Umit Kardas
Ara 06 2017

Şiddetin sıradanlaşması

Küresel sistemin ürettiği şiddet; savaş, toplu katliamlar,ölümcül göçler ve ilticalar,  bireysel cinayetlerle insanlığı kuşatmış durumda. Şiddet dalga dalga hayatımıza, ilişkilerimize, mahallemize, sokağımıza, evimize girdi.

Modern toplum, medeniyet dediği şeyin temelinde şiddet olduğunun farkında değil. Oysa medeniyet şiddetten arındırıldığı ölçüde var olabilir.

Toplumdan kopukluğu ve yalnızlığıyla Y kuşağı televizyona ve internete sığınırken herhangi bir tüketim nesnesini tüketir gibi görselleştirilmiş şiddeti de tüketmekte.

Bu kuşak bakımından şiddet ve ölüm imgeleri de dahil her şeyi tüketerek gerçeklikten kopmak zihin teknolojilerinden geçmekte.

İnsanları tüketim toplumu üzerinden zihin teknolojileri kullanıp, gerçeklikten kopararak kör, sağır ve zihinsel özürlü hale getiren ataerkil küresel sistem, Türkiye’de siyasetin şiddeti ve nefreti teşvik eden söylemleriyle ötekileştirilenlere ve ağırlıklı olarak kadınlara karşı daha vahim bir biçimde uygulanmakta.

Türkiye bu şiddet sarmalının neresinde duruyor? Bir taraftan muhafazakar kesimiyle de hızla modernleşen toplum, tüketimi teşvik eden küresel sistemin zihin teknolojileriyle kontrol altında tutulurken, diğer taraftan insan hırsının ve egoizminin tüm kötücül sonuçlarını yaşamakta.

Genç erkekler genç kızları vahşice öldürebilmekte, cesetlerini aile yardımıyla yok edebilmekte.Yetişkin erkekler eşlerinin,sevgililerinin canına kıyabilmekte,hayvanlara eziyet yapabilmekte....

İşverenler çalıştırdıkları insanları bile bile ölüme gönderebilmekte. Bireysel ve siyasal çıkarlara dayalı bencil aklın etkisinde kalan halkın önemli bir kesimi tevarüs edilen öfkeli linç kültürünü yaşamaya devam etmekte.

Devlet iktidarı, asker ve polis uygulamalarıyla yurttaşlarının mağdur olmasına sebep olmakta, yargı yollarını engellemekte ve yargıyı hakikat-adalet hedefinden uzaklaştırmakta.

Mim Kemal Öke,  “İlahlarla Dans-Ritim, Raks ve Afrika Ruhu” isimli sohbet tadındaki kitabında, Afrika’daki sömürgeci beyaz efendinin şiddet kültürü ile örülü kişilik-kimlik yapısının, eski köleler tarafından adeta bir “rol modeli” olarak benimsendiği tespitini yaparak şunları söylüyor :

Zencilerin köleliği ‘seçilmiş travma’ olarak belleklerinde her dem canlı tutma saplantısı, bu kez ‘agrasörle özdeşleşme’yi içeren bir kulvara kayınca, Afrikalının ruhuna şiddet kültürünün nasıl sirayet ettiğini anlamamız kolaylaşacaktır. İşte, kaderin bir cilvesi olarak sömürgeciler, bu kez Afrikalının ruhunda yaşamaktaydılar artık.. Afrikalı, düşmanını ‘içine çekmişti’ de diyebilirsiniz, bu sendroma.


Öke, yaşananın öfke ve nefretin siyasallaştırılması yöntemiyle kimliğini, ruhunu bulmayı içerdiği ölçüde aslında Batı’nın o lanetlenen deneyimini tekrar ettiğini belirtiyor.

Aslında bu tespitler sadece Afrika özelinde değil, tüm ötekileştirilip kurbanlaştırılanlar açısından da geçerli.

Kurbanlaştırılanlar bu olguya duygusal ve zihinsel olarak yönelmekte, bir süre sonra şiddet kullanan ötekinin ruhunu içselleştirerek bilinçsizce mağdur olandan mağdur edene dönüşmekte.

