyarette, iki katlı bir otobüsle tur yapmak oryantasyon açısından çok faydalı olabilir.

Kente dönersek… Şimdilerde Paris’te hayranlıkla izlediğimiz geniş meydanlar, parklar, emperyal caddeler ve binalar; 3. Napolyon döneminde ünlü mimar Hausmann tarafından planlanıp yapılmış.  

 

Paris sokakları

 

Yani, İstanbul’un 1950’lilerin ortasında geçirdiği yıkım ve kentsel dönüşümü Paris daha 19.yüzyıl ikinci yarısında hem de İstanbul’a göre çok daha ağır biçimde geçirmiş.

O dönemde de antik ve ortaçağdan kalma pek çok sokak ve mahalle yıkıma uğramış, yerel halk ciddi bir direniş göstermiş ama İmparator’a direnmek nafileymiş.

Toplam 20 Agrendisman ya da bölgeye göre planlanmış kentin sağ yaka diye adlandırılan, nehrin kuzey kıyılarında daha resmi bir görünüm varken, güneyde sol yakada ise daha bir avant-garde ve entellektüel bir hava hissedilir.

Ne de olsa kentin en eski üniversitesi Sorbonne da bu yakada yer alır.

Özellikle St. Germain des Pres meydanı o kadar özgün atmosferini korumuş ki, meydanda karşılıklı yer alan Café Flore’e Jean Paul Sartre ve Café Bonaparte’a ise Albert Camus girip oturacakmış gibi bir görünüm var.

 

Sorbonne

 

Sorbonne Üniversitesi binalarının olduğu bölgede eski antikacılar, sahaflar yanyana dizilirken nehre doğru özellikle Quartier Latin denilen bölge eğlenceli, etnik lokantalar, barlar ve kafeler yer alır.

Gençlik daha çok nispeten ekonomik fiyatlı lokantalarda karınlarını doyurur.

Paris’te adım başı bir bina ya da sokakta küçük plaketlerde  her ülkeden ünlü bir tarihi kişiliğin adına rastlayabilirsiniz.

Türkiye’den de hatırı sayılır siyasi, düşünür, sanatçı da bu kentte yaşamış ama nedense onların adına pek rastlayamıyoruz, Yahya Kemal dışında. Büyük şairimizin adı, kentin en alımlı barlarından birine sahip olan Closerie des Lilas'da bir masanın üzerinde plaket olarak sonsuzluğa armağan edilmiştir.

Sol Yakada yer alan önemli mekanlarda Musee d’Orsay var.

Eski dışişleri bakanlığı binasında özellikle empresyonist ressamların işleri sergileniyor.

Binanın kendisi ve koleksiyonu mutlaka bir vakit bulup görülmeli bence.

 

Musee d'orsay

 

Ayrıca yine bu yakada Medici ailesinin yaptırdığı Luxemburg Sarayı, Bahçeleri ve Rodin Müzesi de gezilmeli. Sol yakanın tam ortası; Montparnasse, en kalabalık ve merkezi yeri.

Nedense Paris’in en yüksek binasını da buraya dikmişler. Tepesinde yer alan restoranın yemekleri Paris gibi bir bir gastronomi merkezinde vasat sayılsa da manzarası muhteşem.

Tabii Paris, 19 yüzyıl ikinci yarısı ile 20.yüzyıl başı  Belle Epoque denilen muhteşem döneme tanıklık ediyor. Özellikle 1856 ilk Paris Dünya Fuarı ki, Osmanlı’dan da yurt dışına ilk resmi ziyareti Abdülaziz bu fuar vesilesiyle Paris’e yapmış.

1889 Paris Dünya Fuarı sırasında ilk kez elektrikli aydınlatma sayesinde ‘Işıklar Şehri’ adını alıyor. Tabii daha önemlisi Gustave Eiffel’in yaptığı çelik kule, hala  tüm dünyadan gelen ziyaretçilerin gözlerini kamaştırmaya devam ediyor.

 

Eiffel

 

Sol yakayı terk etmeden tabii esas oğlan Eyfel Kulesi ve arka planda yer alan ‘Champ de Mars Bahçeleri’ Paris’in Mekke’si sayılır. Buradan karşıya geçip karşı yamaçta yer alan Trocadero Bahçeleri ve tepesinde yer alan at nalı biçimindeki binalar simetrik olarak insanı sinir edecek kadar düzgün planlanmış. O nedenle beni çok fazla cezbetmiyor bu tür yerler.

 

Eiffel 2

 

Sağ yakada elbette Zafer Takı’ndan başlayıp dünyanın en geniş ve en ünlü bulvarı Champs Elysee boyunca doğuya doğru bir yürüyüş yapmadan Paris’i hissetmek mümkün olmaz.

Yol üzerinde sağ tarafta nehir kıyısında Bourbon krallarının yaptırdığı Grand Palais ve sonrasında Concorde meydanına gelince bir soluklanmak lazım.

 

Grand Palais

 

Çünkü burası ülkenin en büyük ve en kanlı olaylara sahne olmuş meydanı.

Burası 16.Louis, Marie Antoinette, ünlü Fransız Devrimi’nin evlatlarından Danton gibi bir çok ünlünün giyotine gittiği yer.

Meydanın ortasında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın hediye ettiği Luxor Tapınağı’ndan gelmiş sütun gözünüze çarpar.

Aynen bizim Sultanahmet Meydanında Roma İmparatoru Theodosius’a hediye olarak gönderilmiş Obelisk gibi.

Concorde’dan başlayarak Dekoratif Sanatlar Müzesi ve arkasında ise Louvre Müzesi’ne kadar devam eden kentin en şık bahçesi Tuileries yer alır.

Paris’in en turistik yeri olmasına rağmen yine de beni cezbeden yerler Louvre’dan yukarı Opera’ya doğru giden Opera Caddesi ve paralelindeki sokaklar.

Özellikle öğlen ya da akşam üzeri buralarda yer alan İstiridye Barlarda soğuk şampanyayla Normandiya istridyesi yedikten sonra bu sokaklarda yer alan antikacılar, tasarım mağazaları başka güzel görünür.  

Paris’e her gittiğimde mutlaka uğradığım müzelerden Centre Pompidou modern sanatlarda dünyanın en iyi koleksiyonuna sahip. Tabii yılın her dönemi önemli bir geçici sergi veya etkinliğe de rast gelebilirsiniz.

 

Grand

 

Napolyon öncesi Paris nasıl görünüyordu diye merak ederseniz, gideceğiniz yer Marais...

Neyse ki burası eski Yahudi gettosu olması nedeniyle herhalde Hausmann’ın gözünden kaçmış. Marais çok kısa sürede turistler tarafından keşfedildi ve şimdilerde daracık sokaklarında yürümek, kafelerinde yer bulmak pek mümkün değil artık.

Paris böyle bitmez ancak benim yerim bitti, en iyisi siz Enis Batur’un Paris Ecekent kitabını alın ve Paris’i köşe bucak bir keşfedin.