Erdal Doğan: Türkiye tekrar 2000'li yılların başındaki kaos sürecini yaşıyor

Türkiye'de son dönemde şiddet olayları yeniden gündemde. Koronavirüs nedeniyle sokağa çıkma kısıtlamaları olduğu günler polis ve bekçi şiddetiyle anıldı. Polisler, Nusaybin'de bahçeye çıkan çocukları ateş açarak kovaladı, gözaltına almaya çalıştı. İstanbul'da evinin önünde oturan vatandaşlar bekçiler tarafından darp edildi. 261 cenaze mezarlıktan çıkarılıp kaldırıma gömüldü. Kayyım atamalarını protesto eden HDP'li vekiller polis saldırısına uğradı. Gözaltına alınan şüphelilerin emniyette gördüğü şiddet fotoğrafları açıkça sosyal medyadan paylaşıldı. Öldürülen gazeteci Hrant Dink'in ailesine ve Hrant Dink vakfına tehdit mesajları gönderildi... Tüm bu yaşanılanlar Türkiye'nin yeniden bir şiddet sarmalı sürecine girdiği yönünde tartışmalara neden oldu.

Bir dönem Dink ailesinin avukatı olan, Zirve Katliamı davasında mağdur ailelerin avukatlığını da yapan insan hakları hukukçusu Erdal Doğan ile son günlerde Türkiye'de artan bir seyir izleyen şiddet olaylarını ve arka planını konuştuk. Avukat Doğan, Türkiye’nin 2000'li yılların başındaki gibi benzer bir süreci yaşadığına atıf yapıyor ve ülkenin kaos sürecine sokulmak istendiğine dikkat çekiyor.

Kaldırıma gömülmüş cesetler, bayram günü evinin önünde oturanlara yönelik bekçi şiddeti, HDP’li vekillere yönelik polis saldırısı, kilise kapılarının yakılması, mezarlıkların tahrip edilmesi ve Hrant Dink ailesine yönelik “Bir gece ansızın gelebiliriz” şeklinde tehdit mesajları… Türkiye yeniden bir şiddet sarmalı sürecine mi girdi? Neler oluyor?

Tüm bu saydıklarınız birlikte düşündüğünüzde Türkiye’nin bırakın yüzyıllık ya da 40 yıllık geçmiş tarihini şurada son 15 yıl öncesine bakıldığında bile benzer bir sürecin yaşanarak ülkenin kaos sürecine sokulmak istendiği anlaşılacaktır. 

Peki, buradaki kaostan amaçlanan ne? 

Ülkenin zaman zaman girdiği ekonomik, siyasi krizlerde özellikle de siyasi iktidar kavgalarında derin fay hatlarına konuşlandırılmış, ülkenin çözülmemiş ve çözülmesine de yanaşılmayan asırlık eşit yurttaşlık sorunları ırkçılık, şiddet, suikastlerle korku, sindirme, baskı ortamı oluşturulmakta nihayetinde ya iktidar değişikliğine ya da iktidardan pay kapmaya ya da statükoyu devam ettirme amaçlanmaktadır. Ben bu son aylarda yaşananları bu bağlamda düşünüyorum. Keza son 15-16 yıl önce bizzat bunları yaşayan, yakınlarını, dostlarını kaybeden ve bunların aydınlatılması ve engellenmesi için uğraş veren bir hukukçu olarak bunları söylüyorum. 

Rakel Dink ve Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehdit mesajlarını nasıl yorumladınız? Gayrimüslimlere yönelik yine bir hazırlık mı var? 

Az önce söylediğimin en önemli bir parçasında işte bu da var. Nüfus olarak toplamda binde bire düşmüş geçmiş yüzyılda milyonlarca nüfusa sahip kadim Hristiyan halklarını halen bir iç tehdit ve düşman gören zihniyettekiler de paramiliter unsurlarını böyle dönemlerde aktifleştirirler. Hem o bir avuç kalmış halka her türlü ırkçı korkuyu ve şiddeti araç olarak kullanarak, nefes almalarını zorlaştırmak, kalanını da sürgün ettirmeyi sağlayarak hem ülkenin iktidar ortaklarına hem de Batı dünyasına çeşitli mesajlar vermeyi amaçlarlar.  

Siz Dink ailesiyle iletişim kurdunuz mu? 

Tabi iletişime geçtim, yapılabilecek bir şey var mı diye sordum zaten sürekli iletişim halindeyiz. Fakat Hrant Dink Vakfı olarak yapılacakları tüm başvuru ve girişimleri yapmışlardı. 

Söz konusu tehdit mesajlarını attığı belirtilen kişi tutuklandı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Twitter’dan bu kişinin hemen yakalandığını duyurdu. Bu yeterli mi?

Elbet yeterli değil, bu tür eylemleri gerçekleştirenler çoğu zaman özel seçilir veya psikolojik harp metotlarıyla özel hazırlatılır. Bazen azmettiricileri ırkçı ve söylemlerle siyasi ortamın kendisi olur, bazen yeni tanıdığı çeşitli vaatlerle bulunan kişiler olabiliyor, bazen de doğrudan paramiliter unsurlar olabiliyor. Tüm bu olaylardaki faillerin birbiriyle bağlantısı, ya da azmettirenlerinin birbiriyle bağlantısı ve buradan o organize gücün açığa çıkarılması ve soruşturulması gerekir. Bu yapılmadıkça çeşitli şekillerde bu provokatif eylemler devam eder. Bunu açığa çıkarmak için bu eylemlerde bulunanların her türlü iletişim bilgi ağları, para trafiği, siyasi veya organize bağlantıları ortaya çıkarılması gerekir. En önemlisi de siyasi aktörlerin ve medyanın tüm ırkçı ve ayrımcılık içeren söylem ve eylemlerine son vermesi , yargının da etkili soruşturma ve kovuşturma yapması gerekir. Aklı melekeleri yerinde değil diye ya da öylesine fevri bağımsız eylemler diye cezasızlıkla veya takipsizlikle sonuçlanmamalıdır. 