Bu sistemde yaşayan her insan hem cellat hem kurban olma potansiyelini taşıyor. Dünya ve Türkiye anomalilerle dolu bir cehennem.

Medya ise bu sapmaların üstünü örtüp gizleyerek gerçeklik yanılsaması yaratıyor. Öncelikle bu cehennemi sorgulamamız gerekiyor.

Adalet değeri ile çıplak bir pozitivizm arasındaki mücadele ahlakla siyaset arasında, akıl ve vicdanla ihtiraslar arasında, hukuk devleti ile totaliter devlet arasında ortaya çıkar. Son bir analizle bu mücadele insaniyet ile siyasi yarar ve çıkarlar arasındadır. Devletler çoğunlukla adalet ve insaniyet değerleriyle hareket etmezler.

Bazen yaşam ile ideler arasında bir uyuşmazlık, bir gerilim oluşur. İşte insanın görevi yaşamın canlı dinamizmi ile idenin dinamizmini bağdaştırıp, bu gerilimi yumuşatmak, mümkünse ortadan kaldırmaktır.

Sonuç olarak insanın gerçekleştirmeye çalışacağı hukukun regülatif (ayarlayıcı) ideleri hakikat, özgürlük ve adalettir. Kanunlar adalet ve özgürlük ile birlikte yürür ve bu değerlerden ayrılındığı durumlarda geriye sadece kanun görüntüsünde bir irade,  bir kaba güç kalır.

Bugün OHAL rejiminde KHK’larla yaşanan da kararnameye dayalı bir hukuksuzluk ve şiddet halidir.

Adalet Bakanlığının Temmuz 2017 itibariyle yaptığı açıklamaya göre; 15 Temmuz darbe girişiminden sonraki süreçte 168 bin 801 kişi hakkında adli işlem yapıldığı, bir yıl içerisinde 8 bin 69 kişi hakkında yakalama kararı bulunduğu, 50 bin 504 tutuklu, 48 bin 371 adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış kişi mevcut olduğu anlaşılıyor.

Cezaevlerinin insan deposu haline geldiği, yeni cezaevleri ve duruşma salonlarının yapımına hız verildiği bir ülkede medeniyet kaybı var demektir.

Bu kültürel gelenek içinde ve bu şiddet ortamında çoklu-çoğulcu bir felsefeye dayanan, barışı ve özgürlükleri hukuki güvence altına alan bir demokrasi inşa etmek mümkün mü?

Askeri bürokrasi, sivil güvenlik bürokrasisi ve istihbarat örgütleri bir demokraside olması gerektiği şekilde şeffaflığı ve demokratik denetimi sağlayacak yapısal değişimlere tabi tutulabilecek mi?

Yargı mekanizması, adil yargılanma görevini yerine getirebilecek yapısal ve zihinsel bir dönüşüme uğrayabilecek mi?

Yapılması gereken bu yapısal değişikliklerin hayata yansıyabilmesi için algı düzeneğimizin de değişmesini sağlayacak, zihniyet dünyamızı değiştirecek bir eğitim sistemine geçilebilecek mi?

Bütün bu sorular ve kuşkular ortada dururken siyasi aktörlerin ve medyanın kullandığı savaşı ve çatışmayı özendirici dil ve üslup barış içinde yaşayabilme umudunu kırmakta.

Cumhuriyetin yurttaşı yaratamadığı, demokrasi eksikliğinin bireyi ortaya çıkaramadığı, kurmaca bir hukuk düzeni ile yargının adaletten koptuğu 90 yıllık bir dönemin sonunda geldiğimiz nokta nedir?

Kutuplaşmış ve çözüm üretmeyen bir siyaset, çok kutuplu bir toplum, gerilim ve şiddet üreten bir kültür.

Bu gerilimden beslenen ve dindar kesimin önemli bir bölümünün de katıldığı devlete endeksli, ırkçı bir milliyetçilik.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar