Yahya Madra
Şub 26 2018

Türkiye'de şiddetin biçimleri

2017 İş Cinayetleri Raporu'na göre Türkiye'de 2006 işçi, işle alakalı kazalarda yaşamını yitirdi. Raporu 2011'den beri ölümcül iş kazalarıyla ilgili kamuya açık verileri toplayan Türkiye İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) hazırladı. Bu rakam sadece İSİG'in medya taramasından elde ettiği vakaları içeriyor.

Gerçek rakamsa, şüphesiz, çok daha büyük. Raporu yorumlayan emek tarihçisi Aslı Odman bu koşullar altında çalışmanın bir savaş biçimi olarak görülmesi gerektiğini savunuyor.

Rapora göre işle alakalı ölümler, inşaat (422 işçi, %23), tarım (389 işçi, %19), ulaşım (265 işçi, %13) ve metal ile madencilik sektörlerinde (toplam 170 işçi, %11) yoğunlaşıyor.

Bu örüntüyü AKP yönetimi altında Türkiye'deki birikim rejiminin daha geniş çerçevesi içinde değerlendirmemiz gerekiyor. Bu rejimde temel odak artan şekilde inşaat, enerji ve silahlanma üzerinde yoğunlaşıyor; devlet ve finans sektörü bu üçlünün merkezinde hem faaliyetlere hem fon akışına eşgüdüm verme işlevini yürütüyor.

Bu şekilde iş cinayetleriyle ortaya çıkan sınıfsal şiddetin, Türkiye'deki artan şiddetin diğer biçimleriyle (ayrımcılıkla, yerinden etmeyle ve borçlandırmayla mülksüzleştirme) arasındaki bağların izini sürebiliriz. (Bu makalede sadece inşaat ve enerji sektörü üzerine odaklanacağım, silahlanma sektörü ve Afrin savaşının ekonomik anlamını tartışmayı başka bir zamana bırakacağım.)

İnşaat sektörü çok hızlı bir çarpan etkisi olan bir yatırım ve istihdam alanı. Gayrimenkul sektörüyle birlikte GSYH'nin kabaca %16'sını oluşturuyorlar. Ama daha da önemlisi, AKP'nin iktidarda olduğu yıllar boyunca inşaat sektörü, istihdam konusunda en hızlı gelişen sektör oldu. Yine de, betona gömülmüş bir yatırım olduğu ölçüde inşaat, ekonominin üretken kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunmuyor.

Çok iyi bilindiği ama genellikle kolaylıkla unutulduğu üzere Türkiye'nin emek piyasası, (salt olmamakla birlikte) etnik eksende hiyerarşik katmanlardan oluşuyor, hem inşaat hem tarım sektörlerinde ağırlıklı olarak Türkiye’nin sahil ve Batı illerine doğru göç etmek zorunda bırakılan Kürt işçiler ile özellikle son dönemde Suriyeli göçmenler istihdam ediliyor.

Bu etnik olarak katmanlaşmış sınıf şiddetine, tüm o yüksek sesli ve tozlu yıkımları, yerleşim yerlerine girip çıkan kamyonları ve kentte kalan son doğa parçacıklarının ortadan kaldırılmasını gerektiren “kalkınma projeleriyle” sonu gelmeyen “kentsel dönüşüm” şiddetini de eklememiz gerekiyor.

İnşaat, aynı zamanda Türkiye'de hayatın finansallaşma sürecinin en önemli kanallarından biri. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'na göre kredi ve borçlar bakımından %8,64 oranıyla inşaat sektörü Aralık 2017'de, Türkiye'nin en büyük ikinci sektörü. Ama daha da önemlisi tüketici kredilerinin yaklaşık %40'ı (toplam borçlanmanın %23'ü) ev kredisi. Diğer bir deyişle, konut, Türkiye'de hane halklarının borçlanmasının en önemli mecralarından.

Bunun tam tersine, altyapı projeleri (özellikle İstanbul'daki üçüncü havalimanı veya Boğaziçi ve Marmara bölgesi çapında çeşitli köprüler ve tünel gibi mega projeler) Hazine garantisiyle finanse ediliyor ve bu da eninde sonunda, hükümetin borçluluğunun artacağı (ve bazı durumlarda zaten arttı) anlamına geliyor.

İnşaat sektöründeki şiddet düşünüldüğünde, bu sektördeki 422 işçinin ölümü, şiddetin yapısal biçimlerinin katmanlarının üzerinde yükseliyor ve ne yazık ki buzdağının sadece görünen kısmı.

Kömür madenciliğinin önemli bir kalem olarak yer aldığı enerji sektörünün kendisiyse ekonominin yapısal ticaret açığının bir belirtisi. Üretim, ister ihracat pazarı, isterse iç talebe yönelik yapılsın, ithal girdilere (özellikle enerji girdilerine) bağımlı. Ve tabii ki, bu ticaret açığı cari işlemler açığına ve dövize bağımlılığa neden oluyor. İmalat sektörünün ithalata bağımlılığı göz önüne alındığında, (artan politik risklerden dolayı) ABD Doları paritesinin Türk Lirası karşısında her artışı enflasyona dönüşüyor.

Bu bizi yeniden finansallaşma meselesine geri getiriyor. Enflasyona ait baskılara tepki olarak, Merkez Bankası'nın para politikasını sıkılaştırması gerekiyor. Ne var ki, kur politikasındaki faiz oranını yükseltecek herhangi bir müdahelenin ekonominin yavaşlaması anlamına geleceği düşünülürse, bu durum, 2019'daki üç seçim (yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri) için varını yoğunu ortaya koyan Erdoğan için kabul edilemez.

Bu nedenle 74 madencinin ölümü, Türkiye’nin şiddet ekonomisinin yapısal ticaret ve cari açık koşulları altında sınırlarını zorlamasının sadece (ama kuşkusuz haklı olarak) en öne çıkan belirtisidir. Ülkenin enerji açığından kaynaklanan bu “açık” basıncını rahatlatmak için Adalet ve Kalkınma Partisi enerjiyle ilgili yatırımlara öncelik veriyor (örn. kömür madenciliği, HESler, Sinop ve Akkuyu’da nükleer) ve 2014'de 301 işçinin öldürüldüğü trajik Soma madeni felaketinde de görüldüğü gibi, işyeri güvenliği, ekolojik etki ve toplumsal dokuyu gözetmeksizin şiddetli bir “hafriyatçılık” politikası güdüyor.