AKP’li eski isimler olan DEVA Partisi Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Başkanı Ahmet Davutoğlu’dan Dink ailesine tehdide tepki geldi. Bunu nasıl değerlendirmek gerek?

Bu tepkiler elbette ki önemlidir. Asıl önemli olan bu tepkideki anlayışı her daim sürdürmektir yani iktidar aktörü olduklarında da içselleştirerek ırkçılıkla en etkin şekilde mücadele ettiğinde daha anlam kazanır. 

Dün de bir MHP milletvekilinin danışmanı, hayatını kaybeden bir polisle ilgili yürütülen soruşturmada gözaltına alınan bir şüpheliye Diyarbakır Emniyeti’nde uygulanan şiddetin fotoğrafını yayınladı. “Şefkatli kollarda” diyerek.... Bu kadar açıkça göstere göstere yapılması ne demek? Topluma nasıl bir mesaj verilmek isteniyor?

Eğer kişi katledilen polisin şüphelileri arasındaysa bunu etkin ve adil biçimde soruşturmak ve kovuşturmak adli mercilerinin işidir. O kişiye şiddet uygulamak yani işkence yapmak ki bunun mağduru kim olursa olsun yapıldığında bir insanlık suçu olarak TCK 77. Maddesinde tanımlanmıştır. Bunu normalleştirmek ve kamuoyuna sunmak da o eylemleri yapan faillerin eylemlerine ortak olmaktır. Az önce anlattığımız o kaosa da hizmet etmektir.  

Gazeteci Murat Yetkin, son dönemde yaşanan bu tür olayların artması üzerine “2007 sürecine tekrar mı dönülüyor” sorusunu gündeme getirdi. O zaman da toplumda şiddet tırmanmış, gayrimüslim vatandaşlara yönelik saldırılar artmıştı. O sürecin en acı noktalarından birisi de 19 Ocak 2007’de gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesi olmuştu. Siz ne dersiniz?

Murat Yetkin'in analiz ve sorusu az önce anlatmaya çalıştığım  o dönem ile ilgili ve o dönemin hem tanığı hem de bu saldırıların açığa çıkması için mücadele etmiş bir avukat olarak haklı bir soru.   

Aslında bir cezasızlık zırhı kültürü oluşmuş durumda…

Irkçılık, ayrımcılık içeren cinayet veya her türlü eylemde ne yazık ki bu cezasızlık hali faillere cesaret veriyor. Ayrıca medyanın büyük bölümünün buna aracı olması, diri tutması ve toplumsal hafızamızın da sürekli resetlenmesi ile bu şiddet ve vahşet sarmalı sürekli yinelenmektedir. Biliyorsunuz ki Hrant Dink Vakfı da bu ırkçı ve şiddet sarmalının önlenmesi için yıllardır düzenli olarak medyada ve siyasi söylemlerde nefret ve ayrımcılığı raporlar ve kamuoyuna, basına ve yetkililere sunar. Ama ne yazık ki bu hayati çalışmalar ya görmezden geliniyor ya da kulak arkası ediliyor. 

Hassas bir süreç yaşanıyor. Bugün Ankara’da Kürtçe müzik dinlediği iddia edilen bir gencin kalbinden bıçaklanarak öldürüldüğü haberi duyuruldu. Ancak daha sonra cinayetin Kürtçe müzik nedeniyle işlenmediği öğrenildi. Ama iş işten geçmiş ve büyük bir tepki oluşmuştu. Siz bu konuda ne dersiniz, medyaya nasıl bir görev düşüyor bu süreçte?

Evet yine çok öngörülemez bir süreçten geçiyoruz. Ardı ardına gelişen bu olaylar zincirinin kamuoyuna yansıtılmasına gazetecilere elbette çok büyük sorumluluklar düşüyor. Hele ki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bu dönemde halkın gerçekleri öğrenme hakkı daha da zorlaşmaktadır. Bazen haberler birçok kaynaktan teyit edilmeden verilince haberin kendisi de bir manipülasyon aracı olabilir ya da haber gerçek olabilir ama o gerçekliği manipüle etmek de daha kolaylaşır. Onun için halka gerçekleri ulaştırmakla görevli gazetecilerin omuzlarına bu dönemde eski dönemlerden daha çok yük düşmektedir. Çünkü gerçek böyle zamanlarda hiç kimsenin öngöremediği değişik biçimlerde perdelenebilir, dezenformasyona uğrayabilir. 

Türkiye’de bu olaylar yaşanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’de siyah vatandaş George Floyd’un ırkçı polis şiddeti sonucu öldürülmesini kınayan bir açıklama yaptı...

Yapması elbette ki çok iyi. Çünkü insan hakları evrensel bir meseledir, aynı şekilde ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı hassasiyeti ülkedeki tüm insan hakları ihlaline de göstermesini beklenir. Özellikle ırkçılık ve ayrımcılığa karşı.


©️ Ahval Türkçe